27 Nisan 2018 Cuma

Öykünün Şimdiki Zamanı (Semih Gümüş) (2007)

Kitap notlarına pek giremedim blogda. Arasıra bahsediyorum şimdilik. Bu da o aralardan biri olsun. Semih Gümüş’ten bir öykü derlemesi okudum. 25 çağdaş Türk yazardan 25 öykü. Semih Gümüş sık sık çeşitli seçkilere  imza atan bir edebiyat gönüllüsü. Yalnız bir ara “Editörler çok önemlidir, hatta yazarlardan bile” dediğini dinlemiştim kendi ağzından. Abartma hakkını kullandığını varsayıp şimdilik üzerinde durmayalım. Kitapları eleştirmekten ziyade düşündürdüklerinden bahsetmeyi seviyorum. Ama tutmayın beni, bodoslama bir eleştiri yapacağım. Kapağı hiç beğenmedim. Hatta o kadar beğenmedim ki burada kullanmak için 10 dakikada yeni kapak yaptım :) Görsellik özellikle çağımızda önemli, içerik ne kadar değerli olursa olsun hiç değilse kapağa özen gösterilmeli. 

Derlemedeki favorilerim  Aslangöz (Cemil Kavukçu), Hiçbiryer Barı (Kadri Öztopçu), İkinci Ada (Mehmet Zaman Saçlıoğlu), İkinci Ada (Mario Levi), Mikail’in Kalbi Durdu (Ayfer Tunç) ve Tahta Kuşlar (Aslı Erdoğan) oldu.

Okurken müzik dinlemeyi severim. Bu kitap için seçtiğim parçalardan biri "Rüzgar Uyursa". Refik Fersan bestesi ve Muhittin Kozanoğlu güftesi. İncesaz yorumuyla iyice güzelleşmiş. 2013 İncesaz albümü "Geçsin Günler"den. Solist, Dilek Türkan'dan sonra gruba katılan Ezgi Göker.  


Konuyu dağıtma konusundaki rakipsiz potansiyelimin farkında olduğum için hemen kitaba geçelim :) Kısa alıntılar ve minik yorumlarla çağdaş öykülerimiz. 

ÖYKÜLER
Tarzan (Mehmet Baydur)
Üç kişilik, bugünlerde “butik” diyebileceğimiz bir sirk kumpanyasına bakış. Hani Hokkabaz filmindeki gibi ama hayvanlısı :) Önce sandalye iskemle farkını düşündürüp sonra on metrelik bir mesafeyi gülünç olmadan yürümenizi imkansız kılan bir “çamur”dan bahseder. Bu çamurun ne olabileceğine dair Westworld dizisini tahlil eder gibi düşünebilir insan. Ben düşündüm. Sonuçlar bana kalsın.

Aslangöz (Cemil Kavukçu)
“Geberesice” denilen dede ve “Aslangöz” adı takılmış amcanın hazin bir geçmişin gölgesinde tık nefes, tek göz kalışları. Aynı takımda oynayan ama birbirine pas atmayan iki küskün. Affedilmez hatalardan erken emekli olur bazı ilişkiler.

“Amcamın varlığı evde bir tür yokluktu. Ama asıl yokluğunu, bir daha gelmemek üzere gidince anladık.”

Berlin’de Sis (Feride Çiçekoğlu)
Şehirle dertleşen bir kadın. Yalnızlık neler yaptırıyor insana. Aradığı insanı bir türlü bulamama paniği. “Yoksa her öyküye roman olur diye mi başlıyorum?” :) Zekice bir sorgulama. Evcil ruh ve evsiz ruh ayrımı.

Ruh İkizini Arar (Mahir Öztaş)

“Artık sesinde öfkeden çok bir boyun eğme vardı ve anlayamadığı gizli bir adaletin karanlıklarına batıyor, batıyordu.”

Atımla Ben (Hasan Özkılıç)
Yaylı atı ve yarış atı. Tabiatı zorlamamalı.

Hiçbiryer Barı (Kadri Öztopçu)
Bir Bukowski sahnesi.

