Fransızca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransızca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2020 Salı

Kirpi'nin Zarafeti: Çürük Çeviriler #7


Epey zaman önce Fransızca aslından okuduğum romanı bitirdiğimde notlarım arasında bir gün Türkçesi elime geçerse bakmak isteyeceğim bir kısmı da işaretlemiştim. Nihayet geçenlerde Türkçesine bakma fırsatım oldu ve tahminimde yanılmadığımı anladım. 

Aslında sadece son bölümün başındaki minnacık şiire değineceğim ama aynı sayfada gözüme takılan başka bir hatayı da söylemeliyim. Fransızca metinde sokaktaki adam için “…qui etait rond comme une barrique” cümlesi geçiyor ve Türkçesinde bunu “fıçı gibi yuvarlanıyor” olarak çevirmişler. Oysa alakası yok. “Körkütük sarhoş” anlamında bir deyim bu. Kimsenin bir yerde yuvarlandığı yok. Zaten yine Fransızların uyarladığı filme bakarsanız sarsak sarsak yolun ortasında yürüyen bir sarhoş adam var. Tahsin Saraç’ın sözlüğüne bakılarak kolayca yapılabilecek bir çeviri bozuk olmuş.

Esas bahsetmek istediğim ise söylediğim gibi bölümün başında Paloma’nın zihniyet değişimini ifade eden kısacık şiir. Önce aslını ve kitaptaki çevirisini görelim.

Que faire
Face a jamais
Sinon chercher
Toujours
Dans quelques notes dérobées?

Ne yapmalı
"Bir daha asla"nın karşısında
Aramaktan başka
Her zaman
Gizli saklı birkaç notun içinde?

Şimdi bu çeviriyi okuduğunuzda ne anladınız? Dürüst konuşalım, ben hiçbir şey anlamadım ve bu da gayet doğal. Çünkü anlam yerle yeksan edilmiş. Anlaşılmadan çevrilmiş. Kelimelerin sözlük anlamlarını vereyim, kendimi kurtarayım kolaycılığına kaçılmış.

Bir kere “aramaktan başka” diyor. Neyi arıyor anladınız mı? Belli değil. Anlaşılmıyor. Hoş anlamadığını anlayacak okur da kaç tane çıkar o da başka mesele. Meta-anlayış. Oysa aslına bakınca gayet basit. Çevrildiği gibi “Aramaktan başka her zaman” demiyor, ebediyeti, sonsuza kadar bizimle kalacak olanı aramak diyor burada.Peki nerede arayacak? Çeviride “gizli saklı birkaç notun içinde” demiş. Hayır, eserin aslında söylediği farklı. “Notalarla kaçamak halinde”demek istiyor. Nereden anladım? Birkaç paragraf ileride bu sözü kendisi açıklıyor da oradan. Kakuro’yla dairesine gittiklerinde birisi piyano çalıyor. Onu dinlerken düşüncelere dalıyor Paloma ve şöyle diyor:

 “C’est comme si les notes de musique faisaient un genre de parenthéses dans le temps, de suspension, un ailleurs ici meme, un toujours dans le jamais.”

Şöyle çevirebilirim:
 “Müzik notaları zamanın içinde bir parantez açıyor sanki, herşeyin durduğu bir anın parantezi, burada başka bir yeri mümkün kılan bir parantez, hiçliğin içinde ebediyete yer açan bir parantez.”

Yani şiirde not dediği nota. Birkaç sayfa sonra kitabın kendisi açıklıyor bunu. O baştaki şiir son bölümün özeti, daha doğrusu özü gibi zaten. Minik bir şiirle bu sözdeki anlam veriliyor bölümün en başında. 

Dolayısıyla son hali şöyle olsaydı çağrışımları bilmem ama en azından temelde söyleneni aktarmış olurdu:

Ne yapabiliriz
Hiçliğe karşı
Aramaktan başka
Sonsuzluğu
Notalarla kaçamak halinde

Madam Michelle’i kaybettiler. Yani artık asla konuşamayacaklar, bir daha göremeyecekler, hiç görüşemeyecekler. Oysa bu “asla”nın bu “hiçliğin”, bu "olumsuz kesinliğin", bu "mutlak yokluğun" tam tersi onu sonsuza dek yaşatmanın ve yaşamanın bir yolunu bulmak. Belki ardından bıraktıklarını yaşatarak. Belki notaların arasında onu hatırlayarak.   

