7 Kasım 2017 Salı

Philip K. Dick's Electric Dreams (Dizi) "Commuter" (S1E3) Bölüm İncelemesi


"The Commuter" (Ara Durak) (2017)
Ed Jacobson (Timothy Spall) tren istasyonunda çalışan ve oğlunun olumsuz davranışları dolayısıyla aile hayatında problemler yaşayan bir adam. Bir gün Linda (Tuppence Middleton) isimli bir yolcu kadın varolmayan bir istasyona bilet ister. Ed olayı araştırdığında kayıtlı olmayan ama yolcuların bir kısmının indiği Macon Heights isimli bir istasyon olduğunu keşfeder. Kendisi de bu istasyonda  iner ve görünüşte her şeyin mükemmel olduğu, sislere sarılı bir kasaba ile karşılaşır. Burada yaşayanlar tüm sorunlarını geride bırakmış gibidir. Ed ilk zamanlar kendini ferahlamış hisseder, fakat her şeyin bir bedeli olduğunu anlamakta gecikmez.  

Commuter kelimesi belli bir güzergahı ileri-geri ve düzenli olarak kat eden insanlar için kullanılır. Özellikle işten eve evden işe yolculuklar için. Mesela her gün artık tarih olmuş Haydarpaşa-Kartal tren hattını kullanan birisine “commuter” denilebilir. İşte bu ritmik gidiş-geliş hali yaşam-fantazi arasındaki sallanımla koşut veriliyor hikayede. “Yolcu”nun iki gerçeklik arasındaki seferleri ve tenis topu gibi birinden diğerine savruluşlarını izliyoruz. Dizinin sağlam bölümlerinden biriydi. . 


HATIRLATTIKLARI
Kasabada aynı olayların tekrarlaması (evli çift) ve görünüşte kusursuz olanın aslında büyük bir bedeli olmasıyla Groundhog Day filmini hatırlattı. Yine hayal-gerçek arasında gidip gelen insanlar ve varlığıyla yokluğu kesin çizgilerle ayrılmayan mekanlar Kutlukhan Perker’in Insomnia Kafe çizgiromanını akla getiriyor. Hayali bir kasabaya sıkışma alegorisi veya teması sık başvurulan bir yöntem. Silent Hill filmindeki aynı isimli kasaba ile Stephen King’in Nightmares and Dreamscapes hikaye kitabındaki “You Know They Got a Hell of a Band” öyküsü de (benzer bir King uyarlamaları dizisinin de bölümlerinden biriydi) aynı anlatım aracının hemen aklıma gelen diğer örnekleri.  

KADRO
Ed Jacobson rolündeki Timothy Spall çok zayıflamış. Bildiğiniz gibi değil, ilk anda tanımakta zorlandım. Erken dönem Mike Leigh filmlerindeki gençliğinde bile böyle görmemiştim, Hayley Squires (Garson kız). I, Daniel Blake’deki iki çocuğuyla evsiz kalmış anne rolünde üzmüştü bizi, yine sağlam bir oyunculuk sergiliyor ve bana kalırsa Linda rolündeki Tuppence Middleton’dan daha öne çıkıyor zaman zaman. Jack Thorne’un senaryosu başarılı. Efsane “The Boat That Rocked” filmindeki “Thick Kevin”ı ise Tom Brooke isimli farklı cinsel temayüllere sahip olduğu için kasabaya sığınmış adam rolünde izliyoruz.     


DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Ben okula gitmeyi hiç sevmezdim. Erken kalkmak ayrı bir dert, sıkıcı ve bıktırıcı öğretmenlere maruz kalmak apayrı bir dert. Hele öğrencilerin çoğunun ahmaklığı hepsinden öte bir rahatsızlık. Şimdi düşünüyorum da çocukluğumun en büyük problemi okula gitmek zorunda olmaktı. Beni benden çaldı yıllarca. Okulun olmadığı bir yaşamı özledim hiç usanmadan. Cennetim okula gitmek zorunda olunmayan bir yaşamdı o yıllar.  

Sonradan anladım ki her yaşın mecburiyet gibi sunulan özenle hazırlanmış işkenceleri var. Bazen işe gitmek için kendinle mücadele ediyorsun, bazen de işten eve dönmek için. Kötü bir eş, söylenip duran bir ebeveyn, rahatsız edici komşular, berbat iş arkadaşları, zorla giydirilmeye çalışılan kişilik kalıpları, kazık yediğin arkadaşların. Sebepler o kadar çok ki…Siyasetten bağımsız olarak zaman zaman içinde yaşadığı halktan bile kopuyor insan. Alıp fikrini gidesin geliyor. İşte dizideki Ed Jacobson da içten içe kuruyan bir aile babası. Eve dönüp oğlunun sebep olduğu gerginliklerle uğraşmaktan bunalmış durumda. Eşiyle ilişkileri de bu olaylardan olumsuz etkileniyor. Adam belli etmemeye çalışsa da kaçacak yer arıyor. İşte bu sıkışma onu bambaşka bir gerçekliğe sürükleyiveriyor sonunda. Dizide geçtiği ifadeyle “olmayan ama olabilecek olan” alternatif yaşamların somutlaştığı bir fantaziye.


