Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2026 Salı

YAZI | Bin Ben Var Benden İçeri


Yabancı olmak, senden her şeyi bekleyebildikleri bir seçim özgürlüğü sağlıyor. 

Her ilişki ve ilişkiler yumağı kaçınılmaz olarak zamanla psikolojik ve belleksel bir birikim ve yapılaşma yaratıyor. Hem içeride hem dışarıda. Tortular birikiyor. Bilindiklik, beklentileri doğuruyor, besliyor. 

Oysa hakkında fikir oluşmamış ortamlarda daha önce sergilediğin davranış silsilesini bozmaktan çekinmeden hareket edebiliyorsun. Sıfır beklenti. Sıfır ön izlenim. İlk kararınla ya da verdiğin intibayla bozulmaya başlayacak olsa da bir yeniden başlama hali özlediğim. Tanışıklık arttıkça hakkındaki öngörüler artıyor ve bu da sende hayal kırıklığı yaratma ya da önceki davranışlarına aykırı olmama tedirginliği yaratıyor. Davranış geçmişin gelecek davranışlarını çaktırmadan dikte etmeye başlıyor acımasızca. Bazen farkına bile varmıyorsun. Kişiliğinin akıcılığı ve kıvraklığı azalıyor. Taşlaşıyorsun aslında yavaş yavaş. Bir kişiliğin, bir dizi davranış paterninin resmi temsilcisi gibi görülmeye başlanıyorsun. Manevra kabiliyetin elinden alınıyor bu şekilde. Çeşitlilik kategorilere sıkıştırılarak budanıyor aslında. Seçim yelpazen gittikçe daralıyor. Seçenekler gittikçe sınırlanıyorlar. Karton karakterlere dönüşüyorsun başkalarının öngördüğün beklentileriyle şekillendirdiği. 

Belli şartlarda yarattığın bir karakterin sınırları içine hapsoluyorsun gittikçe. Oysa şartlar sürekli değişiyor. Bilinç gürül gürül akıyor. Hayat hiçbir şeyi umursamıyor. Ama sen, farklı yörüngeleri özlerken takılıp kalıyorsun seçimlerinin geçmişine. Ortaklaştıkça kıstırılmış, kısırlaştırılmış bir geleceğe.

Ortama bilgi girişi oldukça, insanlar senin tepkilerini öngörebildikleri ölçüde güvenilirlik indeksini yükseltiyorlar. Bazen şartlar değişiyor ve sen de değişmek istiyorsun ama ayıplanıyor. İhanetle, dengesizlikle ve güvenilmezlikle suçlanıyorsun. Sanki ömrü boyunca ilk yazdığı karakteri devam ettirmek zorunda kalmış bir yazar gibi hissediyorsun bu çemberin içinde. Kalabalığı yırtmadan kendine ve evrene doğru yolculuğunu sürdüremeyeceğini anladıkça kederleniyor insan. Sıkıntı basıyor durup dururken. Sebepsizmiş gibi görünüyor bu hoşnutsuzluk, oysa sınırların daralıyor toplumda her adımda. Daralıyorsun, daraltıyorlar., darlıyorlar normal sayılanla. Hissediyorsun bu kalleş güvenilirlik indeksinin tuzaklaştığını. Kendine uzaklaştırıldığını.
 
Çaresiz, yola vuruyorsun kendini. benliğini benler içinde gezerek kuruyorsun, çürütülmüş benlerini kusuyorsun. Başka benler cennetleşiyor gözünde. Bir benden diğerine konaklıyorsun. Yapıyorsun bozuyorsun. Kuruyorsun yıkıyorsun. Kırmaktan korkmuyorsun. Şafakla birlikte yalnızlık doğuyor günlerine. Yalnızlık yeni benlere yer açıyor hasretle. Ben istasyonlarında gezip durmaya başlıyorsun bıkıp usanmadan. Toplum delilikle damgalıyor, sen aklın yasaklanan topraklarında keşiflere çıkıyorsun. 

Bilinmezliğe kaçarak yabancıların şüphelerinde yeni bir ben yaratıyorsun. Her gece kardan adam yapıp gündüz eriyişini seyrederek yaşıyorsun. Benden bene kaçarak hedef şaşırtırken zenginleşiyorsun. Benden bene koşarak onları, kendini yeniliyorsun. Benlerinle bendelikten kurtuluyorsun. Benlerinin sayısını arttırarak bensizleşiyorsun. Beklenmiyorsun. Benleşmiyorsun. Benzemiyorsun. 

Benliğine benlerle sahip çıkıyorsun. 

Not
"Bana beni gerek beni" şiiri bu yazı üzerinde çalışırken aklıma geliverdi.

