inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2019 Pazartesi

The Journey of Natty Gann (1985) (film)

Amerika’da ekonomik buhran yılları. Ekmek aslanın ağzında. İşçi arkadaşlarının hakkını savunan Sol Gann (Ray Wise) memleketin diğer ucuna sürülür ve hemen gitmezse kovulacağı söylenir. Zaten eşini kaybetmiş olan adam küçük kızı Natty Gann’i (Meredith Salenger) kaldıkları otelin sahibesine emanet eder ve çaresiz trene biner. Fakat işler beklendiği gibi gitmez, kadın kızı terk edilmiş olarak devlete ihbar edince, kızı da babasını bulmak için binlerce kilometre sürecek bir yolculuğa tek başına çıkmak zorunda kalır.    

Yine çocukken video kasetini seyredince aklımda yer eden, yıllar sonra tekrarladığımda hala beğendiğimi gördüğüm güzel yaşlanmış bir film. Evet, filmler/diziler de insanlar gibi aslında, bazısı tekrar seyredilmiyor, bazısı benzer tatlar verebiliyor.

Natty Gann yol boyunca çeşit çeşit insanla karşılaşıyor. Ama en iyi arkadaşı bir kurt oluyor. Yol boyu kıza göz kulak oluyor desek yeridir. Disney yapımı diğer filmlerle kıyasladığımda, bir Disney filminden beklenebilecek en yüksek drama dozuna sahip diyebilirim. Hatta belki de beklenmeyecek kadar.

Çocuk-hayvan dostluğunu konu alan basit komedi-macera filmlerinden değil kesinlikle. Dramatik bir bakışa sahip olmasının yanında oyuncuların yeteneği, sinematografi ve James Horner’ın müzikleriyle duygulu bir gerçekçilik sunuyor. Harry (John Cusack) gibi yolda karşılaştığı karakterlerin filme ciddi katkısı var. Kızın yolculuğu boyunca o yılların sefalet içindeki Amerika’sından verdiği kesitlerle döneminin perişanlığını yansıtmayı ihmal etmiyor.     

Arşivlik.







Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

"The Professor and the Mad Man" (Deli ve Dahi)

Bir Zamanlar Ben
İlk gençlik yıllarımda evde iki tane dil sözlüğü vardı. Biri “Redhouse” diğeri de dedemden kalma Tahsin Saraç’ın Fransızca Büyük Lugatı. Redhouse’u zaten mecburen kullanıyordum ama Tahsin Saraç’ın kitabı da ilgimi çekmiş ve okumaya başlamıştım. Evet, bildiğin sözlük okuyordum. Roman okumak gibi değildi doğal olarak, sürekli altını çiziyor, notlar alıyordum. O kadar müthiş bilgiler vardı ki kendimi çok önemli sırlar öğreniyormuş gibi hayal ediyordum. Neden daha 18’ine gelmemiş bir genç olarak böyle bir şey yapma isteği duyduğumu hala açıklayamıyorum. Bilmiyorum, içimden geldi ve zevk aldım, yoksa okuyacak dolu kitap vardı evdeki kütüphanede. O sözlüğü okuduğumda dünyadaki her şeyi öğrenebilirmişim gibi düşünüyordum belki. İnsanların yaşamları boyu sıradan hayatın içinde duymayacakları o kadar çok terimle karşılaşıyordum ki bunları bilmek anlamsız bir şekilde kendimi güçlü hissetmemi sağlıyordu, özgüvenimi besliyordu her yeni kelime. Sanki kimsenin görmediği sihirli bir dünyaya pencere açılmıştı hayatımda. Sadece bana özel bir dünyaya. 

O kadar kendimi kaptırmıştım ki sözlüğe, okurken çalışmalar çıkartıyordum. Nasıl mı? Mesela Latince deyimleri ve atasözlerini falan ayrı bir deftere not alıp sözlükten bağımsız bir kitapçık oluşturmuştum. Çift sütun harita metod 60-70 sayfalık bir kitapçık oluşmuştu. Bu yaşımda Türkçe öyle bir derlemeye rastlamadım hala. Keşke kaybetmeseydim :) 


