9 Mayıs 2019 Perşembe

Hiçbir günahım olmasa bile...


Şahan’ın mini skecini seyredince çok güldüm. Serde ÇR okuyuculuğu var, aklıma bir karikatür fikri geliverdi. Ama çizim yeteneğim sıfır. E ne yapacağım? Ben de işime yarayacak bir karikatür bulup çabucak üstünkörü bir grafik düzenlemesi yaparak kendi mizahıma uygun hale getirdim :)

Bu arada orjinal çizim Mike Lynch’e ait. Hakkını teslim edelim. "Yavuz hırsızı" eleştirirken kendim aynı duruma düşmeyeyim. Hoş buradan götüren çok ama olsun :)) Her şey çok güzel olacak Türkiye. 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

"The Professor and the Mad Man" (Deli ve Dahi)

Bir Zamanlar Ben
İlk gençlik yıllarımda evde iki tane dil sözlüğü vardı. Biri “Redhouse” diğeri de dedemden kalma Tahsin Saraç’ın Fransızca Büyük Lugatı. Redhouse’u zaten mecburen kullanıyordum ama Tahsin Saraç’ın kitabı da ilgimi çekmiş ve okumaya başlamıştım. Evet, bildiğin sözlük okuyordum. Roman okumak gibi değildi doğal olarak, sürekli altını çiziyor, notlar alıyordum. O kadar müthiş bilgiler vardı ki kendimi çok önemli sırlar öğreniyormuş gibi hayal ediyordum. Neden daha 18’ine gelmemiş bir genç olarak böyle bir şey yapma isteği duyduğumu hala açıklayamıyorum. Bilmiyorum, içimden geldi ve zevk aldım, yoksa okuyacak dolu kitap vardı evdeki kütüphanede. O sözlüğü okuduğumda dünyadaki her şeyi öğrenebilirmişim gibi düşünüyordum belki. İnsanların yaşamları boyu sıradan hayatın içinde duymayacakları o kadar çok terimle karşılaşıyordum ki bunları bilmek anlamsız bir şekilde kendimi güçlü hissetmemi sağlıyordu, özgüvenimi besliyordu her yeni kelime. Sanki kimsenin görmediği sihirli bir dünyaya pencere açılmıştı hayatımda. Sadece bana özel bir dünyaya. 

O kadar kendimi kaptırmıştım ki sözlüğe, okurken çalışmalar çıkartıyordum. Nasıl mı? Mesela Latince deyimleri ve atasözlerini falan ayrı bir deftere not alıp sözlükten bağımsız bir kitapçık oluşturmuştum. Çift sütun harita metod 60-70 sayfalık bir kitapçık oluşmuştu. Bu yaşımda Türkçe öyle bir derlemeye rastlamadım hala. Keşke kaybetmeseydim :) 


Aslında çevremde bunları kullanabileceğim insanlar yoktu, yani pratikte pek işime yarayacak şeyler değildi ama beni mutlu ettikleri için tek başıma bunlarla ilgilenmeye bayılıyordum. Okulu sevmediğimi ve “Autodidact” olduğumu küçükken keşfetmiştim ama bu kelimeyle “A” harfinde karşılaşınca taşlar iyice yerine oturmuştu. Sadece dünyayı değil, kendimi de anlamaya başlamıştım. Sanki kim olduğuma dair ipuçları keşfediyor gibiydim bir yandan. Yeni yeni kelimeler öğrenirken heyecanlı bir dizinin gelecek bölümünü merak eder gibi, bir sonraki sayfada kimbilir nelerle karşılaşacağım diye heyecan içinde saatlerce çalışıyordum. Aslında çalışmak bile denmez, bugün düşününce oyun gibi olduğunu anlıyorum. Samimi ilgilerimiz biraz oyun gibidir zaten, zamanı da dertleri de unutturur insana. Belki maddi bir faydası olmaz ama keyif verir.

O zamanlar filizlenen bu çalışarak okuma ve referans kitaplarını inceleme alışkanlığı bana gençliğimin en değerli miraslarından biri oldu. Hala çalıştığım, özetler çıkardığım, çeşitli kitaplarımda alıntılar yaptığım “kaynak kitapların” yeri benim için çok ayrı, onları okuma listemden eksik etmem. Kitap dünyasının belgeselleridir benim için. Hatta bir ara birkaçını tanıtayım, belki birilerine faydası dokunur. 

