22 Mart 2018 Perşembe

"Vadim O Kadar Yeşildi Ki" Filmi (1941)

How Green Was My Valley (1941)
Galler’deki bir madenci kasabasında yaşayan Morgan ailesinin hikayesi anlatılıyor. Richard Llewellyn’in çok satan ödüllü romanından (1939), John Ford tarafından filme uyarlandı (1941). John Ford’un 4 Oskar'ından biri de dahil olmak üzere 5 dalda Oskar aldı (1941 yılı en iyi film ödülü de bunlar arasında, üstelik Yurttaş Kane’i yenerek).     

“Vadim O Kadar Yeşildi Ki” harika bir film. Basit bir aşk hikayesinden ya da bildungsroman (büyüyüp olgunlaşma) hikayesinden çok daha fazlası. Mutlaka kitabı da okumalıyım dedirten bir uyarlama. Unutulmaz bir sinematografi. Enfes müzikler. Uzatmadan nokta atışlarıyla devam eden etkileyici bir film.

Oyunculuklar birinci sınıf. Özellikle anne ve baba rollerindeki Sara Allgood (En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oskar’ını aldı zaten) ve Donald Crisp hem drama hem de komedi sahnelerinde çok çok iyiydi. Biraz bizim Gülen Gözler'deki Yaşar Usta ve Nezaket hanım biraz da Neşeli Günler'deki Saadet ve Kazım ikilisinin Galli versiyonu gibiler. Walter Pidgeon’ı zaten Greer Garson ile çevirdiği filmlerden çok severdim (Mrs Miniver, Madam Curie, bilhassa da Scandal at Scourie). Maureen O ‘Hara herhalde Ford filmlerinin en güzel birkaç kadınından biridir. En genç haliyle ve iyi bir oyunculukla bu role de çok yakışmış. Küçük Huw rolündeki Roddy McDowell ise defalarca seyrettiğim, OST’sini hala dinlediğim, 80lerin kült vampir filmlerinden Fright Night filminin Peter Vincent’ı. Yani kadro müthiş

Film, sosyoekonomik dokusuyla Türk sinemasında Halit Refiğ’in yönettiği Gurbet Kuşları’nı hatırlattı. Herhalde bunun en büyük sebeplerinden birisi o filmin de uyarlandığı kitabı yazmış olan Orhan Kemal olsa gerek. İlk gençlik yıllarımda kitaplarının çoğunu okuduğum bu büyük Türk yazarının romanlarında sık rastlanan ana öğelerden biri ailelerin kötü şartlarda dağılıp savruluşları olmuştur. Mesela aklıma hemen Eskici Baba ve Oğulları geliyor. Yine Baba Evi vardı bu tarza yakın.   

Romanın yazarı Richard Llewellyn sık seyahat eden bir adammış. Savaş sonrası gazetecilik yapmış. Casus romanları da var.

Filmin müzikleri Galler dilinde nefis halk şarkıları ve ilahilerle dolu. OST’yi Andrew Newman hazırlamış. Zaten Ford filmlerinin çoğunda onun imzasını görürüz. Dokuz oskarlı rekortmen bir film müzikleri ustası. Wall-E gibi filmlerin müziklerini yapan Thomas Newman ise oğlu.

Aşağıdaki linkte filmde dinlediğimiz Galler ilahilerinden biri var.

Klasiklerimden biri. "Üzse de ümitlendiren üstün bir film..!"





NOTLAR
Film, Huw’un annesinin pazara giderken giydiği şala eşyalarını sarmasıyla açılıyor. Sırf bu ayrıntı bile ne kadar duygu yüklü, incelikli bir filmle karşılaştığımızın göstergesi. Artık orta yaşlarının sonuna gelmiş Ömrünü geçirdiği vadisine bir daha geri dönmemek üzere veda ederken düşündüklerini duyuyoruz:

 Huw Morgan: “And I’m going from my valley. This time I shall never return”

Bu girişten sonra Huw’un çocukluğu ve gençliği ekseninde ilerleyen film Morgan ailesinin hikayesini anlatıyor.