“Nereye?” dedi barmen. Geidecek yerim yoktu. “Hiçbir yere” dedim. “Bilirim” dedi, “Güzel yerdir”.

Durmadan aynı barda kalıp sıkıldıkça “Ver elini Meksika” diyen izbandut karakteri ilginçti.
  
Hırça Mapası (Mehmet Günsür)
Hamsun’dan harika bir alıntıyla açılıyor. Kadına “Bir tane daha gülümser misin?”diyen bir adam barındırıyor. Adam bilemiyor ama, sevilmekle kabul edilmek arasında bir fark olduğunu seziyor. Hırça mapası ile tanışma.  

Stelyanos Hrisopulos Gemisi (Murathan Mungan)

 “Halkın kendisinden geçmeye çok ihtiyacı vardı. Kendisine katlanamıyordu çünkü”.

“Balon patlatma yarışmasında herkes birbirinin balonunu ve üzerindeki şiirin sözlerini patlatmaya çalışıyor Havaya binlerce boş söz saçılıyorç Kahkahalar yükseliyor. Herkes birbirinin suçluluğuyla yaşıyor.”

İkinci Ada (Mehmet Zaman Saçlıoğlu)
Fantastiğe göz kırpan esprili bir öykü.

 “Burası günün bu son treninin bugüne dek durduğunu hiç anımsamadığım bir ara istasyon olmalıydı.”

“Sonsuzluk duygusu veren şeyin, iki adım önümü görmemi engelleyen bu yoğun sis olması beni şaşırtmıştı”

İkinci Ada (Mario Levi)

“Birçok duygu belki de birçok eserde olduğu gibi ilk tasarlandığından çok farklı bir şekilde gün ışığına çıkacaktı.”

Azılı bir okul düşmanı olarak aşağıdaki paragrafı da önemsiyorum:

“Ben uzun yıllar o okulların birinde okumuş, o okulun, bizlere şöyle ya da böyle yutturulmak istenen her okul gibi uygarlığa açılan bir kapı olamadığını, birçok olumsuzluğu, gönlümce dolaşamamaları ve kendime yetememeleri yaşamaya mecbur bırakıldıktan sonra anlamış ya da daha doğru bir söyleyişle okulun önerdiği uygarlığın, hayalini bir zamanlar kurduğum uygarlıkla hiçbir ilgisi olmadığını ayrımsamış, sinemalaraysa belki de bu yüzden olur olmadık zamanlarda hep kaçmış, hep sığınmış ve ne yalan söyleyeyim, buradaki çağrıları okuldaki o konuşamamaların nedense en sağlam seçeneği saymıştım.”

Konuk (Faruk Ulay)

“İyi niyetimizin yağmalanmasına katlanmak zorunda kalmamızı kendimize yediremiyoruz.”

Ne çok hissederim bazen bunu.

Gece, Bir Otel Odasında (Özcan Karabulut)
“Üç pantolonlu çocuk” karakteri zihnimde büyüdü büyüdü büyüdü ve o kadar gürültülü bir hal aldı ki öykünün sesleri duyulmaz oldu. Tiksindim aynı sokakta yürüdüğüm insanlardan. Tiksindim pek çok şeyden.

Üç pantolonlu çocuk kim mi? Yazardan dinleyelim:

“Küçük bir erkek çocuk belirdi yanı başımızda. Kirli pasaklı, kapkara bakışlı o çocuk. Pantolonunu çıkarmaya başladı. Ardından bir, bir tane daha. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyorduk. Anlayacağımız, üç pantolonu üst üste giymişti. Amcalar pislik yapıyorlar, dedi. Evet, bana dedi, bunu herkes duydu. Gözleri gülümsüyordu sanki, çocukluğuna verdim. Kısa ama etkileyici hikâye, pisliğin her yerde olduğuna inandırmak için yeterliydi. Orada, sokak ortasında, hepimiz birer korkuluk gibi duruyorduk. Hayatınızın kararması için bir çocuğun ağlaması çoğu zaman yeterlidir. Amcaların pisliğinden kurtulurum umuduyla üç pantolon giyerek her defasında zaman kazanmaya çalışan küçük bir erkek çocuğunun çaresizliği karşısında ne yapabilirsiniz? Susarsınız, yalnızca susarsınız. Sustuk.”