Aslında çevremde bunları kullanabileceğim insanlar yoktu, yani pratikte pek işime yarayacak şeyler değildi ama beni mutlu ettikleri için tek başıma bunlarla ilgilenmeye bayılıyordum. Okulu sevmediğimi ve “Autodidact” olduğumu küçükken keşfetmiştim ama bu kelimeyle “A” harfinde karşılaşınca taşlar iyice yerine oturmuştu. Sadece dünyayı değil, kendimi de anlamaya başlamıştım. Sanki kim olduğuma dair ipuçları keşfediyor gibiydim bir yandan. Yeni yeni kelimeler öğrenirken heyecanlı bir dizinin gelecek bölümünü merak eder gibi, bir sonraki sayfada kimbilir nelerle karşılaşacağım diye heyecan içinde saatlerce çalışıyordum. Aslında çalışmak bile denmez, bugün düşününce oyun gibi olduğunu anlıyorum. Samimi ilgilerimiz biraz oyun gibidir zaten, zamanı da dertleri de unutturur insana. Belki maddi bir faydası olmaz ama keyif verir.

O zamanlar filizlenen bu çalışarak okuma ve referans kitaplarını inceleme alışkanlığı bana gençliğimin en değerli miraslarından biri oldu. Hala çalıştığım, özetler çıkardığım, çeşitli kitaplarımda alıntılar yaptığım “kaynak kitapların” yeri benim için çok ayrı, onları okuma listemden eksik etmem. Kitap dünyasının belgeselleridir benim için. Hatta bir ara birkaçını tanıtayım, belki birilerine faydası dokunur. 

Maalesef TR’de kaynak kitap geleneği yoktur, ne çeviri ne de özgün kaynak kitap çok çok azdır.Daha da korkuncu bunun farkında olan insan sayısının düşüklüğüdür. Kitap bloglarına falan bakın mesela, ağaçlarla, ulaşım tarihiyle, astronomiyle ilgili kaynak kitap tanıtımı ya da incelemesinin yok gibi olduğunu göreceksiniz. Kitapçıya gidin, doğru dürüst kaynak kitap kıyıda köşede ve çok azdır. Batı kaynakları ise romanlar gibi düzenli olarak çevrilmez. Uzmanlık ve emek ister çünkü, satması da zordur. Türkiye film/dizi seyreder gibi roman ve hikayeye meraklıdır kitap söz konusu olunca. Aslında ne olduğumuzu o kadar net belli ediyoruz ki, çırılçıplak her şey ortada ama görmezden gelmek işimize geliyor. Söyleyenler de hain ilan ediliyor.  


The Professor and the Mad Man (Deli ve Dahi) (2019) 
Konuya ilgimi uzun anlattım ama bu aralar her şeye rağmen keyfim yerinde olduğu için çenem düşmüş durumda. Hal böyleyken geçenlerde “Oxford English Dictionary”nin yazılma süreciyle ilgili 2019 yapımı bir filmden haberdar olunca hemen seyrediverdim. 

Konusu tam benlik ama kadro da harika. Aktörlüğü mü yoksa yönetmenliği mi daha muhteşem diye karar vermekte zorlandığım büyük usta Mel Gibson var bir kere. Deli doktor rolüyle ona eşlik eden yine bir başka usta oyuncu Sean Penn. Game of Thrones ve Hunger Games’den tanıdığımız Natalie Dormer, Yine Game of Thrones ve burada da bahsettiğim “Welcome to Sarajevo”dan Stephen Dillane, bu sene Alan Partridge ile TV’ye geri dönen Steve Coogan, ve Ray Donovan dizisi yanında Still Life’daki oyunculuğuyla kendisine hayran bırakan Eddie Marsan. Bunlar sırf benim tanıdıklarım, düşünün. 

Biyografik ve gerçek olaylar temel alınarak çekilmiş bir film. James Murray (Mel Gibson) 14 yaşında fakirlikten okulu bırakmış ama kendi kendini yetiştirmiş bir adam. Oxford Üniversitesinde kapsamlı bir İngilizce Sözlüğü meydana getirmek için onun yetenekleri ve bilgisinden yararlanmak istiyorlar ve editör yapıyorlar. O tarihlerde Britanya “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”. Hindistan’da, Çin’de, Pasifik’te her yerde çeşit çeşit İngilizce konuşuluyor. Müthiş dinamik bir değişim var dilde. Murray kısıtlı imkanlarla ve o dönemin şartlarında bir ekip kurup evinin bahçesindeki bir binada çalışmaya başlıyor. Murray alaylı olduğu için Oxford’da kabul görmüyor ve bir grup hep baltalamaya çalışıyor. Tam çıkmaza girmişken halusinasyonlar gören ve bunların etkisinde birini öldürdüğü için hapiste olan doktor Chester Minor (Sean Penn) da bu çalışmaya mektupla katılıyor ve ciddi katkılar yapmaya başlıyor. 

