14 Şubat 2018 Çarşamba

Daima Lilya (Lilja 4-Ever) Filmi (2002)


Eski Sovyetlerde bir yer. Lilya (Oksana Akinshina) 16 yaşında bir kız. Fakir bir hayatı var. Annesi bir Rus’la tanışır ve adamla birlikte ABD’ye gider. Volodya (Artyom Bogucharskiy) ise 11 yaşında olmasına karşın Lilya’ya aşık olan ve sinir hastası babası tarafından evden kovulduğu için geceyi orada burada geçiren bir çocuk. Lilya umut içinde ABD’ye aldırılmayı beklerken bir gün sosyal hizmetlere çağrılır ve annesinin onu reddettiğini öğrenmesiyle yaşamındaki keskin dönüşüm başlar.

NOTLAR
Yazan ve yöneten Lukas Moodysson. İsveç/Danimarka ortak yapımı. Film gerçek bir olayı temel alıyor. Dangoule Rasalaite isimli Litvanyalı bir kızın kadın tacirlerinin elinde İsveç’e getirildikten sonra intihar edişi dönemin gazetelerinde yer bulmuş. 

Filmin başında Lilya koşarak kaçmaya çalışırken gösteriliyor. Finalden olayların oraya nasıl geldiğine bir kapı aralanmış oluyor. Filmin ismi Lilya’nın Volodya ile oturdukları banka kazıdığı bir laf. “Benliğimi ele geçiremeyeceksiniz, kişiliğimi/hayallerimi kaybetmeyeceğim” gibi bir anlamı var. Araya serpiştirilen rüya sekanslarını saymazsak aşırı gerçekçi bir film. Seyir zevkini arttırmak için makyajlanmamış. Bahman Gobadi’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Sarhoş Atlar Zamanı gibi yarı belgesel diyebileceğimiz bir dokusu var. Çaresizlik süslenmeden olduğu gibi verildiği için depresif bir atmosfere sahip. Kasvetli bir hava hakim. Fakir bir ekonomi ve insafsız bir sosyolojinin insanları nasıl iteklediğine şahit oluyoruz.

Dangoule Rasalaite
Homo Homini Lupus
Mesela Lilya’nın Nataşa diye bir arkadaşı var. Para karşılığı biriyle beraber oluyor. Aldığı parayı babası bulunca suçu Lilya’nın üstüne atıyor. “Niye yalan söyledin” diye Lilya isyan edince de, “Senin ailen yok başında diye düşünüp yalan söyledim” diyor, umursamazca çekip gidiyor. Ondan sonra da herkes kıza fahişe muamelesi yapmaya başlıyor zaten. Homo homini lupus işte.

“Lilya bila vsegda nejelannım ribyonkam”
Sovyet döneminde ailelerinin çalıştığı fabrika virane halde. Volodya babası dövdüğünde oraya kaçıyor. Kendine yatacak yer yapmış. Bir gün Lilya ile beraber orada kalıyorlar. Hazin sahneler.

Sosyal hizmetler çağırıyor kızı. Annesi oraya mektup yazmış. Reddetmiş karı kızını. Mektupla evlatlıktan reddediyor!. Üstelik mektuba “Lilya hep istenmeyen bir çocuk olmuştu” diye yazmış. Ne pislik karılar var. E bu olaydan sonra Lilya tamamen yıkıldı doğal olarak. Durum zaten feci, gitti biriyle para karşılığı beraber oldu kız. Ne yapsın ki o ortamda…Ama oradan kazandığı parayla ne yaptı biliyor musunuz?  Volodya ya doğum günü partisi verdi. Basketbol topu hediye etti. Çocuk ilk kez hediye almış oldu. Böyle de iyi bir kızdı Lilya.


"Beni Bırakma!"
Hele kızın annesi Amerika’ya gitmek üzere arabaya binerken “Beni bırakma!” diye peşinden koşuşu, aynı sahnenin Lilya sevgilisi sandığı adamla İsveç’e giderken Volodya tarafından yaşanması insanın içini dağlıyor. Hele bunların çok daha acıklılarının gerçekten yaşandığını bilmek üzüntüyü iyice katlıyor. Ekrandan gözlerini kaçırıyor insan bazen.

Toplumsal Tecavüz
Sinsi bir tezgah vardır. Kadınları çaresiz kılmaya çalışıp vücudunu satmak için gizlice zorlamak.  
Toplum kendi kodladığı erdemliliği tavsiye ederken, aslında gizli gizli herkesi kötü yola itmeye çalışır. Çemberin dışında kalsın ki istediği gibi parçalasın ister. Erdemsiz kılınan, erdemli kalabalığın korumasından mahrum kalacaktır. Herkesin kendini tatmin edebileceği bir kimsesizliğin içinde kıvranacaktır. Bazen nereye baksam riyakarlık görürüm bu ülkede. Aynada bile.


Cefakar Rus Kadını
Gayet iyi hatırlıyorum. Ekonomisi çökmüş Slav ülkelerinin kadınları, %99 nokta bilmem kaçı müslüman olan aziz halkımızın içindeki karanlığın o dönem avladığı en masum kurbanlardan olmuştu. Ne iğrençlikler ne alçaklıklar yaptı bu ülkenin insanları anlatsam sayfalara sığmaz. Çok kötüydü çok… Sırf bizde olmadı bunlar, zavallı kadınlar dünyanın pek çok yerinde namerdin eline düştüler ve büyük acılar yaşandı. Bugün Rusya yeniden devleştiyse önce cefakar kadınlarının sayesindedir.

Balalayka” diye bir film vardı. Bence Türk sinemasının yüzaklarından birisidir. Rahmetli Kemal Sunal vefat edince Uğur Yücel’in oynadığı o filmde de benzer bir hikaye anlatılır. Seyrettikçe gerçeğin ağırlığı çöker vicdanlara.

Lilya gerçeği süslemeden çırılçıplak verdiği için albenisi olan ya da seyir “zevki” veren bir film değil. Yarı belgesel ve acıklı bir hikaye. Elinde kahvesi “keyif” peşinde olan tipler uzak dursun.

RESİMLER















































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. .

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...