Yatak (Hasan Ali Toptaş)

“Ciddi olmak hep yetişkinlere özgü zannedilir ama aslında onlarınki kurgulanmış bir ciddiyettir.”

Kalbiye’nin Gürültüsü (Hakan Şenocak)
Kalbiye hanımın öyküsü.  Yalnızlıktan, kanatsızlığa tutunmak.   

Mikail’in Kalbi Durdu (Ayfer Tunç)

“…gösterişli bir yabancılıktan fazlasıyla hoşlandığım için, bir türlü çıkıp gidemediğim, abartılı neşeleri samimi acılarla örülmüş bu karanlık insanların dünyasında kalmaz; gitmenin tam zamanı olduğu halde, tembelliğin tadında kendimi unutarak gidemediğim zamanların birinde, çekip giderdim.”

“…Borçlarını günü gününe ödeyen, güzel ve sağlam evlerde oturan, kendilerini çok düzgün bulan insanların hiçbir zaman anlayamayacakları gecelerin dünyasında…”

O Yaz Hepimiz Bitlendik (Müge İplikçi)

“Bekleme arzumu tüketiyordu”
“Manzara çok güzeldi çünkü çocuktuk”

Yaz Gecesi Gökyüzü (Barış Bıçakçı)
Kısa bir yol hikayesi.

“Yolculuk…” diyorum.
Mahir başını sallıyor. “İçimizdeki taşlar yerine oturuyor” diyor.

Yılankavi (İnan Çetin)

“Düğümler günbegün büyüyordu oysa.”

Kemik (Doğan Yarıcı)

“Bu mezarlıkta anlatılan çok hikaye var”

Tahta Kuşlar (Aslı Erdoğan)
Felicita Filiz ve “yarı kaçık veremli kadınlar kafilesinin “Amazon Ekspresiyle” unutulmaz bir gece yolculuğu.

“Korkunç geçmişinin anısı, varoluşunun kanıtı için gerekliydi ve ruhunda kutsal bir köşe edinmişti.”

 “Vida e bonita”

Gün Ortasında Arzu (Behçet Çelik)

“İçeri girerken –tahrif ettiğimiz kimliklerimizle– dalga geçerdik kendimizle. Az önce gazeteyle kaplanmış kitaplar değiş tokuş etmiş olduğumuzu anımsatırdık birbirimize. Birkaç adım sonra, sessizleşirdik. Yok, utanmazdık birbirimizden, birbirimize sığınırdık. Yıllar sonra, kocaman kahkahalarla andık o günleri. Büyümüştük –öyle sanmıştık. Geride kalmıştı bir dolu macera. Maceranın adı, tanımı değişmişti.”

Takma Bir Göz (Sibel K. Türker)

“Birkan kekikten nefret ediyor. Bunun daha on yaşlarındayken gittikleri babaannesinde kekikli pirzola kemirirken, kocasının hayatında bir başka kadın olduğunu ağlayarak haykıran ve akabinde babaanneden okkalı bir tokat yiyen annesiyle bir ilgisi vardır belki. Ancak şimdi konumuz bu değil.” 

İma Kılavuzu (Murat Yalçın)
Bu öykünün özellikle ismi çok hoşuma gitti. 

Aşkar (Sema Kaygusuz)

“Yüzüne dökülen tel tel güneşli gölgeler, kahve koyusu gözlerinin ışığıyla kaçak dövüşürken; o doğurmamışlık, o sormamışlık, o aklına ne geldiyse bilmemişlik diken diken olup kafasına saplanmaya başladı.” 

Pancar Vagonları (Faruk Duman)
Şeker fabrikalarının “katledildiği” günümüz siyasi ortamında bu fabrikaları ve çalışanlarını konu alan bir öykü.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...