IMDB'ye göre prodüksiyon şirketiyle Mel Gibson ve yönetmen sorun yaşadığı için sonunda ayrılmışlar ve mahkemelik olmuşlar. Dolayısıyla film bu açıdan problemli. 


Özellikle çalışma odalarındaki yığınla kitabın görüntüsü ve duvarlardaki notlar benim için durdurup tek tek inceleyeceğim kadar etkileyici sahnelerdi. Sırf onlar için bile bu filmi seyredebilirdim. Sözlük çalışmaları yanında bambaşka koşullarda ve yerlerde iki insanın sıradışı bir çalışma arkadaşlığından derin bir dostluğa dönüşen ilişkisi filmin etkileyici bir başka ana temasıydı. 

Hikayede alt kültür üst kültür ayrımı yapmadan bir sözlüğün dilin tüm unsurlarına kucak açması gerektiği ifade edilirken aslında filoloji üzerinden bir demokrasi tanımı da yapılıyor:
All words are valid in the language, ancient or new, obsolete or robust, foreign born or homegrown”

Ardından da bu sözlüğün tek kişi tarafından değil, binlece insanın katkısıyla ortaya çıkacak bir çalışma olacağı, bugünlerin Wikipedia’sını da hatırlatan şu metod tarifiyle vurgulanıyor:
A dictionary by democracy”

Peki ya şu aşağıdaki sözler. Murray’nin heyecanına bakar mısınız. Bu heyecan iradeyi de beraberinde getiriyor, her işte böyledir. Heyecanlı insanlara ihtiyacımız var:

To chart the life of each word, we must start with a record of his birth. When it was first written down, from there, words come down to ys through the ages, twisting and turning, weaving their way, their meaning slipping slivering fish-like ? shedding  subtleties of nuance to and from themselves. But they leave tracks. In the great expanse of the literature of the English language. We will chase them, hunt them, and filter them out?? them out. All of them. Every single word. From all the centuries of writing. And we will do so. By reading every single book.” (37)


Murray her kelimenin yazılı bir kaynakta kullanımını da mutlaka koymak istiyor ve şu benzetmeyi yapıyor:

Every word in action becomes beautiful in light of a meaning”

Dr Chester geçmişte yaptıklarından ötürü sürekli birilerinin peşinde olduğunu zannediyor. Projeye katıldıktan sonra söylediği şu söz kitaplara sığınan pek çok insan için geçerli değil mi aslında:

When I read, no one is following me”

Filolojiye, sözlüklere, araştırmaya, kapsamlı çalışmalara, ekip ruhuna meraklı olanlar için harika bir filmdi, çok beğendim ama bir eleştirim olacak. Aslında filmin en sevdiğim kısımları bu sözlük çalışmalarıyla ilgili olanlardı. Fakat yer yer doktorun zihinsel bozukluklarının ve yaşamının sözlük çalışmalarının önüne geçmesi bence yanlış bir seçimdi ve filmin çok daha unutulmaz olmasını engelliyordu. Sanki bu kısımlar daha özet geçilse ve çalışmalara odaklanılsa en azından benim için çok daha efsane bir film olabilirdi. Tabii senaryonun doktorla ilgili yazılmış bir kitabın uyarlaması olmasının da bu durumda etkisi olduğu açık.



Türkçe Sözlük Hala Yok
Oxford'un ikinci edisyonu 20 cilt olarak 1989 yılında yayınlandı. Üçüncü edisyonun çalışmalarında sona gelindi sayılır ama matbu halinin çıkıp çıkmayacağı tartışmalı. Dönelim bize. Binlece yıllık Türk kültürü deyip övündüğümüz o kültürün kapsamlı bir sözlüğü hala yapılamamıştır, biliyor musunuz?. Birkaç ciltlik idareten yapılmış işlerden bahsetmiyorum. Gelmişiyle geçmişiyle Orta Asya’sıyla Balkanlarıyla doğru dürüst bir Türkçe sözlüğümüz maalesef  yok.