Huw Morgan: “Memory... Strange that the mind will forget so much of what only this moment has passed, and yet hold clear and bright the memory of what happened years ago; of men and women long since dead.

Yet who shally say what is real, what is not. Can I believe my friends all gone when their voices are still a glory in my ears. No! And I will stand to say no and no again. For they remain a living truth within my mind.

There is no fence nor hedge around time that is gone. You can go back and have what you like of it, if you can remember. So I can close my eyes on my valley as it is today, and it is gone, and I see it as it was when I was a boy. Green it was, and possessed of the plenty of the Earth. In all Wales, there was none so beautiful. Everything I ever learned as a small boy came from my father and I never found anything he ever told me to be wrong or worthless. The simple lessons he taught me are as sharp and clear in my mind as if I had heard them only yesterday. In those days, the black slag, the waste of the coal pits, had only begun to cover the sides of our hill. Not yet enough to mar the countryside, nor blacken the beauty of our village, for the colliery had only begun to poke its skinny black fingers through the green.”

Ne kadar nefis cümleler. Filmin anlatıcı sesi Huw’dan dinlediğimiz tekrar tekrar okunası bu sözler hikayenin tamamına hakim şiirsel ama akıl dolu, gözlem dolu, duygulu ama gerçekçi dokuyu pek mükemmel yansıtıyor. Yüksek sesle kaç kere okudum unuttum. Bir süre sonra filmin ötesine geçip kendi vadisinden görüntüler uçuşuyor insanın zihninde.Aile, çocukluk, gençlik. Neler neler…



Huw Morgan: “In those days, the black slag the waste of the coal pits, had only begun to cover the side of our hill. Not yet enough to marr the countryside”

Gittikçe yayılan bir kömür karasına karşın hala şarkılar eşliğinde eve gidiş. Keselene keselene yıkanma. Tüm güçlüklerine karşın aile saadeti. Kollektif mutluluk manzaralarının farklı bir karşılığı, bir çekiciliği var insan psikolojisinde. 

Huw Morgan: “My mother always started to eat last and finished first. My mother was the heart and father was the brain of our house”


Film boyunca Duygu/düşünce düalizmi evin anne ve babası üzerinden yürüyor. Bazen komik olaylara sebebiyet verip neşe kaynağı olurken, bazen biri bazen diğeri haklı. İki taraf da basit birer anne baba olmaktan öte filmin başrolünde bana sorarsanız. 

Kömür madeninde çalışan işçilerin gişenin önünde paralarını alırken yüzlerinde beliren mutluluğu, kapkara kömür lekeleri daha da belirgin hale getiriyordu. Düğün sonrası elele tutuşup kasabanın dans etmesi. Geleneksel Galler eğlenceleri. Temiz bir beraberlik dönemine vurgu yapan sahneler. Tıpkı ocaktan eve geliş gibi. Beraberliklerin de temizi kirlisi vardır maalesef. Her birlik beraberlik temiz değildir.


Bu 15 dakikalık bahtiyar görüntüler ardından madende ücretler azaltılır. Karanlıklaşan bir atmosfer kendini hissettirir. Sembolik olarak “tepedeki maden” hayatlarını zorlaştırmaya başlar. Hayat şarkılarla geçmez.

Oğullar: “This is only the beginning. Watch now. They’ll cut us again and still again. Until they have this (yemek çantası) as empty as their  promises”

Çocuklar sendikalaşalım deyince baba sosyalist saçmalığı der. Eski kafalıdır. Yanlış yere de olsa sadakat onun için önemlidir. Sözcü olduğu için yağmur altında çalıştırırlar babayı. Sonunda oğlanlar son derece nazik bir şekilde babalarına isyan eder. Otoritesini alenen sorgularlar.

Oğullar: “We are not questioning your authority sir. But if manners prevent us from speaking the truth, we will be without manners”

Nefis bir tespit. Gerekirse babaya da, devlete de, kanuna da isyan etmenin gerekebileceği işlenir bu sahneyle. Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ten öğrendiğim tabirle, insanın “hanif” sıfatının kulakları çınlatılır. Ne yazık ki günlük konuşmalarımızda hanif kelimesi hiç geçmez.

