20 Kasım 2017 Pazartesi

Philip K. Dick's Electric Dreams (Dizi) "Crazy Diamond" (S1E4) Bölüm İncelemesi


Gelecekte bir zaman. İnsanlar ve insandan farksız humanoid’ler beraber yaşıyorlar. Humanoid’lerin tüm erkeklerine Jack, tüm kadınlarına ise Jill deniyor. Ed Morris (Steve Buscemi) sentetik insan üreten şirketlerden birinde çalışan bir adam. Eşi Sally ile (Julia Davis) sıradan ve monoton sayılabilecek bir yaşamları var. Dünya epey değişmiş. Organik, yani doğal her türlü ürün yasadışı sayılıyor. Büyük cezası var. Bir gün bir Jill (Sidse Babett Knudsen) ömrünün sonuna yaklaştığını söyleyerek Ed’e yaklaşır ve şirketteki QC (Quantum Bilinci) denilen ve sentetiklere insani bilinci kazandıran maddeden çalıp beraber yepyeni bir hayata kaçmayı teklif eder. Ed önce reddeder, ardından kararsız kalır, sonunda sıkıştığı dünyadan yepyeni bir hayata "yelken açma" fikri ağır basar ve olaylar kontrolünden çıkar.     

Sidse Babett Knudsen son zamanlarda ekranlarda en beğendiğim kadınlardan biri. Westworld’ün ardından sayesinde hızımı alamayıp Borgen’e de başladım ve hala devam ediyorum. Electric Dreams dizisinde de yolumuzun kesişmesi harika bir sürpriz oldu.

Philip Dick’in senaryolaştırılan öyküsü ilk kez 1954 yılında yayınlanan Sales Pitch. Agresif reklamcılık ve insanların hayatını yaşanmaz hale getiren reklam arsızlığı ana teması. Dizide senaryo yine büyük oranda değiştirilmiş. Öyküden yola çıkılıp Double Indemnity isimli meşhur noir filmin distopik gelecekte geçen bir uyarlaması yapılmış.  


Philip Dick yine klasik argümanlarından “Bizi biz yapan nedir” sorusunun peşine düşüyor ve QC, yani “Quantum Conscience” isimli bir maddeden bahsediyor. Humanoid’ler bu madde verilmeden basit birer robotken, bununla insandan ayırt edilemeyecek bilinçli bir canlı haline geliyorlar. Metakognitif yeti kazanıyorlar, yani “düşündüğünü fark edebilen” bir algı seviyesi edinmiş oluyorlar. Dizide bu durum şu sözlerle veriliyor:

“Two jacks, two Jills. Without QCs, they’re shells really. Despite skills, emotion, and knowledge, they have no self-awareness. No spark. No empathy.”

Toplumda doğal insanlarla humanoid’ler arasında ciddi bir ayrımcılık var. Bugünün ırkçılığı gelecekte iki “tür” arasında tekrarlanıyor. Bu durum doğal insanların kendilerine “normals” demesinden bile açıkça anlaşılıyor. Humanoid’lerin bu ayrımcılığa bozulabilecek bilince sahip olduklarını Ed ile Jill’in bardaki buluşmasında aralarında geçen konuşmadan anlıyoruz:

Ed: “U re failing arent u? How long ve u got?”
Jill: “U people ! U think its OK to say stuff to us u’d never say to ur wife..!”

Bu cevap karşısında Ed vicdan yapıyor ve Jill’e eşitlik edebiyatı paralıyor:

Ed: “I’m a big believer in neural network equality”


Ed’in eşi Sally ile ev yaşamı ise bunaltıcı bir sıradanlıktan ibaret. Merkezi sistemin kendilerine verdiği sahile bakan evin bir yamaçta oluşu ve yavaş yavaş uçuruma doğru kayışı aslında hayatlarının ve ilişkilerinin sürüklendiği uçurumun da bariz bir sembolü olarak sunulmuş. Sally kurallara uymaya çalışan bir kadın portresi çizmeye çalışsa da yasak olmasına karşın organik bir şeyler yetiştirme çabası bazı ipuçları veriyor. Ed evlerinin ömrü bittiğinde aldığı tekneyle denize açılmak ve içinde bulundukları dünyadan bilinmeze yelken açmayı hayal ediyor. Yaşadıkları düzen tuhaf. Caddelerde çimler pırıl pırıl ama altı beton, yani gerçek değiller. Altta yatan suni betona zarar vererek toprağa ulaşmak ise tam tersine çevreye zarar vermek olarak algılanıyor ve vandalizm sayılıyor. Organik yasak, suni yasal anlayacağınız. Değer yargıları tersine çevrilmiş ve yasalaştırılmış. Tersine adalet hüküm sürüyor. Yerel idarenin memuru Ed ve eşine söylediği şu sözlerle bu durumu açıklıyor:

Görevli: “Supposing everybody grew their own, where would that leave our local economy? U re not an island Mr Morris. It isnt possible. Its also illegal.”

