Korku Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korku Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2025 Çarşamba

SİNEMA | "The Burrowers" Filmi | Western Korku


Bu sene seyrettiğim 2008 yapımı bir film, The Burrowers. 
Ötekileştirmeden ırkçılığa, ekolojiden etolojiye, haneye tecavüzden yol ayrımlarına pek çok tema içeren bir Western korku filmi diyebilirim. 

19yy sonu. Amerika'nın "vahşi batı" dediği topraklar. Wild west. Film çiftlik baskınıyla açılıyor, Bir aile katlediliyor diğeri kayıp. Kızılderilerin yaptığı düşünülüyor hemen ve çiftçiler bir grup askerle birlikte kaçırılanları kurtarmak için takibe başlıyor. Hikaye bu kurtarma yolculuğu ekseninde hareketli ve dehşetli bir yol filmi. 

Ön plandaki hikaye yanında, avladıklarını ne öldüren ne yaşatan, canlı canlı mezara sokan bir yaşam formu üzerinden siyasi, ekonomik ve toplumsal fikirler de uyandıran düşündürücü bir film. 

J. T. Petty'nin yazıp yönettiği filmin kahramanlıktan uzak sıradan ama gerçek karakterleri var. Metafora ya da alegoriye sığınmadan ön plandaki hikayeyle de ilginç olabilen bir film. Mekanın ağırlığının hissedildiği bir korku filmi The Burrowers. Jaws'da su ve köpekbalığının bütünleşmesine benzer şekilde çayırların, otların burrowers ile bütünleştiği bir film. Yani kapalı mekanlarıyla değil, uçsuz bucaksız arazileriyle korku atmosferini oluşturma becerisi gösteren bir film. Biyolojik dokuya sahip bir canavar sunması da çok önemli. Bu açıdan ekolojik farkındalık sunan bir film. Çevreci temaya da sahip. Western ve korkuyu ucuzlaşmadan bir arada kullanabilme hünerini gösteren bir film. Ekokorku denilen alt türün harika bir örneği aynı zamanda. 

Korku sinemasının zirvesi benim için "The Descent"tir (2005). Şaheser. Müthiş bir film, her fırsatta söylerim. Korkuyu falan bırak tam bir sinema klasiği. Neil Marshall’ın yazıp yönettiği 2005 tarihli the Descent. Özellikle günümüzde "elevated horror"daki pozculuğa ya da formülcülüğe bulaşmadan, ama filmi kan banyosuna da çevirmeden hikayesini anlatabilen kaliteli korku filmlerinin başında gelir. Burrowers da bir bakıma onun yolundan gidiyor. The Descent gibi başyapıt olamasa da özgün, başarılı bir örnek, özellikle de kendi türünde, western korku filmlerinde kaçırılmayacak bir pırlanta. 

Bu filmle ilgili 45 dakikalık bir "Özel Bakış" programı yaptım ve Youtube'a yükledim. Burada yazmaya üşendiğim pek çok ayrıntıyı orada konuştum, alttaki bağlantıdan ulaşılabilir.



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

"The Night Eats the World": Hasta Kalabalık

Sam isimli bir gencin kendisi uyurken patlak vermiş zombi istilasıyla karşılaşınca apartmanında tek başına yaşam mücadelesi.

Yönetmen Dominique Rocher. İlginç bir bilgi vereyim, buna benzer aynı tarihli bir başka film olan "Dans le Brume" ile pek çok benzerlikleri var  (çatılara kaçma mesela) ve fikir yine Rocher'ye aitmiş. Bu arada bence o daha iyi filmdi, bir ara bahsedeceğim. Sam rolündeki Anders Danielsen Lie ise, burada bahsettiğim siyasi-suspense tarzı Norveç dizisi “Nobel”den tanıdığım bir aktör.

“People hiding out in apartments”
Aksiyondan ziyade tek başına ve sınırlı alanda sürdürdüğü hayat üzerine odaklanılmış. Fakat ne “I am Legend”da köpeği Sam’le koca şehirde tek başına yaşayan Robert Neville’i ne de Lost’ta yeraltı istasyonunda 3 yıl tek başına nöbetçilik yapan Desmond Hume’u seyrederken ekrandan yansıyan yoğun yalnızlığı hissettirmedi. İçimden bir duygudaşlık dalgası yükselmedi nedense. Günümüzde yaşadığı dairenin sınırlarına sıkışmış insanla bir paralellik düşündürüyor ama dediğim gibi yetersiz kalıyor. Kan ve vahşet arayanlar zaten uzak dursun çünkü zombi istilası var belki ama filmin meselesi başka. 