Maalesef TR’de kaynak kitap geleneği yoktur, ne çeviri ne de özgün kaynak kitap çok çok azdır.Daha da korkuncu bunun farkında olan insan sayısının düşüklüğüdür. Kitap bloglarına falan bakın mesela, ağaçlarla, ulaşım tarihiyle, astronomiyle ilgili kaynak kitap tanıtımı ya da incelemesinin yok gibi olduğunu göreceksiniz. Kitapçıya gidin, doğru dürüst kaynak kitap kıyıda köşede ve çok azdır. Batı kaynakları ise romanlar gibi düzenli olarak çevrilmez. Uzmanlık ve emek ister çünkü, satması da zordur. Türkiye film/dizi seyreder gibi roman ve hikayeye meraklıdır kitap söz konusu olunca. Aslında ne olduğumuzu o kadar net belli ediyoruz ki, çırılçıplak her şey ortada ama görmezden gelmek işimize geliyor. Söyleyenler de hain ilan ediliyor.  


The Professor and the Mad Man (Deli ve Dahi) (2019) 
Konuya ilgimi uzun anlattım ama bu aralar her şeye rağmen keyfim yerinde olduğu için çenem düşmüş durumda. Hal böyleyken geçenlerde “Oxford English Dictionary”nin yazılma süreciyle ilgili 2019 yapımı bir filmden haberdar olunca hemen seyrediverdim. 

Konusu tam benlik ama kadro da harika. Aktörlüğü mü yoksa yönetmenliği mi daha muhteşem diye karar vermekte zorlandığım büyük usta Mel Gibson var bir kere. Deli doktor rolüyle ona eşlik eden yine bir başka usta oyuncu Sean Penn. Game of Thrones ve Hunger Games’den tanıdığımız Natalie Dormer, Yine Game of Thrones ve burada da bahsettiğim “Welcome to Sarajevo”dan Stephen Dillane, bu sene Alan Partridge ile TV’ye geri dönen Steve Coogan, ve Ray Donovan dizisi yanında Still Life’daki oyunculuğuyla kendisine hayran bırakan Eddie Marsan. Bunlar sırf benim tanıdıklarım, düşünün. 

Biyografik ve gerçek olaylar temel alınarak çekilmiş bir film. James Murray (Mel Gibson) 14 yaşında fakirlikten okulu bırakmış ama kendi kendini yetiştirmiş bir adam. Oxford Üniversitesinde kapsamlı bir İngilizce Sözlüğü meydana getirmek için onun yetenekleri ve bilgisinden yararlanmak istiyorlar ve editör yapıyorlar. O tarihlerde Britanya “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”. Hindistan’da, Çin’de, Pasifik’te her yerde çeşit çeşit İngilizce konuşuluyor. Müthiş dinamik bir değişim var dilde. Murray kısıtlı imkanlarla ve o dönemin şartlarında bir ekip kurup evinin bahçesindeki bir binada çalışmaya başlıyor. Murray alaylı olduğu için Oxford’da kabul görmüyor ve bir grup hep baltalamaya çalışıyor. Tam çıkmaza girmişken halusinasyonlar gören ve bunların etkisinde birini öldürdüğü için hapiste olan doktor Chester Minor (Sean Penn) da bu çalışmaya mektupla katılıyor ve ciddi katkılar yapmaya başlıyor. 

IMDB'ye göre prodüksiyon şirketiyle Mel Gibson ve yönetmen sorun yaşadığı için sonunda ayrılmışlar ve mahkemelik olmuşlar. Dolayısıyla film bu açıdan problemli. 


Özellikle çalışma odalarındaki yığınla kitabın görüntüsü ve duvarlardaki notlar benim için durdurup tek tek inceleyeceğim kadar etkileyici sahnelerdi. Sırf onlar için bile bu filmi seyredebilirdim. Sözlük çalışmaları yanında bambaşka koşullarda ve yerlerde iki insanın sıradışı bir çalışma arkadaşlığından derin bir dostluğa dönüşen ilişkisi filmin etkileyici bir başka ana temasıydı. 