Tanıştıktan sonra Gill, Ed’e çalıştığı şirketin ürettiği QC’leri çalmalarını, bir tanesiyle kendi hayatını uzatıp kalanlarıyla başka bir yerde krallar gibi yaşamayı öneriyor. Fakat Ed ‘in bu teklife karşı kararsızlığı Gill’e bir adım daha attırıyor ve evlerine sigortacı olarak gidip karısını “çifte sigortaya” ikna ediyor. Bunun anlamı şu: çiftlerden biri ölürse kalan iki kişilik yani iki katı sigorta parası almış olacak. Buradan itibaren dizi Philip Dick hikayesiyle Double Indemnity filmini melezliyor. Hatırlayacaksınız o filmde de eşini sigortalattıktan sonra sevgilisiyle öldürüp alacağı tazminatı yeme planları kuran bir kadın vardı. Burada Jill ile Sally arasındaki diyalog olacakları ö nceden haber verir gibi. 

Jill:    They say dreams mean the opposite, don’t they?
Sally: That is what they say
Jill:    Though I’m not one for dreams



Tony Grissoni’nin senaryosu başarılı. Femme-fatale rolünde Jill (Babett-Knudsen) yine etkileyici bir oyunculuk çıkarmış. Aslında bilimkurgu ile film-noir’ın harmanlandığı bir kırma senaryo diyebiliriz bu bölüm için. Gill adeta Maltese Falcon’da Mary Astor’un canlandırdığı bayan O’Shaugnessey’nin yeni bir versiyonu. Double Indemnity’de Barbara Stanwyck'in oynadığı Phyllis Dietrichson karakterinin bazen benzer sahnelerle Philip Dick evreninde vücut bulmuş hali. Sürekli rüzgarı kokluyor ve çıkarının gerektirdiklerine yakınlaşıyor gerektirmediklerini bir çırpıda boşa çıkarıveriyor. Jill'in elinde edayla tuttuğu sigaralı pozları bile Stanwyck'in filmdeki femme-fatale duruşuna bir gönderme. Ayrıca Ed ile eşinin monotonluktan ibaret suni ilişkilerini, dizinin Impossible Planet isimli ikinci bölümündeki farklı karakterlere sahip Norton ve eşinin eşiğinden döndükleri gelecekteki olası hallerine benzetmek abartı olmaz. Pink Floyd ve Syd Barrett’a göndermeler bol miktarda serpiştirilmiş, önemli bir yer tutuyor. Mesela Ed, kendisine ismini soran kaçakçılara Syd Barrett diyor. Octopus şarkısı ve plağı dizide karşımıza sembolik bir anlamla çıkıyor. Ayrıca kitaptaki gibi teknenin ismi John D, yani Syd Barrett’ın gerçek hayattaki teknesinin ismi. Ama en önemlisi bölümün ismi: “Shine on you Crazy Diamond”. Bilenlerin hemen hatırlayacağı hikayesi olan özel bir Pink Floyd şarkısı.  



Seyrederken müzikleri ve görüntü yönetmenliğini Utopia’ya çok benzetmiştim. Özellikle parlak renk kullanımı ve arka plandaki endüstriyel uğultu efektleri hemen hafızanızı dürtükleyiveriyor. Sonradan kadroya bakarken bir de ne göreyim, yönetmen Marc Munden ve besteci Christobal de Veer, Utopia’da da beraber çalışmışlar. Afferin bana :)

Genelde bilimkurgu fantastik dizi/film/çizgiroman/kitaplar hakkında konuşulurken özellikle ülkemizde asla güncel meselelerle bağlantı kurulmaz. Eserler çocuk oyuncağına çevrilerek okunur, algılanır ve anlatılır. Üstelik bu bir marifetmiş gibi sunulur. Oysa bu esere ihanetten başka bir şey değil. Hem esere hem aklımıza ihanet. Mesela Türk gencini, yetersizliklerinin ve çıkarcılıklarının kan parası birer “Mehmetçik” olarak özetleyen ve bunu şehitlik sosuyla kitlelere yediren zihniyetle, QC sahibi humanoid’leri işlerine geldiği şekilde hizmet etmekle yükümlü birer Jack and Jill olarak tektipleştirenler arasında çok da fark yok. Niye bu bağlantıyı kurmayalım? Orada tüm erkekler hizmetle yükümlü birer Jack. Günümüz dünyasında ise tüm erkekler gerekirse ölmekle yükümlü birer Mehmetçik, John, İvan ya da Fritz. Ne fark var? Ya da çıkarımıza göre bazen ötekileştirip bazen birlik olduğumuz insanların yaşamlarımızda oynadığı rol, Gill’in Ed’in yaşamında oynadığı role benzemiyor mu?

Son sözü Syd Barret ve Pink Floyd’a bırakalım.
Beşinci bölümde görüşmek üzere.
“Quantum Bilinciniz” bol olsun.

"Hey ho, never be still"



































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...