"If manners prevent us from speaking the truth, we will be without manners”


Grev başlar. 22 hafta sürer. İşçiler karşı olmasına karşın babayı suçlamaya başlar. Homurtulu dedikodular yükselir. Sonunda anne Beth Morgan yağmur altında kadın haliyle toplantılarına gidip günah keçisi arayan işçilerin hepsiyle yüzleşir ve bir konuşma yaparak canlarına okur. Annelik işte. 

Beth Morgan: I have come up here to tell you what I think of you all, because you are talking against my husband. You are a lot of cowards to go against him. He has done nothing against you and he never has and you know it well. How some of you, you smug-faced hypocrites, can sit in the same chapel with him I cannot tell. To say he is with the owners is not only nonsense but downright wickedness. There's one thing more I've got to say and it is this. If harm comes to my Gwilym, I will find out the men and I will kill them with my two hands. And this I will swear by God Almighty.

Fırtınada evlerine dönerken Huw ve annesi nehre düşer. Yarı donarlar.  Kurtarıldıktan sonra doktor uzun süre yataktan kalkamayacaklarını hatta Huw’un yürümesinin 1-2 seneyi bulabileceğini söyler.


"If harm comes to my Gwilym, I will find out the men and I will kill them with my two hands."

Annesi üst katta çocuk alt katta. Mahkumlar gibi sopalarla duvara vurarak konuşup dinlenirler. Mr. Gruffydd çocuğu ziyaret eder ve Treasure Island’ı hediye edip harika bir konuşma yapar.

Mr. Gruffydd: You've been lucky, Huw. Lucky to suffer and lucky to spend these weary months in bed. For so God has given you a chance to make the spirit within yourself. And as your father cleans his lamp to have good light, so keep clean your spirit... By prayer, Huw. And by prayer, I don't mean shouting, mumbling, and wallowing like a hog in religious sentiment. Prayer is only another name for good, clean, direct thinking. When you pray, think. Think well what you're saying. Make your thoughts into things that are solid. In that way, your prayer will have strength, and that strength will become a part of you, body, mind, and spirit.

Ne muhteşem bir tespit ve tanım bu! Ne kadar net ve temiz cümlelerle ifade edilmiş. Bakar mısınız…Dua dediğin tam da budur benim için de. Bu kadar harika bir dua tarifine başka bir yerde kolay kolay rastlayamazsınız. Yerlerde sürünerek, bağırıp çağırarak, domuz gibi iniltiler çıkararak, aptal aptal ezberleyip bilmeden tekrar ederek dua ettiğini sananlara nefis bir ders. Dua insanın kendisine ait olmalı bence. Fason dua olacağına inanmıyorum, en fazla ilahi olur. 



"Prayer is only another name for good, clean, direct thinking"

Madende tekrar lş başlar ama herkes alınmaz. Morgan ailesinin oğullarından ikisi de bunların arasındadır. İşsiz kalan iki oğul Amerika’ya gider. Herkes koroyu dinlerken iki kardeşin ekmek derdine sessizce vadiden ayrılışları yine uzaklaşan karaltılar şeklinde seyirciye verilir.

Filmdeki “Vadi”, biraz herkesin yaşadığı mahallesi, biraz da ülkesidir.

Kilisede cemaate teşhir ve habis bir suçlama. Dinin içine etmiş ruhban sınıflarının vicdansızlığı. Vicdansız din olur mu? Din dediğin kollektif bir vicdan değil midir zaten? Odun gibi insanın dini olabilir mi Allah aşkına! Kilisede kasabadan bir kadının aforoz edilmesine Angharad alenen tepki gösterir ve “Din bu değil!” diyerek kiliseyi terk eder. Ardından Mr. Gruffydd ile konuşmalarında birbirlerine besledikleri tertemiz hislere karşın geleceklerinin olmayacağı kendini belli eder:

Angharad: “How could u stand there and watch them! Cruel old men, groaning and nodding her to hurt more! That is not the word of God ‘Go thou and sin no more’ Jesus said”
Mr. Gruffydd: “U know ur Bible too well, life too little…”
Angharad: “I know Meillyn Lewis is no worse than I am”



Rahip tam bir zebevenk!