Bu konu açılmışken bir ismi de anmadan geçemeyeceğim. Hayatını bir Etimolojik Türkçe Sözlük hazırlamaya vakfetmiş bir Avusturyalı Türkolog olan Andreas Tietze’nin eseri bildiğim kadarıyla hala dilimizde bu konudaki en yetkin çalışma. Evet, bir Avusturya'lının temelini attığı bir eser bu. Tietze bu sözlükte 700 yıllık bir dönemi ve geniş bir coğrafyayı kapsayacak şekilde Türkçe’de kullanılan kelimeleri sıralarken tamamını yedi cilt olarak planlar ama ilk ciltten (F) sonra vefat eder. Ardından önce Avusturya Bilimler Akademisi, sonrasındaysa Türkiye Bilimler Akademisi bu projeyi sürdürmeye çalışır. Galiba sonlara yaklaşıyordu ama içeriğin kalitesi konusunda bir şey diyemem, inceleme fırsatım olmadı.  

Sizce bu kadar önemli bir işi, uygarlığımızı kayıt altına alacak bir çalışmayı bir Avusturya'lının yapması utanç verici değil mi? Sizce bunca stad, AVM, site inşa etmiş, açılışlar yapmış bir milletin böyle bir sözlüğü 2019 yılında bile yapamamış olması bir tesadüf mü yoksa birlikte yaşama ve çalışma kültürüne hala sahip olamadığımızın, medeniyet eksikliğimizin binlerce göstergesinden biri mi? Peki eksiklerini inatla görmemekte direnen bir toplum ileri gidebilir mi?


“Anlamın evrimini kaydetmek”
Murray'den dinlediğimiz sözlük tanımıyla bitirelim. Birkaç defa yüksek sesle okunup tadına varılacak kadar lezzetli ve örnekleriyle üzerinde düşünülecek kısacık ama anlamlı bir söz bu:

We must have every step. This is not about the centuries. This is about recording the evolution of meaning.”

“Anlamın evrimini kaydetmek”. Ne müthiş çağrışımlar yapan bir tarif. Size bir şey söyleyeyim mi, anlamın evrimini kaydetmeyince, aynı anlamsızlıklarda tekrar tekrar yitip giden bir toplum oluyorsun ve sonunda ana dilini bile konuşamayan insanlarının rezillikleriyle aşağıdaki gibi tarihe geçiyorsun:

"Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu"



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

30 Nisan 2019 Salı

Game of Thrones: "The Long Night" (S8E3)


"Bitmeyen Gece": The Battle of Winterfell
Game of Thrones (Taht Oyunları) nefis bir fantastik roman serisi ve eşsiz bir TV dizisi. Bu akşam "The Long Night" (S8E3) bölümünde "Winterfell savaşını" seyrettim  ve çoğunun aksine beni hayal kırıklığına uğratmadı. Buraya da not düşmek istedim. 

Bir kere oturamadım, yerimde duramadım yahu. Bir buçuk saat ayaktaydım :) Rocky’le beraber ekran başında yumruk sallayan çocuktan, Sir Jorah Mormont ile kılıç sallayan ihtiyara pek de değişmediğimi bir kez daha gördüm. Nasıl bir heyecana kapıldım anlatamam! Bu yaşta çocukluk mu diyeyim delilik mi bilmiyorum. Adamlar ekranda dövüşüyor, ben ayakta seyrederken hoplayıp zıplıyorum, ciddi ciddi yumruklar tekmeler sallıyorum, kaslarım kasılıyor, yüzüm geriliyor. Resmen orada gibiydim. Müthiş bir deneyimdi, müthiş. İleri VR teknolojisi vardı sanki.


Hiç öyle her sahnede ve taktikte mantık hatası arama yanılgısına düşüp kendime zehir etmedim bu tecrübeyi. Televizyonun sunabileceği en iyi görsel sanat performanslarından biriyle baş başa olduğumun bilincinde, bunca yılın hikaye ve his birikimiyle, bıraktım aklımı bir kenara, duygularımla başbaşa  doya doya o ölüm kalım savaşını yaşadım. Doğru da yapmışım. Ara sıra “aklı dinlendirmek” iyidir. Hislerinizi, heyecanlarınızı diri tutmak istiyorsanız, yeri geldiğinde hesabı kitabı bir kenara bırakmak şart. 

Konuyu anlatmaya gerek yok. Unutulmaz sahnelerle dolu, epik oğlu epik bir bölüm, bulunmaz bir deneyimdi. Fedakarlık, dişe diş mücadele, inanç, savaşçılık, kararlılık, birlik, yardımlaşma, kendini buluş ve onurunu kurtarma. Ne ararsan vardı.