Bazen yalnızlıktan zombileri bile özleyecek hale geliyor Sam. Bazen sokakta gördüğü bir kediyi evine alıp arkadaşlık edebilmek için hayatını tehlikeye atabiliyor. Anlayacağınız film boyunca zombilerden çok hasmane bir ortamda yalnızlığın altı çiziliyor. Aslında tüm zombi anlatılarında altta bu vardır ama genelde bol aksiyon ve vahşetle seyirci avlama yoluna giden filmciler ortaya birbirinin aynı işler çıkarttığı için olayın o tarafı ihmal edilir. Burada tam tersi aksiyon kısmı ihmal edilmiş bilinçli olarak.  


“Being on my own saved me”
Yalnız olduğu için ya da toplumdan farklı bir yerde olduğu için üzülürken, bu hali sayesinde hayatı kurtulan karakterlerin sayısı hem edebiyatta hem sinemada az değildir. Mesela çok sevdiğim “30 Days of Night” filminde kasaba dışında yalnız hayatını sürdüren Beau Brewer isimli adamın vampir istilasından paçayı kurtabildiğini hatırlarsınız.

Albert Camus’nün “L’etranger” romanından, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabına kadar klasik edebiyatta da toplumdan ayrı yaşayan insan örnekleri akla geliyor. Gerçek bir olayın bir gazeteci ağzından akıcı bir şekilde aktarıldığı “The Stranger in the Woods” kitabında ise meçhul bir sebeple yalnızlığı seçmiş biriyle tanışıyorduk. Yine sinemada “To Kill a Mockingbird” filminden Boo Radley karakteri unutulmaz bir başka isim. Tabii Boo Radley deyince şu acı gerçeği de hatırlıyoruz. Toplum her türlü melaneti önce kendisinin dışında yaşayan, öteki sayılanlarda arar. Dolayısıyla yalnızlığı seçen insanlar ne gariptir ki hep daha fazla suçlanır. Böyle de bir riski vardır. 


İşte bu filmdeki karakter de kendi kendine aynı şeyi söylüyor: “Being on my own saved me”. Doğru söze ne denir :)

Konu açılmışken biraz laflayalım. Yalnız kalmak, ya da iletişimini ciddi ölçüde sınırlamak psikologlar, yaşam koçları, kariyer danışmanları ya da psikiyatristlerce düzeltilmesi gereken bir araz olarak öne sürülse de, bazı insanlar için bunun bilinçli bir seçim olabileceği nedense es geçiliyor. Belki adam o yaşamı ideal görmüyor, istemiyor. Belki de onu ısrarla kalabalığa soktuğunuzda hem kendisine hem çevresindeki insanlara zarar vermiş olacaksınız. Belki o insanın verimi yalnızken zirve yapabiliyor. 


"La Nuit a Devoré le Monde"
Bazen düşünürüm, mutluluk deyince hep bir aile ya da arkadaş ortamında etrafına gülücükler saçan insan imajı geliyor akıllara. Ne kadar yanlış. Bunda sermaye sahiplerinin toplumları aileler ya da cemaatler halinde daha kolay kontrol edebileceği gerçeğinin de payı var doğal olarak. Anlayacağınız toplu yaşam pompalanıyor, uyduruk ortak değerler inşa edilmeye çalışılıyor. Ticaretin de işine geliyor çünkü az reklamla ürünlerin tanınırlığı enfeksiyon gibi insandan insana kolayca yayılabiliyor. Otobüste bile gördüğün telefondan pantolona, kitaptan çantaya yığınla ürün sarıyor etrafını. Oysa ormanda bir kulübede köpeğiyle yaşayan ya da köyde tarlasıyla ilgilenen bir adam niye faydası olmayacak zımbırtılara özensin ki. Niye cep telefonunu her sene bir üst modelle değiştirsin mesela? Bir gömlek ne kadar değişebilir ki her yıl? Niye pantolonun lekelendi diye kaldırıp atasın? İşin özü kendi yaşamını başkalarına göre ayarlamayan insanı kandırmak her açıdan daha zor.