Hadi ortalarda bir şeyler olur, arada kaçırırsın ama burası kitabın en son bölümü üstelik. Yani en derin lafların edildiği, her şeyin bağlandığı, nispeten daha özenli yaklaşılması gereken finali. Uzun da değil, kısacık ve basit sayılabilecek Fransızca’ya sahip bir bölüm. 

Bizde bağlantı kurma konusunda bir yetersizlik var. Bu dilde değil her alanda, çoğu insanda mevcut. Romanda kendisi açıklıyor birkaç sayfa ileride zaten. Aynı kelimeleri  kullanıyor, üstü örtülü falan da değil. E niye dönüp orayı düzeltmiyorsun bu ipucunu yakalayıp? Bütünsel bir bakış yok demek ki.

Çevirmenin kitapta verilen mesleki biyografisi şöyle:

1960'da İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ndeki eğitiminin ardından Bo­ğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Sosyoloji, felsefe ve edebiyat alanında çok sayıda kitabın çevirisini yaptı.

Ben genelde kişiler hakkında konuşmam, yayınevini sorumlu tutarım. Bu sefer isimsiz olarak eğitim geçmişini özellikle verdim çünkü uzun zamandır konuşmak istediğim ve sadece tercüme değil her alanda geçerli bir konuya iyi bir örnek teşkil ediyor. Burada uzun tutmayıp ileride ayrı bir yazıda etraflıca detaylandırmak üzere bu önemli konuya birkaç cümleyle değineceğim. 

Yetenek sonradan eğitimle, aileyle falan kazanılmıyor. Genetik olarak ne kadar varsa o kadar devam ediyor. Birbirimizi aldatmayalım. Bunlar ancak var olan yeteneği işlemeye yarıyor. Eksiksiz bir eğitim de alsan gönlün o işte değilse, şartların olgun değilse, en önemlisi de yeteneğin o işte değilse, alabileceğin yol ya da ulaşabileceğin hedef daha baştan kısıtlanmış oluyor.

Mesela öğretme yeteneği düşük olan bir öğretmenin ne kadar iyi niyetli olursa olsun ne kadar çabalarsa çabalasın bu yeteneğe sahip biri kadar faydalı olamaması ya da el göz uyumu ileri seviyede olmayan birinin cerrahide en üst düzey okullardan mezun olsa dahi operasyonlarının kalitesinin belli bir dereceyi aşamaması gibi. Her işte bu kural geçerli.

Galiba çeviri de, düz metinlerin güvenli bölgesinden çıkıldığında, bilgi ve birikimin ötesinde, yeteneğe ihtiyaç duyuyor ve o da diğer alanlarda olduğu gibi, sonradan kazanılamıyor. 

Maalesef ilkel toplumlarda okullar dua ezberletir gibi tarih, coğrafya, matematik ezberletmekten ibaret olduğu ve yetenekleri ortaya çıkarmaya yönelik bir şuur olmadığı için insanlar potansiyellerini değerlendiremeden oradan oraya savrularak mutsuzluk cehenneminde yaşamlarını sürdürüyor. Kendini ve başkalarını kandırma eğiliminin kökenlerinden birisi de burada yatıyor. Oysa eğitim öğretimin birinci görevi sanılanların aksine yeteneklerinizi keşfetmeniz ve onları takip edebilmeniz yolunda size yardımcı olmasıdır. Zihninize bilgi yığmak değil. Mutluluğa giden yolun birinci şartı, sevdiğinize falan değil, önce yeteneğinize kavuşmanızdır. Arkası zaten gelir. 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Giant - Mikael (2017) Çizgiroman



GIANT (DEV)
Senaryo:       Mikael
Resimleyen: Mikael
Dargaud / 62s / Haziran 2017

1932 yılı. New York. Ekonomik krize karşın Manhattan’da binalar birbiriyle yarışır gibi yükselmeye devam etmektedir. Fazla konuşmayı sevmeyen ve iri yarı cüssesiyle etrafına korku salan Dev isimli adam bu inşaatlardan birinde çalışmaktadır. Bir gün kazada ölen bir İrlandalı işçinin ölüm haberini ailesine verme görevini ona yüklerler. Dev söylenenin aksine dul eşine bu haberi veremez ve bunun yerine yüklü bir meblağ ile birlikte sanki hala yaşıyormuş gibi kocasının ağzından bir mektup gönderir. Kadın da bu mektuba mutlulukla cevap verir ve sık sık yazışmaya başlarlar. Bir süre her şey yolunda gider. Taa ki Mary Ann ve çocukları New York’a gelene kadar…

Magasin General serisinden tanıdığımız Jean-Louis Tripp’in önsözüyle başlıyor. Resimleri beğendim. Konu da hoşuma gitti. Okuma listeme ekledim.

