Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2026 Çarşamba

FİLM | Rebuilding "YENİDEN" (2025)


İletişim hayati bir konu insanlar için. Sadece birbirlerine karşı değil doğaya karşı da en kıymetli yeteneklerimizden biri, yerine göre birincisi. Hem de on binlerce yıldan beri. Ekranda bir minik kütüphane etrafında kablosuz internetten faydalanabilmek için toplanmış insanları seyrederken aklıma gelen birkaç şeyden biri de buydu. İletişim biçimi değişse de bağımlılığımız değişmemişti. Bu çağda bile.
 
"Rebuilding" isimli filmden bahsetmek istiyorum. Türkçeye "Yeniden" diye çevrilmiş. Birebir çevirmemeleri doğru bir karar olmuş.  Colorado'daki orman yangınında evi yanan bir grup insanın geçici karavanlardaki hayatını konu alıyor Rebuilding filmi.  

Dusty bir kovboy, hayvancılıkla uğraşırken yangında herşeyini kaybediyor. Dedelerinden beri o topraklarda yaşayan bir aileden geliyor. Yakın bir yerde, ayrıldığı eşi ve kızı yaşıyor, Film Dusty'nin iş için bölgeden ayrılmadan önce kızıyla yakınlaşması ve verilen küçük karavan kampında komşularıyla ilişkisini anlatıyor.


Şartlar her açıdan zor.
Mesela kızı ödevini yapmak için internete ihtiyaç duyunca kamyonetine atlayıp kütüphaneye götürüyor. Kütüphane yakın çevresine kablosuz internet hizmeti verdiği için orada çalışıyor kız, kamyonetin arkasına oturup, tabletiyle nete girip işlerini hallediyor. Başta anlattığım sahneler.

NE OLACAK HALİMİZ?
Dusty; kızından, ait olduğu topraklardan ve hatta hayattan uzağa sürüklenmemek için bankadan kredi almak istiyor ve sadece saman üreterek bile taksit taksit ödeyebileceğini anlatınca,"high severity burn" arazilerde 8-10 sene hiçbir şey yetiştirilemediğini öğreniyor. Çaresizliğin avucunda emekleyerek çıkar yol aramak.  Sürüklenmemek için çırpınmak. Tutunacak bir minik dal bile bulamayınca birbirine tutunmak.     

Hem eski eşinin ailesi hem de karavan kampındakilerle beraber yazılıp çizilen bir kaderin, bir "toplu yenilenmenin"  yolcusu oluyor sonunda Dusty. 


Yönetmen
Max Walker-Silvermann
Kendi yaşadıklarından esinlenerek yazıp yönetmiş filmi.
 
"Streets of Fire" ile takibe aldığım Amy Madigan'ı bu sefer "Weapons"taki gibi yüzünde ağır bir makyaj olmadan seyretmek keyifliydi. Yaşlandık iyice dedirtti. Diğer oyuncuları ilk kez seyrettim.

Dusty rolünde Josh O'Connor çok iyiydi. Hele kızını oynayan Lily LaTorre harika bir "olgun ama sevimli çocuk" canlandırmayı başarmış. Geçen gün "Rental Family"de seyretiğim aynı yaşlardaki kız gibi harika bir oyuncu seçimi olmuş (O filme de bayıldım, belki üç beş cümle kurarım). Kali Reis'ın oynadığı Mila, grubun anaç karakteri olarak etkileyiciydi, her topluluğa lazım.  

Mesela Nick diye bir karakter var. Çıkıp kimseyle konuşmuyor. Her akşam karavanının önüne yemek bırakıyorlar sadece. Filmde pek gözükmese de grubun unutulmazlarından biriydi. Bir tatlı esinti misali. 


TÜRKİYE NOTU
Peki TR bu kadar felaket yaşıyor, hangisiyle ilgili uluslarası standartlarda belgesel, film hatırlıyorsunuz? Mesela kendi yaşadığımız ve yetersiz kaldığımız onca orman yangınıyla ilgili bir film niye yok? Yapsanıza son depremle ilgili bir dizi? Gözünüz yemiyor mu? Paran yoksa deprem sonrasını anlat. Dizisini çek. Sonuncuyu bırak daha 1999 depremiyle ilgili doğru düzgün bir tane filmi yok bu ükenin. Ne sanatı ne sineması!  