Walkind Dead dizisinin ilk bölümünde böyle bir sahne vardı. Onu hatırlattı. 

Çevrenin iyi ya da kötü özellikleriyle insanda bir değişim, gelişim hatta dönüşüm gerçekleştirebileceği yadsınmamalı elbette, mutlaka ciddi katkıları olur, fakat bir noktadan sonra patolojik yönleri ağır basan bir çevreye ve ruh hastasına dönmüş, adeta zombileşmiş insan topluluklarına karışmamak ve uzak durmak daha faydalı olabilir. Ya da bazı insanların yalnızlığa yatkın bir kişiliği oluyor ve bunu zorladığınızda kötü sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Örnek kendim :) Dolayısıyla hele de insan gibi kompleks bir organizmayı tektipleştirmek ve tek bir doğru olduğunu iddia etmek art niyetten kaynaklanmıyorsa, ahmaklık gibi geliyor bana. Çocukluğumdan beri yalnız yaşamayı ve yalnız çalışmayı daha  çok seviyorum. Geldiğim noktada kendi açımdan bu konudaki son kararımı paylaşarak bitireyim:

”Keşke sağlıklı bir toplum olsaydı da bir parçası olsaydım, isterdim aslında, bazen hayal ettiğim bile oluyor, ama sokakları dolduranlara baktığımda düşüncem yıllardır değişmedi, iyi ki bu namussuzların arasına karışmamışım”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Temmuz 2019 Pazar

"The Witch: A New England Folktale" (Cadı)

On yedinci yüzyıl Amerika’sında bir ailenin toplum tarafından sürülünce ormanın kenarındaki kulübelerinde doğaya ve doğaüstüne karşı tek başlarına yaşam mücadelesi.

Yönetmen Robert Eggers. “The Lighthouse” diye 2019 yapımı yeni bir filmi seyredilecekler listemde. Anya-Taylor Joy (Split, Glass), Ralph Ineson (Game of Thrones, Harry Potter) gibi tanıdığım oyuncular var. Kate Dickie’den ayrıca bahsetmek istiyorum. İskoç aksanı ve sıradışı yüzüyle bana ilginç geldiği için takip ettiğim bir aktris. Ralph Ineson gibi Game of Thrones’da da vardı, Lysa Arryn rolünde. Wasted (2008) diye bir filmde uyuşturucu bağımlısı bir kadını oynuyordu ve çarpıcı gerçekçilikte bir filmdi. Outcast (2010) filminde kurtadam bir çocuğun annesi olarak izledim ama vasat bir işti. Burada da harika bir oyunculuk çıkarmış ve role çok yakışmış. Herkes iyi oynuyor zaten.

Film salt korkudan ziyade korku temasını da içeren psikolojik gerilim filmi gibi. Mark Gatiss’in tabiriyle folk horror öğelerini taşıyor. Özellikle 60lar ve 70ler İngiltere'sinde gündem olan bir film türü. Mesela ilk aklıma gelen örnek "Blood on Satan's Claw".

Witch filmi fikri, hikayesi ya da diyaloglarından ziyade atmosferiyle öne çıkan bir çalışma. Özellikle o dönemi çok etkileyici yansıtmış. Açılış sahnesinin ısrarcı fısıltıları, uygun ortam bulunca düşüncelerimizi esir eden kurban arayışını düşündürdü.  


Tabiat Dost mu Düşman mı?
Günümüzde tabiat güzellemeleri yoğunlaştı. Ağaçlar, hayvanlar ve bitkiler arasında yaşamak. Romantik ve yeşilci cümleler kurmak. Heidi iyimserliği. Kent yaşamını yerden yere vurmak. Ben de kaptırıyorum bazen. Haklı yönleri de yok değil bu yaklaşımın sağlıksız şehirlerin bunaltıcı sosyolojisinde. Hepsi iyi güzel ama unutmayalım ki bunlar doğanın sadece bir yüzünü yansıtıyor. Diğer yüzü öylesine karanlık ki. Gidin dağda 1 hafta tek başınıza yanınıza yemek, çadır falan da almadan kalın, zorluklarını da hissettirdiklerini de anlarsınız. Korkunç, acımasız ve sonsuz bir mücadele var tabiatta. Küçücük kalıyorsun içinde. Zaman zaman zavallı ve çaresiz hissediyorsun. Süslü yaşamların uzağında fiziksel ihtiyaçlarınla yüzleştiğinde ne olduğunu şaşırıyorsun.