İki albüm sürecek hikayenin ilk albümü Haziran 2017’de Fransızca olarak raflarda.

http://www.bdgest.com/preview-2190-BD-giant-giant-1-2.html

Zorglub Serisi - #1 - Z'nin Kızı



ZORGLUB SERİSİ
Albüm 1 - Z’nin Kızı
Yazar, Çizer: Jose-Luis Munuera
Dupuis / 62s / Haziran 2017
İlk kez Spiru dergisinde okuyucuyla buluşan Zorglub serisi ilk albümüne kavuşuyor. Projenin kaptanlığını hem yazar hem de çizer olarak Jose-Luis Munuera yapıyor. Munuera'yı burada tanıttığım Fraternity ÇRından hatırlıyoruz. Ayrıca yine burada tanıttığımız Irena adlı çizgiromandan bildiğimiz Jean-David Morvan ile birlikte Spiru maceraları da çizmişti.

Zorglub’un 16 yaşındaki kızı Zandra, erkek arkadaşı Andre ile sinemadan çıkarken Zorglub’un adamları tarafından kaçırılarak babasına götürülür. Babasıyla aralarında öylesine sert bir tartışma geçer ki, Zorglub yanlışlıkla bir düğmeye basar ve tüm bir şehri adaya çevirir. Bu arada Andre robotlardan kurtularak Zandra’yı aramaya başlar ve isyancı bir siyasi de istekleri kabul görmeyince üsse saldırır. Tüm bu karmaşanın ortasında Zandra kökenini öğrenecek ve bu hiç hoşuna gitmeyecektir.

Spiru-severlere duyurulur.

http://www.bdgest.com/preview-2191-BD-zorglub-la-fille-du-z.html

21 Mayıs 2017 Pazar

Çürük Çeviriler (2) - Onca Yoksulluk Varken


La Vie Devant Soi - Emile Ajar 
(Romain Gary)

Agora'nın bastığı Türkçe'yi okurken şüphelenince Fransızca aslıyla ilk sayfalarını mukayese ettim. Yanlış çeviriler var. Bozuk ifadeler çok. Bunun olayların çocuk ağzıyla aktarılmasıyla ilgisi yok. Çeviriyi öven pek çok kişi olmasına karşın kesinlikle katılmıyorum. Özensiz bir tercüme. Baştan savma bir editörlük. Aşağıda birkaç örnek bulabilirsiniz.




Agora Çevirisi
Size ilk ağızda söyleyebilirim ki, asansörsüz bir altıncı katta oturuyorduk ve bu durum bütün kilolarına karşılık yalnızca iki bacağı olan Madam Rosa için gerçek bir gündelik yaşam kaynağıydı; derdiyle kederiyle.

Aslı
La premiere chose que je peux vous dire c’est qu’on habitait au sixieme a pied et que pour Madame Rosa, avec tous ces kilos qu’elle portait sur elle et seulement deux jambes, c’etait une vraie source de vie quotidienne, avec tous les soucis et les peines.

Kendi çevirim
Size söyleyebileceğim ilk şey altıncı katta bir evde yaşadığımız ve iki bacağıyla taşımak zorunda olduğu onca kilosunun yanında göğüslemek zorunda olduğu tüm zorluklara ve acılara karşın Madam Rosa için bu evin yaşama tutunduğu yer olduğudur.


Agora Çevirisi
Madam Rosa'nın evinde güvence diye bir şey yoktu, yaşlı hastaya karşı kıldan inceydi boynumuz, parasızlık, tepemizdeki yetimhane; bir yaşam değildi bunlar bir köpek için.