Hikayede alt kültür üst kültür ayrımı yapmadan bir sözlüğün dilin tüm unsurlarına kucak açması gerektiği ifade edilirken aslında filoloji üzerinden bir demokrasi tanımı da yapılıyor:
All words are valid in the language, ancient or new, obsolete or robust, foreign born or homegrown”

Ardından da bu sözlüğün tek kişi tarafından değil, binlece insanın katkısıyla ortaya çıkacak bir çalışma olacağı, bugünlerin Wikipedia’sını da hatırlatan şu metod tarifiyle vurgulanıyor:
A dictionary by democracy”

Peki ya şu aşağıdaki sözler. Murray’nin heyecanına bakar mısınız. Bu heyecan iradeyi de beraberinde getiriyor, her işte böyledir. Heyecanlı insanlara ihtiyacımız var:

To chart the life of each word, we must start with a record of his birth. When it was first written down, from there, words come down to ys through the ages, twisting and turning, weaving their way, their meaning slipping slivering fish-like ? shedding  subtleties of nuance to and from themselves. But they leave tracks. In the great expanse of the literature of the English language. We will chase them, hunt them, and filter them out?? them out. All of them. Every single word. From all the centuries of writing. And we will do so. By reading every single book.” (37)


Murray her kelimenin yazılı bir kaynakta kullanımını da mutlaka koymak istiyor ve şu benzetmeyi yapıyor:

Every word in action becomes beautiful in light of a meaning”

Dr Chester geçmişte yaptıklarından ötürü sürekli birilerinin peşinde olduğunu zannediyor. Projeye katıldıktan sonra söylediği şu söz kitaplara sığınan pek çok insan için geçerli değil mi aslında:

When I read, no one is following me”

Filolojiye, sözlüklere, araştırmaya, kapsamlı çalışmalara, ekip ruhuna meraklı olanlar için harika bir filmdi, çok beğendim ama bir eleştirim olacak. Aslında filmin en sevdiğim kısımları bu sözlük çalışmalarıyla ilgili olanlardı. Fakat yer yer doktorun zihinsel bozukluklarının ve yaşamının sözlük çalışmalarının önüne geçmesi bence yanlış bir seçimdi ve filmin çok daha unutulmaz olmasını engelliyordu. Sanki bu kısımlar daha özet geçilse ve çalışmalara odaklanılsa en azından benim için çok daha efsane bir film olabilirdi. Tabii senaryonun doktorla ilgili yazılmış bir kitabın uyarlaması olmasının da bu durumda etkisi olduğu açık.



Türkçe Sözlük Hala Yok
Oxford'un ikinci edisyonu 20 cilt olarak 1989 yılında yayınlandı. Üçüncü edisyonun çalışmalarında sona gelindi sayılır ama matbu halinin çıkıp çıkmayacağı tartışmalı. Dönelim bize. Binlece yıllık Türk kültürü deyip övündüğümüz o kültürün kapsamlı bir sözlüğü hala yapılamamıştır, biliyor musunuz?. Birkaç ciltlik idareten yapılmış işlerden bahsetmiyorum. Gelmişiyle geçmişiyle Orta Asya’sıyla Balkanlarıyla doğru dürüst bir Türkçe sözlüğümüz maalesef  yok.

Bu konu açılmışken bir ismi de anmadan geçemeyeceğim. Hayatını bir Etimolojik Türkçe Sözlük hazırlamaya vakfetmiş bir Avusturyalı Türkolog olan Andreas Tietze’nin eseri bildiğim kadarıyla hala dilimizde bu konudaki en yetkin çalışma. Evet, bir Avusturya'lının temelini attığı bir eser bu. Tietze bu sözlükte 700 yıllık bir dönemi ve geniş bir coğrafyayı kapsayacak şekilde Türkçe’de kullanılan kelimeleri sıralarken tamamını yedi cilt olarak planlar ama ilk ciltten (F) sonra vefat eder. Ardından önce Avusturya Bilimler Akademisi, sonrasındaysa Türkiye Bilimler Akademisi bu projeyi sürdürmeye çalışır. Galiba sonlara yaklaşıyordu ama içeriğin kalitesi konusunda bir şey diyemem, inceleme fırsatım olmadı.  

