27 Mart 2018 Salı

"Kapo" filmi (1960): Kapo ya da Kaput olmak!

Yönetmen Gillo Pontecorvo (Battle of Algiers, Burn!). Susan Strasberg, Emmanuelle Riva, Laurent Terzieff ve diğerleri rollerine yakışmış. Hikaye bir toplama kampında geçiyor. 14 yaşındaki Edith Polonya’da bir toplama kampına gönderilir. Doktorun yardımıyla Yahudi kimliği gizlenerek “Nicole” ismini alır. Yaşamı ölümden beter kılan bu ortamda çocuk sayılabilecek yaştaki genç kızın yaşadığı değişimler konu ediliyor.  

Klasiklerimden biri. Çarpıp sallayan, zihnine kıymık parçası gibi takılıp düşündüren filmlerden. Tek cümleyle özetle deseler,”Kapo” ya da “Kaput” olma seçimi üzerine bir film derdim. Ya her alanda iktidardaki duygulara, düşüncelere yakın durup kendini koruyacaksın ya da ister isyanınla ister korkaklığınla sürünüp/sürülüp izbelerde gölgelere karışacaksın. Nazi toplama kampında da bu temel “sağkalım siyaseti” değişmiyor, aksine daha "görünür" oluyor.


Belli şartlarda, sağkalım içgüdüsü diğer tüm duygu ve düşünceleri bir kenara itip “olağanüstü hal” ilan ederek ahlâk ve haysiyet dünyamızda tek adam rejimi yaşatabiliyor. Bir “insanlık hali” denilebilir. Mesela Can Dündar’ın hapishane çıkışı silah çekilince arkadaşını siper alması geliyor aklıma. Sağkalım içgüdüsü özünde herkeste aynı amaca yönelik olmasına karşın, uygulaması diğer içgüdüler gibi insandan insana büyük farklar gösterebiliyor. Cinselliğin her insanda farklı bir dışavurum bulmasına benzer bir durum. Bu sağkalım yönelimi sadece can korkusuyla ilgili değil aslında. O işin en üst seviyesi. İnsanlar “işini kaybetmemek” için, üyesi olduğu grupta “dışlanmamak” için küçük sağkalım siyasetleri sergiler yaşamları boyunca. Sessiz kalır, görmezden gelir hatta kendi kendini yanlışın doğru olduğuna ikna etmeye çalışır. O kadar sık tekrarlanır ki bu aldatmacalar, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası haline gelmişler, toplum olmanın temel koşullarından biri olarak sosyal hayatın önde gelen mimarlarından olup çıkmışlardır. Dolayısıyla ben olsam direnirdim demek kolay, bugün üç kuruş maaşını kaybetmemek için kırk takla atan yığınla insan var.

Filme dönersek, bazı sahneler dokunaklıydı. Rus erkek esirler şarkı söyleyerek kampa getirildiğinde yaşlı Rus kadının “Ruski!” deyip gülümsemesi ne güzeldi mesela. Kötü koşullarda, hele de "yabancılar" arasındaysan anadilini duymak ya da mutlu olduğun günleri hatırlatan bir nesneyle/sözle karşılaşmak insanı ayağa kaldırabiliyor bazen. Ranzaları tamir etmek için askerler yatakhaneyi ziyaret ettiklerinde de yaşlı Rus nasıl sevindi, nasıl kucakladı, çok etkileyici sahnelerdi: “Malçiki moy…Sinoçik moy" deyip ağlayarak sarıldı kadıncağız. Sarıldığı Saşa cevap verdi “Krasnaya armiya skora pridyot suda”. İzmir geri alındığında Türklerin neler hissettiğine yakınlaştıran sahnelerdi insanı. Kurtuluş Ordusu ve Mustafa Kemal Paşa’yı ne kadar rahmetle ansak az. Çok şükür ki bizi kurtaranlar başka bir ülkenin ordusu değil, kendi ordumuz oldu. Milletçe geçmişimizden abuk sabuk şeylerle övünme yarışına gireceğimize asıl gurur duyulacak değerlerimizin üstüne titresek ya. 


Tercüman Terese filmin ikinci önemli karakteri denilebilir. Terese daha lineer bir kişilik sergiler. Kapo’luk yapamaz, Nicole gibi savrulmadan dümdüz ilerler. “Yanlışa yandaş olmaz”. Fakat sonunda koşulların dönüştürücülüğüne karşı koyamadığını görmesiyle yıkılır ve hayatının anlamı kalmamış olur. Esirliği boyunca en önemli şeyin insanlıktan çıkartılmaya direnmek olduğunu savunurken bir anlığına da olsa bunu başaramadığını hissetmek ağır gelir. Hayatta namuslu (dürüst) yaşamak dışında dayanak noktaları da lazım insanlara çünkü en azından namussuz gibi gösterileceğiniz olaylar yaşarsınız. Tek sığınağınız bu ise olayların üzerinizdeki etkisi yıkıcı olabilir.

Kapo’nun kamptaki günleri iki kısma ayrılabilir. Ekmek çalması, ağlayıp durması, arkadaşı öldürüldüğünde bir oyuncak bebekmiş gibi duygularını bir kenara atıp onun çoraplarını alıp giymesi, yani korku içindeki ne yapacağını bilmez dönemi. Sonrasında oyunu kuralına göre oynamaya başladığı bir dönemi izliyoruz. Kedisi Faust ile birlikte Kapo’luğa yükselişi. Filmde korkudan yandaşlığa geçiş süreci biraz ani oluyor, bu evrim daha pürüzsüz yansıtılabilirdi. Belki de özellikle kontrastı keskinleştirmek için böylesi tercih edilmiştir, bilemem. Neticede işbirlikçilik korkunç bir melanettir. Rus babuşka bunu dile getirir: “Hmm..Ti uvidiş sinoçik şto znaçit Kapo!”

Nicole hala gelecekten umutludur. Rus Saşa’yla bir hayatları olabileceğine inanır. Kaçış planında anahtar rol ona aittir. Fakat kurtulmasının imkansız olduğunu bilmez. Saşa’ya söylediği şu söz umudun tek cümlelik tarifidir: ““Eğer birbirimizi bulamazsak, şu uzaktaki en uzun ağacın altında buluşalım tamam mı? Remember the tall tree!”. Saşa dayanamayıp gerçeği son anda itiraf edince Kapo’nun yaşamla bağı kopar. Hayat anlamsızlaşır. Terese’in dayanma noktası haysiyetli bir insan kalabilmek idi, olamadığını düşündüğü anda ölüme yürümüştü.  Kapo’nun güç aldığı nokta ise bir gün yeniden haysiyetli bir insan olabilmekti. Bunun mümkün olacağına inancını yitirdiği an onun için yaşam biter. Dudaklarından “Living isn’t that necessary” sözleri dökülür. Ölüme yürür.  


Film boyunca Edith, şartların zorlamasıyla önce Nicole’e ardından Kapo’ya dönüşür ve sonunda aşkın da etkisiyle koşulların ötesine geçip yeni ve temiz bir Edith olarak yaşama ümidini yitirince, en azından temiz bir Edith olarak hayata veda etmeyi seçer. Nazi sevgilisine söylediği son söz olayı özetler:

“Kandırıldık Karl, ikimizi de kandırdılar…”  



 RESİMLER














Nicole ve Terese

































Babuşka


Saşa ve Babuşka






















































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...