Aslı
“Ches Madam Rosa il y avait pas la securite et on ne tenait tous qu’a un fil avec la vieille malade, sans argent et avec l’Assistance publique sur nos tetes et c’etait pas une vie pour un chien.”

AÇIKLAMA: Boynun kıldan ince olması anlamında bir söz yok. “Pamuk ipliğine bağlı olmak” gibi güzel bir deyim varken yararlanılmamış. Akla gelmemiş olması anlaşılabilir ama anlam da tamamen yanlış çevrilmiş.

Kendi Çevirim
Madam Rosa’nın yanında hiçbirimiz geleceğe güvenle bakamıyorduk ve parasızlık ya da yetimhaneye düşme tehdidi altındaki bizler için bu hasta ve yaşlı kadınla birlikteliğimiz bile pamuk ipliğine bağlı gibiydi. Köpeğimi böyle bir yaşama mahkum edemezdim.


S7
Agora Çevirisi
Veletlerin tümü bulaşıcıdır. Birine bir şey olmaya görsün,hemen ötekilere de oluverir.

Aslı
Les gosses sont tous tres contagieux. Quand il y en a un, c’est tout de suite les autres.

AÇIKLAMA: Anlamın yerle yeksan edildiği iki kısa ve basit cümle. Çocuklara bir şey olmasından bahsetmiyor.

Kendi Çevirim
Çocuk çocuğu çeker. Bir tanesinin olduğu yerde, hemen diğerleri bitiverir.

S12
Agora Çevirisi
Bu köpekle iyi bir belâ sardım başıma. Onu öylesine sevmeye koyuldum ki, olacak şey değil.

Aslı
Je me suis fait un vrai malheur avec ce chien. Je me suis mis a l’aimer comme c’est pas permis.

Kendi Çevirim
Bu köpek ile birlikte gerçek mutsuzluğu da tatmış oldum. Sanki yasak değilmiş gibi sevmeye kaptırdım kendimi.




S19
Agora Çevirisi
Polis olmayı tasarlıyordum kafamda, çünkü onların güvenlik kuvvetleri vardır.
Aslı
Je revais d’etre flic parce qu’ils ont la force de securite.

AÇIKLAMA: Momo daha önce de belirttiği gibi kendini güvende hissetmek istiyor. Pamuk ipliğine bağlı bir düzende güç bela yaşadığı hissi rahatsız ediyor çocuğu. Burada bunu anlatmaya çalışırken çeviri alakasız yerlere gidiyor.

Kendi Çevirim
Polis olmayı hayal ederdim çünkü güvenli bir yaşamı sağlayabilecek güçleri olduğunu düşünüyordum.

S24
Agora Çevirisi
Madam Rosa, Momo ve Müslüman olduğumdan kuşku duymuyordu kesinlikle.

Aslı
Madame Rosa etait sure et certaine que j’etais Mohammed et musulman.

AÇIKLAMA: Burada Muhammed ismine sansür uygulanmış. Birkaç cümle sonra Mösyö Hamil onu bırakanın Muhammed ismini verdiği için Müslüman olduğunu düşündüklerini yazıyor. Muhammed yine Momo olarak sansürlenmiş.

6 Nisan 2017 Perşembe

Marc-Antoine Mathieu - Hafıza Çıkmazı

LA MEMOIRE MORT (2000)
Senarist:              Marc-Antoine Mathieu
Çizer:                   Marc-Antoine Mathieu
Işık:                      Christel Colas

GİRİŞ
 “Bana kim  olduğumu sordun. Gerçekten de ben kimim? Sana cevap vereceğim ama önce size kim olduğunuzu söyleyeceğim. Neye dönüştüğünüzü anlatacağım. Yaşadıklarımızdan bahsetmem gerekiyor çünkü hepiniz neler olduğunu unutmuş gibisiniz. Hafızalarınızı tazelemek istiyorum. Belki beni anlamayacaksınız. Önemli değil. Ben sizden sonrakiler için anlatacağım. Zaten önemli olan hep onlardı.”

Tuhaf bir yapının tepesinde oturmuş bir adamın karşısındaki telsiz benzeri cihazdan çıkan bu sözlerin ardından, koca bir kentin ve içini dolduran insanların başına gelen felaketin hikayesi başlangıcından itibaren okuyucuya bir bir anlatılır.