Maden sahibinin kibirli oğlu Angharad’ı beğenir ve tanışmak ister. Geleneklere göre babadan konuşmak için izin alınması gerekir. Bilhassa evin babasının harika oyunculuğu ile komik sahneler yaşanır.

Oğlan, burnu havalarda, kimseyi umursamayan bir tiptir. Angharad, Gruffydd’e sırılsıklam aşıktır. Son bir ümitle vaizle konuşur ama adam “Ben fakirim sana onun vereceklerini veremem ve kötü durumda olman beni mahveder” der. Doğrudur. İnsan kendi haline üzülmez ama sevdiğinin kötü şartlarda olması korkunç bir işkence olabilir.

Angharad maden sahibinin oğluyla evlenir. Düğünden sorna kiliseden çıkıp arabayla uzaklaşırlarken gerilerde bir yerlerde arkalarından bakan karaltı halindeki Gruffydd’in olduğu sahne arka arkaya yutkundurur seyredeni ve hafızanıza silinmemek üzere yerleşir.



Aileden okula ilk giden küçük Huw olur. Pislik bir kompleksli öğretmen vardır. Küçük görür, haksızlık yapar, sonunda sopa atar. Morgan ailesinin boksör arkadaşları gidip iyi bir ders verir sonunda, filmin komediye göz kırptığı ender sahnelerden birisidir.

Morgan’ların evli oğulları Ivor madende hayatını kaybeder. Karısı Bron yalnız kalır. Hala eşinin giysilerini sabah hazır edecek kadar özler eşini. Huw okulu iftiharla tamamlar. Üniversiteye gitsin ister babası ama ikna edemez. Israrla madeni (colliery) seçer ve ardından Bron’a gidip, “ben seninle kalayım, benim giysilerimi hazırla” der.

Felaketler bununla kalmz. Kalan iki abiyi de ücretleri yüksek olduğu için işten çıkarırlar.İki çocuğu daha toplanıp uzaklara iş aramaya giderken baba Morgan İncil’i okur. Son cümlesi “my cup runneth over” olur. Bardak taştı.




Çocukları gittikten sonra çocuk harita üzerinde abilerinin gittiği yeri tarif ederken geçen konuşma yine unutulmaz bir sahnedir:

Huw: One line to Owen and Gwil, down to Cape Town and Angharad, Over here to Canada and Ianto, and down here to Davy in New Zealand. And u are the star shining on them from this house all the way acros the continents and oceans.
Anne: “All the way? How far am I shining then if u can put it all on a little piece of paper?”
Baba:“Now a map it is my old beauty. A picture of the world to show u where they are.”
Anne: “I know where they are, without any old maps or scratches, or spiders or pencils. They are in the house…



"They are in the house…"

Angharad Cape Town’dan döner, hastadır, kendi evine gitmez. “Tepedeki” Evans konağında yaşar. Mutsuzdur. Huw ziyarete gider, tanıdıkların ne yaptığını anlatır. Sonunda Gruffydd’e gelir laf:

Huw: “He is still first up and last to bed”
Angharad: How is he Hew?”
Huw: “Not as he was”
Angharad: Is he ill?
Huw: Inside. In his eyes and in his voice. Like you.”

Mrs Nicholas, Evans konağının 37 yıllık hizmetçisidir. Sürekli bunu tekrarlar. Her ayak işini kendi yapmak ister. Angharad istemez. Kadın onur meselesi yapar. Vaizle aralarında ilişki olduğuna dair dedikodular yayar. Alt tabakalarda hakim haysiyetsizlik mutfaktaki dedikodu sahnesinde harika verilmiş. Maalesef fakir insanlar ya da ezilenler her zaman iyi insanlar olmayabilir. Fakirlerin çoğu da kahpe kalabalığın bir parçasıdır.  


Kasabada dedikodular yayıldıkça yayılır. Ailenin huzuru kalmaz.

Huw: “As the slag had spread over my valley, so now a blackness spread over the minds of its people. For the first time in my memory, our front door was shut tight in the daytime.

İşte nefis bir toplumsal değişim tespiti.