Dolayısıyla insan kesinlikle tabiattan kopmamalı, her şeyden önce kendi iyiliği için ona saygı göstermeli derken, teknolojiye de sıkı sıkıya tutunmayı bırakmamalı diye düşünenlerdenim.


Bu noktada aklıma bir dahi geliyor. Bir ara Darwin'le ilgili okuyordum. Birkaç tane de belgeselini seyretmiştim. En etkileyici olanlarından biri “Türlerin Kökeni” kitabının yazılış sürecini anlatan “Darwins’s Struggle: The Evolution of the Origin of Species” idi. Belki buraya konuk ederiz ilerde. Burada Darwin’in kızı Anna’yı kaybettikten sonra tabiatın romantik çağrışımlarının altındaki gerçek yüzü hakkındaki sözleri alıntılanır:

Darwin talks about struggle for existence. Years after Annie’s death. He describes for us nature as it is and how nature really is. He refers to the smiling face of the nature. The green and pleasant land of England. Insects, birds, beauties. "We do not see" , he says, "beneath the surface". “It’s a continual state of war. Under the surface of nature the young are dying young, and the rest of the animal life struggles to survive.”Then he says that” the struggle for existence is like, he uses the old notebook figure, wedges being driven into the face. “

“Destruction inevitably falls either on the young or old, during each generation. The face of nature may be compared to a yielding surface with the thousand sharp wedges packed close together and driven inwards by incessant loads. “

Anlayacağınız filmdeki tabiat bizim bugün anladığımız manada bozulmamış bir saklı cennet değil. Sağ kalmanın pamuk ipliğine bağlı olduğu, alabildiğine acımasız bir ölüm kalım arenası.


The VVitch: A New-England Folktale (2015)
Toplumun dışında kalan insanın nasıl yabani bir dünyayla karşı karşıya olduğu çok iyi hissettiriliyor. Tüm imkansızlıklar ve çaresizlikler sinir törpüsüne dönüşüyor. Bugünün şehir insanının bunu anlaması epey zor. Böyle bir ortamda kendisine yardım edebilecek, yol gösterebilecek bir gücün varlığına inanmadan yaşamak imkansız. Yaşam koşulları o kadar sert ki umudu, suçu, kurtuluşu her şeyi doğaüstünde arayarak akıl sağlıklarını koruyabiliyorlar. İnsanın kendisinin ve sevdiklerinin en ufak bir yaşam güvencesi bir dayanağı olmayınca inançlar ağırlığını hissetiriyor, boşluk doluyor ve onların da nereye götürecekleri belli olmuyor. Hukuksuz bir psödo-kent ortamının, kendini medeniyet diye pazarlayan bir barbarlığın  "jungle" olarak nitelenmesi boşa değil.

Tekrar seyretmem herhalde ama farklı bir deneyimdi. Klasik kanlı, vahşetli, öcülü korku filmi sevenlere göre değil. İnsan psikolojisine ve en ilkel hallerine şiirimsi, masalsı, makyajsız, atmosferik, tarihi ve folklorik bir yaklaşım.

Bir sahnede baba gümüş kadehinin kaybolduğunu anlayan karısına götürüp sattığını söyleyemedi ve  konuyu değiştirmek için çocuğundan kutsal kitabı sesli okumasını istedi. Anlamak isteyene çok şeyler anlatıyordu ama o "cadılı ormandan" hala çıkamamış zavallıların fark ettiğini sanmam :)

“We must find some light in our darkness”
















Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

13 Haziran 2019 Perşembe

Ravenous (Yırtıcı) (1999)

Yönetmen Antonia Bird. Guy Pearce (Time Machine, Memento), Robery Carlyle (Carla’s Song, Riff-Raff), Jeffrey Jones (Howard the Duck, Ferris Bueller), David Arquette (Scream, Eight-legged Freaks), Jeremy Davies (Lost), Neal McDonough (Desperate Housewives) gibi tanıdığım çok oyuncu vardı.