Seyrettikten sonra oturup düşününce, günümüz hayatının en belalı tarafı safların belli olmaması gibi gözüktü. Herkes herkesin çok içinde. İlla beraber yaşayacaksınız zorlaması pompalanıyor her katmanda. “Siz 60 milyon geçin karşıya, biz de 20 milyon buradayız, haydi bakalım kim kazanırsa” diyemiyorsun. Alçaklığı ayıklayıcı olması gereken hukuk ve demokratik kurumlar işlemeyince bu kaynaşma ve karışma, işbirlikleri yaratmak yerine işkenceye dönüşüyor. Senin elinden savunma aracı olarak şiddeti alıyor ama yerine kanunu tesis etmiyor. Savaşma fırsatı bile verilmeden elimiz böğrümüzde tuzla buz ediliyoruz. Düşman sana dokunuyor ama sen ona dokunamıyorsun. Göremiyorsun bile. Kötülük yasalar yoluyla hayaletleştiriliyor sanki. Durmadan yüzüne çizikler yiyorsun ama saldıracak bir hasım yok ortada. Onu bırak muhatap bile bulamıyorsun çoğu haksızlıkta. İçten içe insanları yaralayan, çileden çıkaran kaotik bir adaletsizlik hakim sosyal ortamlara. 


Keşke mücadele etmemiz gereken tüm alçaklıklar AK gezenler gibi somut olsa. "Ya İstiklal Ya Ölüm" diye yapışabilsek yakalarına. Maalesef modern yaşam bu kadar basit değil. "Meydan muharebelerinin" yerini kalleşçe "medya muhabereleri" aldı gibi. 

Uzatmadan favori sahnemi de söyleyip bitireyim. Bran'in Theon Greyjoy özür dilemek istediğinde sözünü kesip verdiği cevap, hataları ve pişmanlıkları olan ama bunları değiştirmek için elinden geleni yapan birisi için o kadar değerliydi ki:

“Everything u did, brought u where u are now. Where u belong. Home.”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Nisan 2019 Pazar

"Anthropocene": Belgesel, Opera ve Kitaplar


Bu yazıyı yazdığım tarihlerde Türkiye ilkel bir Ortadoğu ülkesine yakışır şekilde hala seçim iptalleri ve geberesice dinci yobazların linç girişimlerini konuşurken, Londra'da yaklaşık bir haftadır insanlar sokaklara dökülüyor ve pasif direnişle yollara, meydanlara kamp kurup oturma eylemleri yaparak ekolojik dengenin bozulmasına karşı devletlerinin ciddi adımlar atması için gösteriler yapıyorlar. "Extinction Rebellion" grubunun öncülük ettiği bu bilinçli insanlar hükümetlerine "Artık yeter!" derken gözaltına alınmak da dahil pek çok fedakarlık yapmaktan çekinmiyorlar. Emma Thompson'dan (oyuncu) Chris Packham'a (biyolog, televizyoncu) pek çok ünlü bu harekete destek veriyor. Bir gün vakit olursa bu konudan daha uzun konuşmak istiyorum.




Dünyaya minik bir pencere açtıktan sonra asıl konumuza dönecek olursak, jeolojik devirler açısından bulunduğumuz dönemi resmi olarak “anthropocene”, yani “insan devri” olarak saymak gerektiğini savunan bir görüş var. Sebebi basit. Artık insan aktivitelerinin hem dünya jeolojisi hem de ekolojisi üzerine etkilerinin diğer tüm doğal değişim dinamiklerini geride bıraktığı bir çağda yaşadığımız ileri sürülüyor. Haklılık payı da yok değil aslında fakat henüz resmi olarak kabul görmüş değil, halen “holocene”de  sayılıyoruz. Belki de bunu kabul edersek sorumluluklarımızın iyice belirginleşeceğinden korkuluyordur. 