Hatay'da hala elektrik yok, internet yok, yol yok, açız diye bağırıyor insanlar ama TR' gibi hem siyasi hem de tabii felaketleri arka arkaya yaşayan bir ülkede, burada yaşananları da dolaylı olarak yansıtan bu filmi konuşanların sayısı yok denecek kadar az! Felaket sonrası prefabrik/karavanda yaşam filmi işte, bir ilham olur seyrettirsenize, konuşsanıza. Sadece siyaseti değil sinemayı da şiiri de yani sanatı da oyuncak ettiniz kendinize, kalitesiz kitlelerinize. Siz umursamazlığınızdan utanmıyorsanız, ben her fırsatta bu rezilliğinizi hatırlatmaktan hiç utanmam..! 


Umudu dualaştırmayan filmleri severim. Rebuilding filmi de bunlardan biri oldu.

Mucizesiz, aksiyonsuz, kıyıdan köşeden irili ufaklı hayatlar var filmde. Özellikle geçenlerde seyrettiğim ve etkilendiğim "Train Dreams"in stilize sunumu yanında çok sade olmasına karşın tekdüzeleşmiyor. Kameranın kendini abartmadan aynalaşarak bizi bize anlattığı filmlerden. Evrensel deneyimlere değiniyor. 

Ölümün ihmal edilen hayat verici yönünü iki koldan, hem doğa hem insan üzerinden paralel vurgulayan "Rebuilding", canlandırılan karakterler gibi acelesi olmayan kendi halinde bir hikaye. Ne gişe ne de yenilik peşinde. Başıboş siyasetçi ve tüccarların büyük gündemleri arasında gölgede kalmış, sıradanlaşmış, sıkışmışlıklarımızı ekrana taşıyor. Biz küçük insanların küçük hikayelerini yansıtıyor. Zaten ne çekiyorsak büyük bir hikaye yaratıp başrolü kapmak isteyenlerden çekmiyor muyuz şu basit ömürlerimizde.   




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

19 Kasım 2025 Çarşamba

SİNEMA | Ghost Tropic (2019)


Konusu ilgimi çektiği için bulup seyrettim. Brüksel'de orta yaşlarda Müslüman bir temizlik işçisi kadın akşam işten dönerken metroda uyuyakalınca ineceği durağı kaçırır. Cebinde taksi parası da yoktur, evine dönmeye çalışırken şehrin ıssızlığı ve farklı yüzleriyle etkileşimi anlatılıyor. Yönetmen Bas Davos. 2019 yapımı.

Gece, işçi sınıfı var genelde sokaklarda. Göçmenler, alt orta sınıf Belçikalılar. Anlayışlısı var anlayışsızı var. "Tropiklerde Tatil" vaad eden bir reklamın gölgesinde görülen bir hayal gibi kadının gece yolculuğu. Kaybolduğu bir gecenin ertesi gün farklı bir hayata bıraktığı bir kadın. Kentin gece yüzünün hayatın, bilincin farklı bir boyutuna taşıdığı bir kadın. Bu büyük bir değişim mi, belki, ama bir kırılma neticede, hem kızıyla ilişkisi hem de köpeği eve götürüşünü düşündüğümüzde. 

Filmin lirik bir tarafı var, şiirsel ama akışkan değil. Sabit kamerayla uzun uzun kentin gece ıssızlığına bakışlar atıyor. Etkileşimler gerçekçi ama sıradan. O ortamda böyle konuşmalar olur ama bu sadelik, bu gerçekçilik filmi öne çıkarmıyor. 


Maxwell Courtright, kitchen sink realism ve avangard sinema arasındaki boşluğu başarıyla dolduruyor diyor ama aynı fikirde değilim. Bence belgesel ile film arasında kalıp ikisinin de güçlü taraflarını yansıtamıyor. Şiirselliği biraz daha yaratıcı olsaymış daha seyredilir olabilirmiş ama orada da vasatı aşamıyor, sabit kamerayla gece manzaraları veriyor arka arkaya. Yalnız vasat derken düşündürücü filmler kategorisinde vasat. Bu haliyle hakkı, kısa ya da orta metrajmış dedirtti.   

Beklentimin gerisinde kalsa da "After Hours" filminin farklı bir türevi olarak işlenişinden çok konusuyla ilgimi çekebildi. Bazı fikirler verdi, sıkılmadım, bir tercih olduğu anlaşılan "yavaşlığına" rağmen. Pek çok bomboş günümüz aksiyonuna tercih ederim ama bu konu benzer bir "macerasızlık" çerçevesinde kalınarak daha akıcı, daha şiirsel ve daha başarılı işlenebilirdi bence. Hatta kendi alternatif versiyonumu da yazmayı düşündüm. Ben seyrettiğime pişman olmadım ama ortalama seyirci için sıkıcı olabilecek bir film Ghost Tropic.  








Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

22 Ekim 2025 Çarşamba

SİNEMA | "The Burrowers" Filmi | Western Korku


Bu sene seyrettiğim 2008 yapımı bir film, The Burrowers. 
Ötekileştirmeden ırkçılığa, ekolojiden etolojiye, haneye tecavüzden yol ayrımlarına pek çok tema içeren bir Western korku filmi diyebilirim. 

19yy sonu. Amerika'nın "vahşi batı" dediği topraklar. Wild west. Film çiftlik baskınıyla açılıyor, Bir aile katlediliyor diğeri kayıp. Kızılderilerin yaptığı düşünülüyor hemen ve çiftçiler bir grup askerle birlikte kaçırılanları kurtarmak için takibe başlıyor. Hikaye bu kurtarma yolculuğu ekseninde hareketli ve dehşetli bir yol filmi. 

Ön plandaki hikaye yanında, avladıklarını ne öldüren ne yaşatan, canlı canlı mezara sokan bir yaşam formu üzerinden siyasi, ekonomik ve toplumsal fikirler de uyandıran düşündürücü bir film. 

J. T. Petty'nin yazıp yönettiği filmin kahramanlıktan uzak sıradan ama gerçek karakterleri var. Metafora ya da alegoriye sığınmadan ön plandaki hikayeyle de ilginç olabilen bir film. Mekanın ağırlığının hissedildiği bir korku filmi The Burrowers. Jaws'da su ve köpekbalığının bütünleşmesine benzer şekilde çayırların, otların burrowers ile bütünleştiği bir film. Yani kapalı mekanlarıyla değil, uçsuz bucaksız arazileriyle korku atmosferini oluşturma becerisi gösteren bir film. Biyolojik dokuya sahip bir canavar sunması da çok önemli. Bu açıdan ekolojik farkındalık sunan bir film. Çevreci temaya da sahip. Western ve korkuyu ucuzlaşmadan bir arada kullanabilme hünerini gösteren bir film. Ekokorku denilen alt türün harika bir örneği aynı zamanda. 

Korku sinemasının zirvesi benim için "The Descent"tir (2005). Şaheser. Müthiş bir film, her fırsatta söylerim. Korkuyu falan bırak tam bir sinema klasiği. Neil Marshall’ın yazıp yönettiği 2005 tarihli the Descent. Özellikle günümüzde "elevated horror"daki pozculuğa ya da formülcülüğe bulaşmadan, ama filmi kan banyosuna da çevirmeden hikayesini anlatabilen kaliteli korku filmlerinin başında gelir. Burrowers da bir bakıma onun yolundan gidiyor. The Descent gibi başyapıt olamasa da özgün, başarılı bir örnek, özellikle de kendi türünde, western korku filmlerinde kaçırılmayacak bir pırlanta. 

Bu filmle ilgili 45 dakikalık bir "Özel Bakış" programı yaptım ve Youtube'a yükledim. Burada yazmaya üşendiğim pek çok ayrıntıyı orada konuştum, alttaki bağlantıdan ulaşılabilir.



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Temmuz 2020 Pazar

Youtube Programı: "Stage Coach" ve Western Sineması


Podcast serisi fırsat ve imkan oldukça Youtube mecrasında devam ediyor. Altı ay kadar  önce ilk programa Fransız sinemasından “Le Herisson” (2009) ile başlamıştım.

İkinci bölüm, John Ford’un “Stagecoach” (Posta Arabası) filmi üzerinden Western Sineması ve John Wayne üzerine bir program oldu. Canlı yayın savrukluğuyla konunun dağıtmadığım yeri kalmadı :)


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

16 Temmuz 2020 Perşembe

Rams (İnatçılar / Hrútar) İzlanda Filmi (2015)


TRT2'de seyrettim geçen gün. Daldım gittim sonrasında. Alakasız şeyler de düşündürdü. Anahtar kelime gibi düşündürdüğü "anahtar cümlelerle" not düşeyim aklımda kaldığı kadarıyla. İleride bir gün okuduğumda bunlar da başka düşüncelere götürür belki.  Her şey basamak basamak. Sona da Tomasz Alen Kopera resimlerini ekledim birkaç tane. Tematik bir "kardeşlik" hissettirdiler. 