Sizce bu kadar önemli bir işi, uygarlığımızı kayıt altına alacak bir çalışmayı bir Avusturya'lının yapması utanç verici değil mi? Sizce bunca stad, AVM, site inşa etmiş, açılışlar yapmış bir milletin böyle bir sözlüğü 2019 yılında bile yapamamış olması bir tesadüf mü yoksa birlikte yaşama ve çalışma kültürüne hala sahip olamadığımızın, medeniyet eksikliğimizin binlerce göstergesinden biri mi? Peki eksiklerini inatla görmemekte direnen bir toplum ileri gidebilir mi?


“Anlamın evrimini kaydetmek”
Murray'den dinlediğimiz sözlük tanımıyla bitirelim. Birkaç defa yüksek sesle okunup tadına varılacak kadar lezzetli ve örnekleriyle üzerinde düşünülecek kısacık ama anlamlı bir söz bu:

We must have every step. This is not about the centuries. This is about recording the evolution of meaning.”

“Anlamın evrimini kaydetmek”. Ne müthiş çağrışımlar yapan bir tarif. Size bir şey söyleyeyim mi, anlamın evrimini kaydetmeyince, aynı anlamsızlıklarda tekrar tekrar yitip giden bir toplum oluyorsun ve sonunda ana dilini bile konuşamayan insanlarının rezillikleriyle aşağıdaki gibi tarihe geçiyorsun:

"Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu"



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

30 Nisan 2019 Salı

Game of Thrones: "The Long Night" (S8E3)


"Bitmeyen Gece": The Battle of Winterfell
Game of Thrones (Taht Oyunları) nefis bir fantastik roman serisi ve eşsiz bir TV dizisi. Bu akşam "The Long Night" (S8E3) bölümünde "Winterfell savaşını" seyrettim  ve çoğunun aksine beni hayal kırıklığına uğratmadı. Buraya da not düşmek istedim. 

Bir kere oturamadım, yerimde duramadım yahu. Bir buçuk saat ayaktaydım :) Rocky’le beraber ekran başında yumruk sallayan çocuktan, Sir Jorah Mormont ile kılıç sallayan ihtiyara pek de değişmediğimi bir kez daha gördüm. Nasıl bir heyecana kapıldım anlatamam! Bu yaşta çocukluk mu diyeyim delilik mi bilmiyorum. Adamlar ekranda dövüşüyor, ben ayakta seyrederken hoplayıp zıplıyorum, ciddi ciddi yumruklar tekmeler sallıyorum, kaslarım kasılıyor, yüzüm geriliyor. Resmen orada gibiydim. Müthiş bir deneyimdi, müthiş. İleri VR teknolojisi vardı sanki.


Hiç öyle her sahnede ve taktikte mantık hatası arama yanılgısına düşüp kendime zehir etmedim bu tecrübeyi. Televizyonun sunabileceği en iyi görsel sanat performanslarından biriyle baş başa olduğumun bilincinde, bunca yılın hikaye ve his birikimiyle, bıraktım aklımı bir kenara, duygularımla başbaşa  doya doya o ölüm kalım savaşını yaşadım. Doğru da yapmışım. Ara sıra “aklı dinlendirmek” iyidir. Hislerinizi, heyecanlarınızı diri tutmak istiyorsanız, yeri geldiğinde hesabı kitabı bir kenara bırakmak şart. 

Konuyu anlatmaya gerek yok. Unutulmaz sahnelerle dolu, epik oğlu epik bir bölüm, bulunmaz bir deneyimdi. Fedakarlık, dişe diş mücadele, inanç, savaşçılık, kararlılık, birlik, yardımlaşma, kendini buluş ve onurunu kurtarma. Ne ararsan vardı.