Bu görüş ve ifade eden “anthropocene” terimi o kadar popüler oldu ki bu konuda bir İskoç operası bile yazıldı: “Anthropocene” (2019) Sözler, yani opera terminolojisiyle libretto Louise Welsh’e ait. Müzikleri ise Stuart MacRae bestelemiş. Kutupların keşfinde kullanılan bir gemide geçiyor, mürettebat kutuplarda buzun içinde donarak canlı kalmış bir insan buluyor ve olaylar gelişiyor. Bu açıdan Dan Simmons'ın 19. yy’da geçen romanından uyarlama 2018 yapımı  “The Terror” dizisiyle de benzeşiyor fakat buradaki gemi son teknolojiye sahip ve günümüzden bir hikaye anlatılıyor. Bir opera eseri için çok farklı ve enteresan olan öyküsüyle bana “The Thing” filmini de hatırlattı. Çalışmanın bence en önemli yanı operanın saraylarda ve antik çağda geçen klasik hikayelerin ötesine geçerek modernize bir eser sunması. Yine insani zaaflar var merkezde ama çağdaş bir yorumla ve olayla sunulmuş. Operayla aram olmamasına karşın benim dahi ilgimi çekti ve seyretmek için bir fırsat yaratma isteği oluştu. Merak edenler için aşağıda birkaç link veriyorum: 



Louise Welsh ve Stuart MacRae

Dönelim belgeselimize. 2018 tarihli Kanada yapımı Anthropocene belgeseli işte yukarıda bahsettiğim bu görüş etrafında oluşturulan projenin belgesel ayağı diyebiliriz. Süresi bir buçuk saat. Dünyanın çeşitli yerlerinden etkileyici görüntüler ve konuyla alakalı örnekler verilmiş. 6 kıta 20 ülke. Kenya ve fildişi ticareti. Rusya ve Norilsk şehrindeki dev metal tesisleri. Almanya’da 12.000 ton ağırlığında dünyanın en büyük ekskavatörleri. İtalya’da mermer yatakları. Potas madenlerinin ebru benzeri fantastik görünümü. Yirmi milyon insanı aşan nüfuısuyla son dönemde sık sık belgesellere konu olan Lagos, Atakama çölündeki lityum tarlaları (!) ve daha pek çok coğrafya ziyaret edilerek etkileyici görüntüler toplanmış. Bende iki sayfa kadar not çıktı. En fazla ilgimi toplayan kısımları dünyanın en derin ve uzun tüneli olduğu yazılan İsviçre'deki Gotthard Tüneli'nin biletle gidilecek kadar ilginç açılış seremonisi ve Hong Kong'da mamut dişinden yapılan el işi eserlerdi. Eskiden fil dişinden yapıyorduk şimdi Sibirya'daki permafrost'tan açığa çıkan mamut dişlerini kullanıyoruz dedi adam. İklim değişikliğinin böyle ufak tefek faydaları da oluyor demek ki.
   

Anthropocene terimiyle ilgili yazılan kitaplar da var. İlki süs kitabı denilen (coffee table book) ve belgeselin kitap hali olmasının yanında Margaret Atwood’un da katkı yaptığı proje dahilindeki “Anthropocene” isimli çalışma (2018/236s). Bir başkası geçen sene okuduğum Elizabeth Kolbert’in "Sixth Extinction" eseri. Son derece ciddi ve bilgilendiriciydi. Ayrıca David Wallace Wells’in “The Uninhabitable Earth” kitabı da kindle okuma listemde beni bekliyor. Bu konuda daha pek çok çalışma ve kitap olduğunu da belirteyim. 


Tüm ihtişamına karşın beğenmediğim taraflarından da bahsetmek istiyorum. Bir kere fazla ham bırakılmış. Yapılandırması iyi değil. Dağınık bir akış var. Verilen rakamsal ve istatistiki bilgilerin sadece anlatımda kalmayıp ekranın bir köşesinde kısa bir süreliğine de olsa belirmesi, bazılarının grafiklerle sunulması daha iyi olurdu. Müzik yetersiz. Baichwal’ın ("Manufactured Landscapes") metni zayıf, daha etkileyici  olabilirdi. Anlatıcı Alicia Vikander (Ex Machina, Tomb Raider). Yerel halkla röportajlar yine basit ve bir şey katmıyor. Görüntüler görkemli ama iyi dramatize edilememiş.

“Salt of the Earth” gibi derli toplu ve şairane değil, “Cowspiracy”deki gibi rakamları anlaşılacak şekilde sunmuyor ve sadece rakamları verip susan bir minimalizme sahip. Eksilerine karşın savunduğu fikre katılıyorum ve bu tarz belgeselleri sevenleri bilhassa görselleriyle tatmin edeceğini düşünüyorum. 

Fragman


















































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...