2 Temmuz 2018 Pazartesi

"A Quiet Place" (Sessiz bir Yer) (Film) (2018)


Konu en özet haliyle üç çocuklu bir ailenin postapokaliptik bir dünyada sesle kurbanlarının yerini tespit eden yaratıklara karşı verdiği sağkalım mücadelesi.

Gerilim tarafı daha ağır basan bir korku filmi. Yönetmenlik ve oyunculukların hakkı verilmiş. Özellikle 13 yaşındaki Millicent Simmons dikkat çekiyor. Kesinlikle potansiyeli olan bir hikaye. Kanlı ve korkunç sahneler görmekten ziyade inişli çıkışlı bir gerilim hissine tutunmayı sevdiğim için hoşuma gitti. Yaratık tasarımını da beğendim. İyi bir fikir üzerine kurulmuş kendini seyrettiren bir konu ama bunu hikayeleştirirken içi daha fazla doldurulabilir, biraz daha zenginleştirilebilirdi belki. Bir de posterini alakasız ve kötü bulduğumu söylemezsem olmaz.  

Ölçülü ve yerinde kullanılmayan vahşet sahnelerinin, kanlı katliamların korkutmaktan ziyade filmleri bayağılaştırdığı fikrindeyim. Hani kokmuş bir etten yemek yapıp bunu içini baharatla doldurarak saklamaya çalışmak gibi bir şey. A Quiet Place görsel/işitsel efektleri ucuzluğa kaçmadan kıvamında kullanan, kanlı sahnelere başvurmadan seyirciyi diken üstünde tutmayı başarabilen bir yapım.  Çehov’un “duvardaki silah” kurgu tarzı sık kullanılıyor.  


Filmi seyrederken diyalog neredeyse olmadığı için sanki bir “slow cinema” filmi seyreder gibi insanın kafasına olmadık düşünceler gelebiliyor. Severim bu tarzı. Yani film zihninizi, duyularınızı esir etmiyor, düşünme payı bırakıyor. Ne demek bu? Sürekli enteresan bir olay, bir korkunçluk ya da bir komiklik sunarak seyirciyi tutmayı amaçlayan filmleri/dizileri “şımarık ve ilgi bağımlısı” tiplere benzetiyorum. Bu açıdan “A Quiet Place” yavaş ya da ağır değil, ağırbaşlı bir gerilim filmi. Size kendi düşüncelerinizle / duygularınızla katılımcı olma fırsatı veren, kafanızı şişirmeyen, gereksiz ayrıntılarla kalabalık etmeyen, ters köşe yapma derdi olmayan, sadeleştirilmiş ama sıradanlaştırılmamış, gergin bir yolculuk sunuyor. Malını satmak için olmadık numaralara başvuran sırnaşık bir satıcı gibi her fırsatta seyircisinin gözünü boyamaya çalışmıyor. 

Genel olarak son zamanlarda seyrettiğim en iyi gerilim/korku filmlerinden biri olduğunu söyleyebilirim.  


Küçük çocuğun roketle kurtuluş ümidinin sonunu getirmesi, kızın diğer insanların arasında zayıflık olarak gözüken işitme engelinin adeta bir süper güce dönüşmesi gibi alt metinler iyi yedirilmişti. Filmde bir köprü var. Birkaç kere yolları düşüyor. O sahnelerdeki sinematografi özellikle hoşuma gitti. Yine babanın oğlunu bir şelalenin altına götürüp orada avazları çıktığı kadar bağırmaları hatırımda kalan sahnelerden. Sadece bir gürültüye sığınarak sesini çıkartabildiğin canavarlı ortamlar. Sürü psikolojisinin altında yatan dinamiklerden birisi de bu. Sesini çıkartmadan yaşamaya mecbur eden yaratıklarla dolu çevremiz. Bazen aile, genelde toplum, devlet, din, ahlak. Kulak kesilmiş etrafında duyacağı bir aykırı sesin üstüne atlamak için pusuda bekleyen körleşmiş canavarlar…Filmi seyretikçe ister istemez siyasi ve toplumsal alegoriler resmi geçit yapıyor zihninizde. Burayı meşgul etmeden geçelim.