1845 Meksika savaşı sonrası Yüzbaşı John Boyd’un (Guy Pearce) atandığı yeni sınır birliğinde yaşadığı korkunç olaylar anlatılmış.

Ön planda yamyamlık işlenmiş ama bunu biraz vampirizme yaklaştırmışlar. Nasıl? Alışılanın aksine yamyamlar ilkel ve iğrenç canlılar olarak resmedilmemiş, mesela başkalarını yiyince çok daha güçlü oluyorlar, yaraları olağanüstü şekilde iyileşiyor ve normal insan gibi geziyorlar. Amerika yerlilerinin “Wendigo” inanışıyla harmanlayarak daha da sinemaya uygun hale getirmişler. Yamyamlık + folk horror. Bunu yaparken de alttan alta savaş ve sağkalım üzerine göndermeler yapılmış.

Korku ve vahşet tonu benzer temayı işleyen Bone Tomahawk’ın (2015) altında. Daha ziyade vampir/kurtadam filmi tadı veriyor. Türün meraklılarını tatmin edebilir.

Geçen hafta Straw Dogs’u (1971) seyretmiştim. İki filmin finallerindeki ortak nokta ilginç bir rastlantı oldu :)













Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

30 Mart 2019 Cumartesi

Halloween (Cadılar Bayramı) (2007): Michael Myers

“Spiru” ya da “Red Kit” gibi çizgiromanların klasik sayılan sürekli bir ana serisi vardır ve bunlarda hikaye kendi içinde zaman ve mekan açısından belli bir akışa sahiptir, tutarlıdır. Tarz değişmez, aynı stilde farklı öyküler işlenir. Yeni sanatçılar devralsa bile benzer üslubun devam ettirilmesi beklenir. Bir de aynı ÇRların farklı sanatçıların elinden çıkan yan serileri vardır ki bunlarda ana seriden bağımsız olarak hem çizimler hem de senaryolar yeni yorumlar, açılımlar getirir. Seriye bir farklılık, yaratıcılık desteği sağlarlar, yeni nesilleri de cezbedebilecek yaklaşımlar denenir. Bu film de Halloween filmleri arasında farklı bir bakış açısı sunmayı deniyor. Yönetmen ve senarist Rob Zombie temel öğeleri alıp orjin öyküsü üzerinden yolunu bulmaya çalışsa da bana sorarsanız sinema dilindeki tanımıyla zayıf ve silik bir “reimagining” denemesinden öteye geçememiş.

Sinematografi iyi. Orijinal hikayenin yorumu basit ve sürprizsiz. Senaryo sıradan. Sanattan çok işçilik ürünü bir film. Özgün bir sahne, diyalog ya da karakter yok. Bu aralar epey gürültü koparan Michael Jackson’la ilgili “Leaving Neverland” belgeseli için gazetede “taciz kurbanından tacizciye” diye bir başlık vardı. Kötü aile ortamının şiddete yönlendirdiği çocuk klişesinin psikolojide yeri olsa da Michael Myers’a uyarlanınca "gizemli korkunçluğuna" zarar veriyor ve sıradanlaştırıyor. 

Filmin en hoşuma giden yanı gençken hayran hayran seyrettiğim Dee Wallace’ı (Critters, Kujo, Hills Have Eyes, ET, Howling) görmek oldu. Genç olacaktı ki bak nasıl canına okurdu Myers'ın, ne yaratıklarla başa çıkmıştı zamanında :) Yine oyunculardan Malcolm McDowell'ın (A Clockwork Orange) psikiyatrist rolüne Haluk Bilginer'den daha çok yakıştığını düşündüm, iyi bir senaryoyla daha da başarılı bir performans ortaya koyabilirdi.

Berbat Halloween devam filmleriyle kıyaslarsak (H2 dışında) Rob Zombie'nin denemesi çoğuna göre fena değil. Vasatın azıcık üstüne çıkabilen, basit bir kan banyosundan bir tık fazlasını sunabilen bir slasher. 

Ara sıra korku ve vahşet sineması iyidir, herkes durmadan içindeki çocuktan bahseder ama içimdeki canavarı kaybetmemek de önemli benim için :)

















Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...