Fransızca’da “La memoire mort” hafızanın ölmesi anlamına geldiği gibi, elektronik terminolojisinde ROM, yani bilgisayarların sabit hafızası anlamına da geliyor. Dolayısıyla yazar albümün isminde kelime oyunu yapmış (“pun”). Hem “hafızanın kaybedilişine” hem de “sabit bir elektronik hafızaya” işaret eden bir isim. Konuyla da birebir örtüşüyor zaten.

MARC-ANTOINE MATHIEU
Marc Antoine-Mathieu takip ettiğim ilk 5 ÇR sanatçısı içinde rahatlıkla sayabileceğim bir isim. Pek çok eserini okudum. Okumakla kalmadım üzerinde düşündüm.Bazen yeniden okudum. Çünkü okuyup kenara bırakılacak albümler değil bunlar. İlginç bir olay bulup öyküyü onun etrafında ilmek ilmek örmeyi seven bir yazar. Bazen bir resmin gizemi çözülmeye çalışılır, bazen gerçekle düş birbirine karışır, bazen bir rakamın içerdiği sırrın peşine düşülür. Bilmeceli bir anlatımı olduğu için hikayeleri merak duygusunu kışkırtarak sürükler insanı. Fakat bundan daha ötesi vardır hep. Katil kim diye merak ettirerek kendini okutan basit gizemlerden ibaret değildir konu. Hikayenin bütünü fikirler ve eleştirilerle dolup taşar. Felsefeyi temele koyup fantastikle normlardan uzaklaşarak yeni gerçeklerin çağrışımlarını davet eder. Okudukça kafanızda kendi hayatınızla veya çevrenizle ilgili eşleşmeler oluşur ve çevrenizi kuşatan “çıkmazların” farklı yüzleri sezilir. Konulara varoluşçu bir sorgulamayla yaklaşırken bunu havada bırakmadan somutlaştırarak verecek kadar ustadır. Protest’tir ama bunu akıllıca, içini doldurarak yapar. Kesinlikle sıradan işlere imza atmaz. Her işinde bir yaratıcılık bulunur. Bazen sonu sizi tatmin etmese de, sona gelene kadar verdikleri, sondan alacağınızı geçmiştir zaten. Bu albümde ise finalin beni tatmin ettiğini söyleyebilirim.

Bir başka sevdiğim sanatçı olan Chabouté gibi Marc-Antoine Mathieu de genelde siyah/beyaz çalışmayı sever. Chabouté daha duygusal ve sade eserlere imza atarken, Mathieu’de bulmacalar yaratma, ilginç ve detaylı bir atmosfer kurgulama gibi özellikler ağır basar. Bir Chabouté bir de Mathieu albümüne Larcenet’nin son dönemini de eklediğinizde  duygular ve düşünceler arasında koca bir gün geçirebilirim.  

KONU
Firmin Houffe isimli kadastro şefinin de içinde yaşadığı kentte her şey otomatiğe bağlanmıştır. Tüm işleri ROM adı verilen merkezi bilgisayar yürütür. Tüm yapılanları, davranışları, düşünceleri ve sözleri içinde depolamakta, tasnif ve analiz ederek gündelik yaşamın devamını sağlayacak kararları vermektedir. “Sonsuz” olarak tarif edilen kentte tüm binalar köşeli, tüm sokaklar dikinedir. İnsanların hepsine dağıtılan telsiz benzeri “karakutu”lar aracılığıyla seçimler de dahil tüm işler rahatça yürürken, artık düşünmeye ihtiyaç bırakmayan bir hayat oluşuvermiştir kendiliğinden. Bir gün kentin içinde nereden geldiği belli olmayan bir duvar belirir. Herkes şaşkındır. Her yapının bir diğerine benzemesi gibi her günün de bir öncekine benzediği, düşünmeye ihtiyaç kalmamış ortamda insanlar afallar. Ne olduğunu anlamaya çalışırlar. Derken yeni duvarlar belirmeye başlar şehrin içinde. Panik başlar, çare aranır. ROM’dan ilk kez aradıkları cevapları bulamayınca kendi başlarına en basit kararları almakta dahi zorlanırlar.Yeni duvarlar ortaya çıktıkça işler çığrından çıkar. Bu fiziksel çıkmazlar yetmiyormuş gibi insanlarda ilerleyen bir hafıza kaybı görülmeye başlanır. Salgın hastalık gibi yayılır ve herkesi etkiler. Zaman geçtikçe konuşmakta dahi zorlanmaya başlarlar. Hafızanın kaybolması dilin de unutulmasına sebep olur. İletişim tükenmeye başlar. Firmin Houffe’nin tüm çabalarına karşın kaçınılmaz son her gün biraz daha yaklaşmaktadır.


