Bu kaçış bazıları için uyuşturucu bazıları için alkol, bazıları için de aşırıya kaçan bir cinsel yaşam ya da bambaşka bir şey olabiliyor. Bunlar geçici bir ferahlama vermesine karşın asla sorunu ortadan kaldırmıyor tabii. Macon Heights bedeli ağır olabilecek bir kaçamak. Yaşamımızı daha mutlu hale getirmek için kurbanlar sunmak ne kadar doğru bir yol? Kaçtığınızda kalanları cezalandırmış olmuyor musunuz? Tabii kalanların yardımı ne kadar hak ettiği de tartışılır. Karşılaştığınız her sıkıntı, aslında sizin yardımınıza ihtiyacı olan bir sorun olabilir mi? Sorunların bizzat kendisi canlı bir varlık olarak ele alınsa bakış açımız değişir mi? Bugüne kadar gözlemlediğim bir şey varsa o da her sorunun ait olduğu gerçeklik içinde çözülmek zorunda olması. Bu evrensel bir kural. Aksi takdirde Ed Jacobson’a olduğu gibi bazen sorunun ortadan kalkması, tüm yaşamın daha beter altüst olması anlamına gelebiliyor.

Her şeyi konsantre hale getirmeye çalışıyor modern insan. Ayıklama çılgınlığında sınırı aşıyoruz sık sık. Portakalın posasını ayırarak suyunu içen, hatta bunu minnacık haplara sıkıştıran insan akıllı olduğunu düşünmesine karşın aslında sindirimine en büyük kötülüğü yapıyor. O besinden esas bir bütün olarak aldığımızda faydalanabileceğimiz gerçeği görmezden geliniyor. Artık ayıklanmaması gerekenleri de ayıklamak modernlik olarak hatta bilim gibi sunuluyor. Zorlukları olmadan güzellikleri düşünmek işin doğasına aykırı olsa da insanın vazgeçemediği bir tutku.  Bazı mutlulukların aslında üzüntülerle beraber var olduğunu ve anlam kazandığını, bir "tecrübe paketinin" parçaları olduğunu unutuyoruz.

Anın açlığını doyurmaya çalışırken her şeyi şimdiki zamanın beğeneceği şekilde sunma yanılgısına düşüyoruz. Tersinden anlaşılan “carpe diem” felsefesi bu ateşe odun taşıyor. Zamanın bütünlüğünden kopunca varoluşumuzun bütünlüğünü de korumak mümkün olmuyor sonuçta.


ÖYKÜ
Dizideki Linda, öyküde Ernest Critchet adında ufak tefek bir adam. Eşiyle Macon Heights’da yaşadığını söylüyor. Öyküde Ed Jacobson’ın arkadaşı Bob Paine Macon Heights konusunu araştırıyor. Yani başrolde Bob Paine var. Bir kere gidiyor. Sonra kendi dünyasının değişmiş olmasından korkuyor ve evine telaşla koşturuyor. Herşeyi bıraktığı gibi bulunca rahatlıyor. Kitapta hepsi bu kadar.


Philip K. Dick’in öyküleri (1950lerin ilk yarısı) ilerde yazacağı hikayelerin eskizleri gibi. Bunları öykü olarak tavsiye etmek zor. Tamamen bir fikrin öyküye sarılarak saklanmış hali gibi. Dolayısıyla dizi serbest bir uyarlama izleyip bunlardan şiirsel bir bilimkurgu çıkartmayı seçerek doğru yapmış ve genelde başarılı olmuş diyebilirim. 












































2 yorum:

  1. İyi ki hayalkahvem blogunuzdan bahsetti ve keşfettik
    burayı. Zengin film, belgesel ve dizi arşivinize bayıldım. izlemediklerimi sırayla not alıp inceleyeceğim. belgeselleri
    umarım internetten altyazılı bulurum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoşgeldiniz. Blog nispeten yeni sayılır, fazla zengin olmasa da hafiften bir birikim oluşmaya başladı. Belgesellere Türkçe altyazı en fazla gelen soru ama bildiğim kadarıyla çoğunun yok, hatta bir kısmının İngilizce altyazısı dahi bulunmuyor maalesef. Hayal Kahvem arkadaşlarının geleceğini haber verseydi hazırlık yapardım, böyle biraz “ev haliyle” yakalandım. Yaptı yine yapacağını :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...