The Office”in ABD versiyonunda severek seyrettiğim John Krasinski filmin hem yönetmeni, hem oyuncusu hem de senaristlerinden biri. Verdiği röportajlarda filmin gerçek hayatta da eşi olan Emily Blunt ve biri hemen filmin çekimlerinden önce doğmuş iki kızlarına bir aşk mektubu olduğunu, esas olarak ailenin kıymetine, aileni korumak için göze alabileceklerine değindiğini söyledi. Dolayısıyla filmde sorumluluk hissi, aile içi dayanışma ve fedakarlık diğer göze çarpan temalar. Bu bana biraz, kimse beğenmese de benim defalarca seyretmekten bıkmadığım “Village” filminin aslında sevgi ve güven duygusunu çoğu aşk filminden daha güçlü verebilmesini hatırlattı. Fonu kararttıkça beyaz kendini daha çok belli ediyor.     


Toplu yaşama çılgınlığı, insanın sosyal bir canlı olduğu yanılgısı gibi konular da filmin düşündürttükleri arasındaydı bana. Hikayenin geçtiği dünya insanların birbiri üstüne adeta yığılmasıyla oluşturulan köy, kasaba, kent gibi toplu yaşam alanlarının mümkün olmadığı bir ortam. Yalnızlık demek yaşamda kalmak demek. Kalabalık yerlerde durmayan ve normal yaşamı dahi “survivalist” modunda geçen bir insan olarak yabancı olmadığım bir yaşam tarzı ve seyrederken kendi dünyamdan bir şeyler bulduğum filmler herkes gibi bana da haz veriyor. “I am Legend” herkes için postapokaliptik bir cehennem gibi gözükse de o ortam bana cennet gibi gelmişti mesela. Hikayenin bir ailenin başından geçmesi ve çiftlik ortamı  “Signs”ı; görmeyen, avını çıkardığı seslerle bulan yaratıklar ise “Descent” filmini hatırlattı. Çocukların ön planda olduğu sahneler son dönemin”Stranger Things” ya da Alman yapımı “Dark” gibi dizilerini çağrıştırıyor.



“The Silence” romanı ve Tim Lebbon

Ben okumadım ama nette Tim Lebbon’ın “The Silence” romanının konusuyla çok benzer olduğu yazılıyor. Kitapta Ally isimli işitme engelli bir kızın, “Vesp” adı verilen ve yeraltındaki mağaralardan yerüstüne çıkıp uçarak ortalığı birbirine katan etçil yaratıklara karşı ailesiyle beraber mücadelesi konu edilmiş. Vesps sadece işitme duyularıyla avlarını algılayabiliyor filmdeki gibi.  Uçma meselesi dışında sanki “The Descent”teki “Crawlers”ın “şehre inmiş” halinin hikayesi gibi geliyor kulağa. Bu arada Descent 3 yapılsa ve crawlers bir kasabaya saldırsa enteresan bir film olabilir belki. Tabii kanlı sahnelere yaslanılmaması şartıyla

Tim Lebbon; Alien, Predator, Star Wars ve 30 Days of Night gibi serilerin çeşitli romanlarını yazmış, sinemayla dirsek temasında Britanyalı bir yazar.

“The Silence” romanı da filme çekiliyormuş. 2018’de gelir diyorlar. Kitabın yazarı yazılıp çizilenlere karşın bu konuda genel bir benzerlik olduğunu söylemek dışında intihal kelimesini kullanmamayı tercih etmiş açıklamalarında. Film sayesinde öğrendiğim roman ilgimi çekti ve listeme aldım. Yani filmin kitabın tanıtımına da katkısı oluyor. 


























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...