İZLENİMLER
ROM denilen ve tüm kentin beynini teşkil eden merkezi bilgisayar, “Person of Interest” dizisini seyredenlerin aşina olduğu “Machine”in daha gelişmiş bir versiyonu olarak düşünülebilir. Buradaki fark, insanların hayatlarını kolaylaştırmak için bilerek ve isteyerek makinenin desteğine bağımlı hale gelmesi. Şehrin tepeden görüntüsü bile elektronik bir devre gibi gözüküyor. Mekanik bir işleyiş toplumun iliklerine kadar nüfuz etmiş durumda. İnsanlar bilginin iletiminden ibaret hale gelmiş, bilginin işlenmesi ise ROM’a bırakılır. Bende sağlam ve farklı bir tekno-insan eleştirisi izlenimi uyandıran albüm pek çok şey düşündürüyor. Aynı masada otururken birbirine değil de cep telefonlarına “gömülmeyi” tercih eden insanların trajedisini fantastik bir bakış açısıyla hikayeleştirirken merak uyandırıyor. Bu tarz hikayelerde sık rastlandığı gibi makinelerin insanları ele geçirmeye ya da yok etmeye çalışması söz konusu değil. Makine de diyalektiğin bir parçası sadece ve sanıldığı gibi “omnipotent” bir kudret değil. Hatta bir noktada mağdur. Mathieu günlük hayatımızda sık karşılaştığımız için etkisini yitirmiş bir eleştiriyi bambaşka bir forma sokarak yeniden ilginizi çekmeyi başarıyor .Üstelik bu sayede olayın daha önce aklınıza gelmeyen boyutlarını da fark edebiliyorsunuz.


« La sagesse a été remplacée par la connaissance. La connaissance a été remplacée par l’information.”

“Bilgeliğin yerini bilmek, bilmenin yerini ise ham bilgi almıştı”

Tüm bu olanlar bana diyabet mekanizmasını çağrıştırdığı için “infobetes“ diye birkelime uydurasım geldi. Neden? Hikayede bilginin fazla fazla yaygın ve erişilebilir olmasına karşın kullanılamaması, işlenememesi  diyabeti akla getiriyor. Bu hastalıkta da şeker bol ama hücreye alınıp kullanılamıyor. Fazla şeker dolaşımda devri daim yaptıkça bu sefer tüm sistemler üzerinde olumsuz sonuçları oluyor. Burada ise bilgi ortalıkta fır dönüyor ama kullanılamadıkça yapıcı değil yıkıcı bir etkiye yol açıyor insanlar üzerinde. Dört yanımızı saran şekerli ürünlerin reklamı gibi bu kentte de her yeri bilgiye daha kolay ulaşım vaad eden ilanlar ve reklamlar sarmış durumda. Oysa insanların bilgiyi işleyebilme yeteneği çoktan körelmiş. İnfobet çoktan sisteme yerleşmiş.

Şehrin kadastro işlerinde çalışan Houffe işinin tarifini “Üç boyutlu bir şehrin dümdüzmüş gibi planlarını çıkartmak” olarak yapıyor. Bu anlam çizgiromanın tamamını düşündüğünüzde insanları da içine alacak şekilde büyüyor. Boyutlarını ve hacmini kaybetmiş, “görev insanı” haline gelerek nesneleşmiş, derinliksiz bir toplum. Komuta zincirinden ibaret bir zihinsel faaliyet. Salt teknoloji hakimiyetiyle, insanlığın kadastrolaştırılarak dümdüz edilimesi ve basit ölçümlerden ibaret bir toplum haline gelişi.

Hikayenin başında ilk kez Houffe ile tanışacağımız sahnede içinde Houffe’nin de olduğu bir toplantıya tanık oluruz. Katılımcılar “şehrin ontolojisi” üzerine tartışırken değişik fikirler öne sürer. 