Akıllı cep telefonu çağında köpekleri Sommi’nin taşıdığı mesajla haberleşen iki insan. Çağdışılık da değil, çağdaşlık da. Bir seçim. Bir yaşam üslubu. Bir ayıklama.

Kirlendiği düşünülen bir şeylerin toptan kökünün kazınması. Makro hakikat toptancı mıdır?  Toptan yıkım bazen tek seçenek mi?

Yüzyılları aşıp gelen ortaklıklara sığınmak. Nedir ki bu hayalet varlıklar?

Topluma tapınan halklar. “Anne Frank”e dönmüş benlikler. “Hive” zihniyeti.

Dostlaşan düşmanlar, düşmanlaşan dostlar. Şartlar. Koşulsuz desteğin kökenleri.

Değişmek başka devşirilmek başka.

Tabiat mı toplum mu? Bitkinin ve hayvanın ötesindeki derin doğa. İzlanda.

Başı sonu belirsiz bir garip gidiş. Yalnız ve iğdiş.

Teslimiyet değil hürriyet. Millet değil şahsiyet.

İnat, bir nevi tutunmak. Can havli.

Keçi gibi inatçı, koç gibi kararlı. Bir fark var aralarında.

Muhafaza ederken yenilenebilme sanatı. Kimine gerici kimine devrimci.

Kaçınılmaz çelişkiler. Çıkışsızlığın doğallığı.

İnsanın koyun, keçi ve koç halleri.

Groteskleşen gerçeklik.

Söylem sarhoşlukları. Ayıklamak, toplumsal sarhoşluktan ayrık ve ayık kalmak.

Ayrı kalabilmenin sınırları. "Hvannalindir" kaçınılmaz son mu?






Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

5 Aralık 2019 Perşembe

Le Herisson (Yaşamaya Değer / Hedgehog) (2009)

Muriel Barbery’nin “L’elegance d’Herisson” kitabından uyarlama. Yönetmen Mona Achache.

İntihar tarihini belirlemiş bir kız çocuğu, kitapları ve kedisine sığınmış bir kapıcı kadın, apartmana yeni taşınan bir bilge Japon ve etraflarını sarmış kara kalabalık.

Açılış sahnesinde Paloma isimli bir kızın elinde kamerayla çevresini filme çekişini seyrediyor ve yaşından çok daha büyük şu tespitlerine hayret ediyorsunuz:

 “Mais malgré ça, malgré toute cette chance et toute cette richesse, depuis très longtemps, je sais que la destination finale, c'est le bocal à poisson. Un monde où les adultes passent leur temps à se cogner comme des mouches à la même vitre. Mais ce qui est certain, c'est que dans le bocal, j'irai pas. C'est une décision bien réfléchie.”

Paloma 11 yaşında ve 12 yaşına bastığı gün intihar etmeye karar vermiş. Planına göre o zamana kadar çevresini görünmeye çalıştıkları gibi değil oldukları gibi filme çekecek ve ardında gerçeği haykıran bir eser bırakmış olacak.

Film boyunca bu üç karakterin birbirleriyle etkileşimlerini izlerken toplumun ötesine geçseler de içinde yaşamaya mecbur olan insanların kaçınılmaz ızdıraplarına şahitlik ediyoruz.  

Kediler, Tolstoy, ilişkiler, kitaplara sığınmak, Japon kültürü, incelikler, ölmeye kararlı bir çocuk ve yaşamaya kararlı bir kavanozdaki balık.

Kamerasını Paloma gibi toplumun riyakarlıklarına ve sahte saygınlıklarına doğrultup deşifre eden acıklı bir masal. Defalarca seyredip geceler boyu hakkında konuşulabilecek, alıştırıldığımız ama çözüm bulamadığımız bir insanlık trajedisi.

Fransız sinemasının en sevdiğim güncel filmlerinden biri. Modern bir klasik.  









Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Kasım 2019 Perşembe

Öğretmen Kemal (1981) (Türk Filmi)


Eski bir Kuvâyi Milliyeci olan Kemal (Cüneyt Arkın) Karalar köyüne öğretmen olarak atanır. Bir okul yapıp köylüyü aydınlatabilmek için çalışmaya başladığında, köyün ağası ve  cemaat önderiyle karşı karşıya gelir. Sadece Çanakkale gazisi bir yaşlı adam, köyün delisi ve birkaç kadın yanında durur.