Seyrettikten sonra oturup düşününce, günümüz hayatının en belalı tarafı safların belli olmaması gibi gözüktü. Herkes herkesin çok içinde. İlla beraber yaşayacaksınız zorlaması pompalanıyor her katmanda. “Siz 60 milyon geçin karşıya, biz de 20 milyon buradayız, haydi bakalım kim kazanırsa” diyemiyorsun. Alçaklığı ayıklayıcı olması gereken hukuk ve demokratik kurumlar işlemeyince bu kaynaşma ve karışma, işbirlikleri yaratmak yerine işkenceye dönüşüyor. Senin elinden savunma aracı olarak şiddeti alıyor ama yerine kanunu tesis etmiyor. Savaşma fırsatı bile verilmeden elimiz böğrümüzde tuzla buz ediliyoruz. Düşman sana dokunuyor ama sen ona dokunamıyorsun. Göremiyorsun bile. Kötülük yasalar yoluyla hayaletleştiriliyor sanki. Durmadan yüzüne çizikler yiyorsun ama saldıracak bir hasım yok ortada. Onu bırak muhatap bile bulamıyorsun çoğu haksızlıkta. İçten içe insanları yaralayan, çileden çıkaran kaotik bir adaletsizlik hakim sosyal ortamlara. 


Keşke mücadele etmemiz gereken tüm alçaklıklar AK gezenler gibi somut olsa. "Ya İstiklal Ya Ölüm" diye yapışabilsek yakalarına. Maalesef modern yaşam bu kadar basit değil. "Meydan muharebelerinin" yerini kalleşçe "medya muhabereleri" aldı gibi. 

Uzatmadan favori sahnemi de söyleyip bitireyim. Bran'in Theon Greyjoy özür dilemek istediğinde sözünü kesip verdiği cevap, hataları ve pişmanlıkları olan ama bunları değiştirmek için elinden geleni yapan birisi için o kadar değerliydi ki:

“Everything u did, brought u where u are now. Where u belong. Home.”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

27 Nisan 2019 Cumartesi

TRT2 ve Tavsiyeler


1986 yılında kurulan TRT2’nin kellesi 2010 yılında apar topar alındıktan sonra yine ansızın 2019 şubatında diriltildi.

Biliyorsunuz TRT kanalları bile bir “cahiliye cemaatinin” propaganda hırsı elinde silaha dönüştürüldü. İşin cılkı çıkartılalı yıllar oldu. Dolayısıyla zaten eski tarz TV seyretmeyi büyük oranda bırakmış biri olarak uzun zamandır hiçbirine selam dahi verdiğim yok. Geçtiğimiz hafta Youtube’dan bir programlarına denk gelince yeni haline bir bakayım dedim ve çoğu programı inceleme fırsatı buldum.

AKP örgütünün etkisi yine hissedilse de “bu sefer abartmayalım, propagandamızı aralara sokuşturalım” zihniyeti gözlemledim. En azından şimdilik durum böyle. Elbette Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Alev Alatlı gibilerin yerleri hemen ayrılmış ama şanlı ulusal kanallarımızın çoğunda bulamayacağınız “doğru dürüst” işler de var. Hayatın ve halkın geneli gibi biraz ayıklamak gerekiyor:) Hemen birkaç tavsiye yapayım.  





Hayat Sanat
Hafta içi her gün 18’de başlıyor. Kötü bir saat ama geceleri tekrarları yakalamak mümkün. Yekta Kopan NTV’den ayrıldığından beri doldurulamamış bir saat dilimi benim için. Bir saate yakın süresi var. İlk yarım saatte çeşitli sanat haberleri, ikinci kısımda ise bir sanatçı konuk oluyor. Sunucu Görkem Yeltan zirzop kanallarda rastlayamayacağınız bir kalite sergiliyor ve yıllar öncesinin TRT duruşunu diriltiyor adeta. Duru güzelliği, abartısız sevimliliği ve gerçek İstanbul nezaketiyle “eski Türkiye”nin inceliği ekrandan sesleniyor gibi. “Esen kalın” lafını bile ne kadar özlemişim meğer :) 

Özellikle son 10 yılda bu ülkede medyanın da büyük ihanetiyle Müge Anlı/Esra Erol/Seda Sayan ekseninde ilerleyen kadın tipleri türedi, etraf bunların kopyalarından geçilmez oldu. Özgürlük bencilliğe, samimiyet terbiyesizliğe, hak aramak ayar vermeye dönüştü. Bana sorarsanız Görkem Yeltan benzeri değerlere daha fazla ekran süresi vermek ve daha iyi yerlere getirmek, bu yozlaşmanın en doğal panzehiri olacaktır. 