 “Pour ma part, je pense que si la ville est carree, plutot que ronde, c’est une vie d’esprit due a notre culture: Nous preferons sans doute la raison au sentiment, la matiere a l’esprit.”

Şehrin sınırsız yapısı gibi pek çok konu konuşulduktan sonra biri yukarıdaki cümleyle, şehrin daire temel alınarak değil de kareler  ya da dik doğrular baz alınarak inşasının aynı zamanda yaşayanların tercih ettiği kültürü de yansıtacağını belirtir ve kare tercihiyle mantığı duyguya, maddeyi  maneviyata tercih edeceklerini ekler. İşte hikayenin ya da sorunların temelini tespit eden bu cümle olur.Oysa tüm bu tartışmaları anlamsız ve işe yaramaz bulan Houffe bu esnada iskambilden ev yapmakla uğraşır. Houffe bu sahnede belki de tüm şehrin kaybettiği sorgulama yeteneğini temsil eder. Değerli konuları tartışmak yerine üflesen yıkılacak beyhudeliklerle zaman geçirmeyi tercih eden sözde bilgi çağı insanının bir modelidir adeta. Sonunda olanlara uyandığında “O zamanlar kendimde değildim” diyerek bu olaya da gönderme yapacaktır. Aslında tüm kent aynı neticenin pençesindedir. Bir karede evlerin duvarlarını kırarak merkezi bilgisayara gitmeye çalışan Houffe onca gürültüye rağmen gözünü önlerindeki televizyondan ayırmayan bir çiftle karşılaşır. Hipnotize olmuş gibidirler. Akıllara “A Requiem for a Dream” filmini getiren bu sahnede insanların kendi kendini yiyip bitirmesinin fotoğrafı okuyucuyla buluşur.



Hikayede kentin yaşam algısını değiştirmesi, farklı bir kültürel mimari geometriye geçişle temsil ediliyor. Yaşamımızı tutsak eden tüm yapıların köşeli olması, ana mimarisinin bir küboid olması bir rastlantı mıdır? Bir düşünün: televizyon, cep telefonu, kendimizi kapattığımız evler. Hepsi kutumsu bir geometriye sahip.  Kim Williams mimari ve geometri üzerine kitabında (The Well-rounded Architect) şunları söylüyor: “If shape plays an important role in a culture's cosmology, it is likely to play an important role in its architecture”. Son derece başarılı bir sistem eleştirisi olarak alınabilecek “Cube” filmine bu açıdan bakıldığında küboid geometrinin makineleşmeyle bağlantısına farklı bir bakış açısı elde edilebilir belki.

Teknolojiyi kullanmakla teknolojiye teslim olmak arasındaki farkın doğurabileceği felaketleri şiir gibi bir anlatımla gözler önüne seren bir albüm olarak değerlendirebilirim.

Albümün son sözü, yazının da son sözü olmayı hak ediyor bence:
“Sans langage, y-a-t-il une realité?”
(Dil olmasa, gerçek diye bir şey kalır mı?)



16 Şubat 2017 Perşembe

Le Perroquet - Espe (çizgiroman) (2017)

Le Perroquet (Papağan) - (Çizgiroman)
Senaryo:             Espe
Resimler:            Espe
Renkler:              Espe
2017 Şubat /Glenat

Annesinin psikolojik sorunları sebebiyle hayatı altüst olan bir çocuğun hikayesi.

Bastian 8 yaşında bir çocuk. Annesi ağır hasta. Sürekli kriz geçiriyor. Doktorlar şizofrenik bipolar olarak tanımlıyor. Sık sık hastaneye tedaviye gidiyor. Döndüğünde ise tepkisiz bir uyurgezere dönüştüğü için Bastian annesinin hastaneye gitmesine karşı. Sonunda çocuğun içinde bulunduğu realite o kadar dayanılmaz bir hal alıyor ki kurtuluşu hayal dünyasına kaçmakta buluyor. Birkaç gün önce seyrettiğim “A Monster Calls” filmiyle benzeşen bir hikayesi var. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Prenses Leia’mız Carrie Fisher’ın da bipolar bozukluktan çok çektiğini ekleyelim.


Senarist ve çizer Espe bu albümü kendi yaşadıklarından yola çıkarak ortaya çıkartmış. 

Bu tarz otobiyografik kurgu (autofiction) olarak adlandırılıyor. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...