Cüneyt Arkın’ı çok severim. Yanında Fikret Hakan, Eşref Kolçak, Selçuk Uluergüven, Meral Orhonsay gibi oyuncular da var. Kadro iyi. Filmin hikayesine bakıldığında epik olmasa da en azından orta karar bir drama beklentisi doğuruyor insanda. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Senaryo ve yönetmenlik çok yetersiz kalmış.    

Öncelikle Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılının tarihini taşıyan bu filmin söylediklerinin hepsine katılıyorum, namussuz dinci yobazlarla alçak kodamanların cehennemi ortaklığına karşı duruşu, her aklı başında insanın saygı duyacağı bir tavır.

Fakat bunu çok beceriksizce yaptığını da eklemek gerekiyor. Atatürkçü öğretmen sadece slogandan ibaret bir "tipleme" olarak kalırken, olaylar doğru tonda anlatılamıyor. Mesela "Çalıkuşu" dizisi ya da "Vurun Kahpeye" filmindeki  incelik, estetik ve ustalıktan eser yok. Doğruları söylese de basit bir propaganda filminin ötesine geçemeyerek oyuncu ve konu potansiyelini harcıyor.

Sürekli teatral bir hava hakim filme. Abartılı kötü karakterler yer yer parodiye dönüşerek filme zarar veriyor. Mesela cemaat önderi Şerif Emmi’nin (Selçuk Uluergüven) absürd davranışları, bu kadarına gerek yok, karikatürize olarak karakterin içini boşaltıyor. 

Filmdeki özensizliğe bir örnek de şu. Başta öğretmen kadın hikayeyi anlatıyordu, sonda eşkıya Durali noktayı koydu. Başı ve sonu arasında bile bir kopukluk hemen göze batıyor. Tüm bu zaaflar projenin üzerinde yeterince çalışılmadığını düşündürüyor.

İyi niyetli ama çocuksu bir film. 


Her şeye rağmen hoşuma giden bazı sahneleri de belirtmeden geçmeyeceğim.

Köylülerin devletin tahsildarına gösterdikleri onursuz saygının, muallim olduğunu öğrenince dudak bükmeye dönüşmesi, dini imanı para olmuş bir toplumun ne mal olduğunu iyi göstermiş. Az bile söylenmiş.

Çaput bağladıkları ağacı yıkışları Sovyet filmi “Kommunist”teki tek başına elinde baltayla ağacı yıkmaya giriştiği epik sahneyi hatırlattı. Filmin en sembolik sahnesi.

Eşkıya Durali’nin (Fikret Hakan) milletin sevip saydıklarından daha namuslu  çıkması da, günümüzün işgal altındaki makamlarını ve itibarlı sayılan simalarını düşününce gayet gerçekçiydi.

Kemal köye ilk geldiğinde gazi adamın karısı buyur ediyor, yemek yapıyor. Aslında çok fakirler. Öğretmen sonradan öğreniyor ki kadın iğne iplik almak için biriktirdiği yumurtalarıyla yapmış o yemeği. Bu sahneyi ve bu kadını seyredince ülkesi bu haldeyken yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşıp duran karılar geliyor aklıma. Haysiyet olmayınca öğretmen de olsan doktor da kar etmiyor, para ancak rezil ediyor demek ki. 

TR’de yüzyıllardır oynanan tiyatroyu en basit haliyle seyretmek isteyenlerin göz atması gereken, tüm eksikliklerine rağmen, bugün Türkiye televizyonlarını istila etmiş acınacak durumdaki programların çoğundan çok daha değerli bir çalışma. 

Filmin içinden bazı sözleri not düşelim:

“Bak kardeşim, bir ayağı tekkede bir ayağı mekkede olanların yönetimi bitti”

“Benim amacımdan başka dostum yoktur” 

“İstiklal mahkemelerini unutma Dayı bey!”


Bu sonuncu çok önemli. Şimdiye kadar söyleyen oldu mu bilmiyorum ama bana sorarsanız TR bu dönemin sonunda ikinci İstiklal Mahkemelerini kurmak zorunda. Öyle barışla, kucaklaşmayla bu zehri de kiri de temizleyemezsiniz. Siyasetçisi, gazetecisi, medyacısı, yazarı, iş adamı, akademisyeni bütün köprü başlarını tutmuş "dayı beyler" burada yargılanmadıkça bu ülkede haktan hukuktan bahsedilemez.