Mimarlık Söyleşileri
Hep mimariye ilgim oldu fakat hele de Türk mimarisiyle ilgili doğru dürüst bir bilgi birikimi yapmaya fırsatım olmadı. Okuduğum topladığım resimler kitaplar dağınık kaldı maalesef. Programda Aykut Köksal her hafta çağdaş bir Türk mimarı konuk ederek eserlerini krokiler ve fotoğraflar eşliğinde geçmişten geleceğe uzanan bir perspektifle konuşuyor. Modern ve bilgilendirici bir program. Genel seyirci için biraz ayrıntılı ve teknik olabilir ama mimari meraklıları için bulunmaz nimet.  





Bir Resim Bir Hikaye
Türkiye’de resim kültürü yoktur. O kadar yoktur ki ortalıkta sinema/TV/çizgiroman eleştirmeni olduğunu söyleyenlerin bile çoğu tüm bu çağdaş görsel sanatların atası olan resimden bihaberdir. Ne yazılarında ne programlarında klişelerin dışında doğru dürüst bir resim referansı göremezsiniz. Okullarımızdaki berbat geçen resim derslerinin sonucuyla milletçe övünebiliriz. Zannediyoruz ki sadece İngilizce öğretemiyoruz, hayır öyle değil, en çok onun öğretilemediği belli oluyor da ondan İngilizce konusu göze batıyor, aslında hiçbir halt öğretemiyoruz. Hep siyasetçileri suçlamaya alışmışız. Klişe laflarla dokunulmazlık bahşedilen öğretmenlerimizin yetersizliklerini ve umursamazlıklarını da açık açık konuşmak lazım bir ara. Sorun basit bir sistem sorunu değil. 

Ressam Mahir Güven’in sunduğu program bu açıdan çok önemli. Resme ilginiz varsa, bu konuda sıkılmadan bir şeyler öğrenmek istiyorsanız, her bölümünde sanat dünyasından bir isimle ilginç bir resmin pek çok yönden ele alındığı yarım saatlik bu programı kaçırmayın. Çok derine inilmiyor belki ama Türk kanallarında benzeri yok. Süresi bir saat olsun, konuklar ikilensin isterim. 






Eskici
Balat’taki bir eskici dükkanına mal almak ve satmak için gelip gidenler ve düzenlenen mezatlarla enteresan bir program. Pratik tarihi bilgilerle dolu. Karakterler gerçek. Ümit Erboz’da ekran ışığı var.  Game of Thrones’daki Sir Davos’a benzetiyorum :)

Koleksiyoner
Yarım saat boyunca TR’den bir koleksiyon tanıtılıyor. En son eski saatler, radyolar ve teyplerle dolu bir salonda harika bir program oldu. Mesela VHS-beta kasetlere ilham veren teknolojiyi görmek heyecan vericiydi.

Müzik Var
MFÖ’den Fuat Güner dünyanın dört bir yanından müzisyenlerle bulundukları şehirlerde sohbet ediyor. Ayrıca müziğin dışında programın girişinde ziyaret edilen şehir bir gezi programı gibi tanıtılıyor. 

Son olarak pek seyredeceğimi sanmam ama Pazar sabahlarının sultanı “Western Kuşağı” ve öğlen sahne alan “Pazar Konseri” programlarının da geri geldiğini müjdelemeliyim. Belki çağımızda gerek yok gibi görülebilir ama madem klasik televizyonculuk devam ediyor, bazı iyi geleneklerin de sürdürülmesinden yanayım. En azından TRT, hepimizden topladığı paraları yetersiz ve yobaz kadrolara aktarmak yerine bunları yapmalı. Mazereti yok. Bence "Klasik Türk Filmleri Kuşağı" da olmalı.    





Bunların haricinde iki tane dış kaynaklı belgesele denk geldim, ikisi de BBC’den bildiğim ve beğendiğim işlerdi. Dolayısıyla sırtlarını dayadıkları yer sağlam. Ara sıra kontrol etmenizde fayda var.

Gösterilen filmler de belli bir kalitenin üzerinde. En son neredeyse tüm filmlerini seyrettiğim Ken Loach şaheseri “I, Daniel Blake” vardı mesela.

Murat Boncuk’la Atölye (El Sanatları),  Anjelika Akbar ile Sesler (Müzik), Evliya Çelebi (Gezi) programları da ilgimi çekti.


Bir bakın bakalım, siz neler keşfedeceksiniz. 




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...