Kilisede kounyla ilgili toplantı düzenlenecektir. Baba tavır alır. Kiliseye gitmez.

Baba: “If they do this thing again, I will never set foot in the chapel again as long as I live!”

Huw ikisinin arasında hiçbir şey olmadığını söyler annesine. Annesi iyi bir hayat dersi verir.

Huw: “Ama ablam hiçbir şey yapamdı ki!”
Anne: “Nothing is enough for people who have minds like cesspools. I hope when u re grown Hew, their tongues will be slower to hurt”

Anne: “None of us will be there. But the disgrace will not stay away”



Kahpe kalabalık yine yapacağını yapmıştır. Huw toplantıya gider. Gruffydd son kez bir konuşma yapar ve cemaatin canına okur, tüm alçaklıklarını yüzlerine vurur. Unutulmaz bir konuşmadır bu. Filmin defalarca seyredilecek ana sahnelerinden birisidir:  

Gruffydd “I am leaving the valley with regret. Toward those who have helped me here, and who have let me help them. But for the rest of u, those of u who have only proved that I have wasted my tiem among u, I have only this to say. There is not one among uwho has had the courage to come to me and accuse me of wrongdoing. And yet, by any standard, if there has been a sin, I am the one who should be branded the sinner. Will anyone raise his voice here now to accuse me? No. U re cowards too, as well as hypocrites. But I dont blame u. The fault is mine as much as yours. The idle tongues, the poverty of mind which u have shown mean that I failed to reach most of u with the lesson I was given to teach. “


Sonra yürüyerek arka sıradaki Huw’un yanına gider ve şöyle der.

“Huw, I thought when I was a young man that I would conquer the world with truth. I thought I would lead an army greater than Alexander ever dreamed of, not to conquer nations, but to liberate mankind. With truth. With the golden sound of the Word. But only a few of them heard. Only a few of you understood.”

Kalabalığa döner, bağırarak:

“The rest of u put on black and sat in chapel. Why do u come here? Why do u dress ur hypecrisy in black and parade before ur God on Sunday? From Love? No. For u’ve shown ur hearts are too withered to receive the love of your divine father. I know why you have come - I have seen it in your faces Sunday after Sunday as I've stood here before you. Fear has brought you here. Horrible, superstitious fear. Fear of divine retribution a bolt of fire from the skies. The vengeance of the Lord and the justice of God. But you have forgotten the love of Jesus. You disregard His sacrifice. Death, fear, flames, horror and black clothes. Hold your meeting then, but know if you do this in the name of God and in the house of God, you blaspheme against Him and His Word.”




Dinin de içine etmiş, bulunduğu toplumu da batırmış yobazlıklar ve riyakarlıklar ancak bu kadar net dile getirilebilirdi. Sadece o maden kasabasının değil, sizin mahallenizin de kahpeliği anlatılır burada.

Gruffydd giderken köstekli saatini Huw’a verir  ve şunları söyler: “

Gruffydd: “No need for us to shake hands. We will live in the minds of each other”

Gruffydd: “Angharad’la vedalaşmaya gidersem, ondan ayrılma kuvvetini bulamam”

Tam bu sırada acil durum fabrika düdükleri çalmaya başlar. Herkes madene koşar. Kötü bir şeyler olmuştur.

“No need for us to shake hands. We will live in the minds of each other”

Madencilerin çoğu asansörlerle yukarı çıkartılır. Baba aralarında yoktur. Gruffydd ve Huw birkaç kişiyle aşağı iner. Angharad da madene koşar. Annesi ve Bron ile babasını bekler. Epik sahneler arka arkaya ekranda akar. Sonunda baba madenden cansız çıkartılırken aile üyelerinin yüzleri gösterilir. Huw’un sözleri duyulur:

Huw: “Men like my father cannot die. They are with me still, real in memory as they were in flesh, loving and beloved forever. How green was my valley then.”

Ardından bu sahnelere eşlik eden dokunaklı bir koro şarkısı ile birlikte ailenin filmin başından bu yana yaşadıkları hızlı bir geriye dönüş ile arka arkaya gösterilerek hikaye noktalanır.






 RESİMLER






















































































































































































































































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...