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Ekim 2019 Cumartesi

Deli Deli Olma (Malakan) (2009)

93 harbinden sonra Kars’a göç etmiş bir Malakan Rus’unun hikayesi. Mişka (Mihail’in kısaltmasıdır biliyorsunuz) tek başına köyde yaşıyor. Yoksul bir yaşam. Ölümü bekliyor sanki. Filmde iç içe geçmiş iki hikaye var. Mişka'nın Alma (Cemile Nihan Turhan) isimli bir küçük kızla  tanışıp ona piyano çalmayı öğretmesi ve aynı kızın babaannesi Popuç'un (Şerif Sezer) adama karşı geçmişten kalma garezi.

Aslında potansiyeli olabilecek bir konu maalesef berbat bir senaryo ve yetersiz bir yönetmenlikle hiç edilmiş. Başta Tarık abi olmak üzere oyunculara yazık olmuş.

Ne çocukla yaşlı adamın dostluğu derinlikli verilebilmiş ne de kadının düşmanlığı.

En büyük kusuru da gereksizce sulandırılmış olması. Film sık sık “köy komedisi”ne dönüşüyor. Bir Şaban filminden fırlamışa benzeyen klişe kafasız köylüler bütün atmosferi dağıtıyor. Film ne komedi olabiliyor ne de dram. Ortaya çıkan, duygu tonu tutturulamamış darmadağın bir filmin dramı.

Oyuncular haricinde filmden aklımda kalan, köyde kimsenin istemediği yabancı muamelesi gören piyanonun oradan oraya kovulduğu sahneler ve Mişka’nın ruh halini yansıtarak "Bir Sarmaşık Olsaydım” şarkısını söylemesi oldu.

Benzer konuda çok yabancı film seyrettim, bu kadar başarısızını görmedim.

Tarık Akan’ı çok severim. Hem filmlerini hem kişiliğini. Kısacık biyografisini dahi iki kere okudum. Niye doğru dürüst bir belgeselinin çekilmediğine, birkaç ciltlik bir biyografisinin yazılmadığına üzülürüm. Son filmi olması açısından izlediğime kesinlikle pişman değilim. Onu son kez bir filmde görmüş olmanın mutluluğu bana yetti. 

Allah gani gani rahmet eylesin. 










Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

23 Eylül 2019 Pazartesi

The Journey of Natty Gann (1985) (film)

Amerika’da ekonomik buhran yılları. Ekmek aslanın ağzında. İşçi arkadaşlarının hakkını savunan Sol Gann (Ray Wise) memleketin diğer ucuna sürülür ve hemen gitmezse kovulacağı söylenir. Zaten eşini kaybetmiş olan adam küçük kızı Natty Gann’i (Meredith Salenger) kaldıkları otelin sahibesine emanet eder ve çaresiz trene biner. Fakat işler beklendiği gibi gitmez, kadın kızı terk edilmiş olarak devlete ihbar edince, kızı da babasını bulmak için binlerce kilometre sürecek bir yolculuğa tek başına çıkmak zorunda kalır.    

Yine çocukken video kasetini seyredince aklımda yer eden, yıllar sonra tekrarladığımda hala beğendiğimi gördüğüm güzel yaşlanmış bir film. Evet, filmler/diziler de insanlar gibi aslında, bazısı tekrar seyredilmiyor, bazısı benzer tatlar verebiliyor.

Natty Gann yol boyunca çeşit çeşit insanla karşılaşıyor. Ama en iyi arkadaşı bir kurt oluyor. Yol boyu kıza göz kulak oluyor desek yeridir. Disney yapımı diğer filmlerle kıyasladığımda, bir Disney filminden beklenebilecek en yüksek drama dozuna sahip diyebilirim. Hatta belki de beklenmeyecek kadar.

Çocuk-hayvan dostluğunu konu alan basit komedi-macera filmlerinden değil kesinlikle. Dramatik bir bakışa sahip olmasının yanında oyuncuların yeteneği, sinematografi ve James Horner’ın müzikleriyle duygulu bir gerçekçilik sunuyor. Harry (John Cusack) gibi yolda karşılaştığı karakterlerin filme ciddi katkısı var. Kızın yolculuğu boyunca o yılların sefalet içindeki Amerika’sından verdiği kesitlerle döneminin perişanlığını yansıtmayı ihmal etmiyor.     

Arşivlik.







Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...