10 Şubat 2026 Salı

Türkçe | Dilde Osmanlıcılık


Türkçe'yle ilgileniyorsanız denk geliyorsunuzdur. Dilimizi sevelim, koruyalım diyenlerin büyük çoğunluğu yeni öneriler getirmiyor. Sürekli Osmanlıca denilen Arapça ve Farsça özentisi bir yapay dilden kelimeler sokuşturmaya çalışıyorlar. O dilin çok zengin olduğunu göstermek için, kendi zamanının bile tüm fikir dünyasından kopuk, aynı şeyleri tekrarlayıp duran uyduruk beyitleri okuyorlar, mest olmuş bir edayla.

Bunların çoğu Türkçe öğretmeni, Türkolog, edebiyatçı, tarihçi ya da dini ilimler tayfasından, başka dillere hakim değiller. İnsanın, hele de bir alanda uzmanlaşmış insanın, en büyük körlüklerinden biri çözümü kendi bildiği alanla sınırlamasıdır. Sırtım ağrıyor diye hastaneye gitseniz, ortopedisyen ayrı, pratisyen ayrı, endokrinolog ayrı, göğüs hastalıkları uzmanı apayrı olasılıklar sıralar, analizler tedaviler önerir. Bu saydığım Türkçeciler de Türkçe'yi korumak ve geliştirmek deyince neredeyse bir refleks olarak Osmanlıca'yı öneriyorlar tedavi olarak. Büyük oranda yaptıkları bu. Araya birkaç tane farklı öneri sıkıştırmaları bu gerçeği değiştirmiyor. Gayet açık. Okuyoruz, dinliyoruz pek çok mecrada. 

Sanki Osmanlıca kelimelerin hepsini dilimize salsak, tıpkı önüne geleni ülkeye aldığımız gibi, dilin sorunları çözülecek. Türkçemiz kalkınacak. Böyle bir yaklaşım Türkçe'nin ne akut ne kronik hiçbir sorununa çare olamaz. Siyasi atmosferin ve halkın cehaletinin etkisiyle bu tiplere "Türkçe Dostu" gibi payeler verilse de, Türkçe can çekişmeye devam ediyor. Belli bir alandaki terminolojiyi bırak, en basit gündelik kelimelere bile karşılık üretemiyoruz. Zamanımızı anlayıp anlatacak bir dil olmaktan uzaklaşıyoruz, bu da yabancılaşma getiriyor. 

Başta söyledim. Türkçe bu tiplere terk edilemez. Ünvanları ya da mevkileri ne olursa olsun Türkçe'nin sağlıklı gelişimi için bu küflü kültürel külüstürlük dışlanmalıdır. Bu konuyla ilgili örnekleri başka paylaşımlarda ayrı başlıklar altında vereceğim, devam edeceğim yani. Burada amacım yanlış bir yaklaşımı en sade ve net haliyle kısaca ortaya koymak. Ayrıntısı zamanla gelecek.

Osmanlıca'dan aynen ya da değiştirerek alacağımız kelimeler de olacaktır elbette, tıpkı Osmanlı öncesinden, ön ya da ilk Türkçe'den (proto Türkçe) olduğu gibi. Fakat bunların yaptığı, çözümü Osmanlıca'ya sıkıştırmak. Dikkat edin verdikleri örneklere, önerilere. Ezici çoğunluğu Arapça, Farsça kökenli. Osmanlıca. Böyle olmaz. İngilizce özentiliğine karşı çıkarken beş beterini yapan Osmanlıca'yı övüp göklere çıkartmaları gülünç. O zaman hata yapılmış diyerek yarım ağızla Osmanlıca'nın gülünçlüğünü kabul ederken, şimdi de aynı hatayı yapmayalım diyorlar sıkıştırınca ama önerdikleri çözüm daha beteri. Yeni bir hata yapmamak için çözüm olarak sundukları eski hatayı tekrarlamak..!  Bilim ve teknoloji çağında Osmanlıca'ya sığınmak, kıtalararası nükleer başlıklı balistik füzelere karşı Osmanlı topunu övüp göklere çıkartmaktan farksız. İlle de bir dilden kelimeler alınacaksa, o zaman İngilizce'den alalım diyesi geliyor insanın bu aptallık karşısında, hiç değilse çağın dili, içerdiği kelime ve kavram sayısı da ortada.

Dolayısıyla bir dile katkı yapmanın en ideal yolu, benim de tercihim, hiçbir dile saplanıp kalmadan her olguya farklı yaklaşmaktır. Gerekirse Türkçe'nin farklı gelişim evrelerinden, gerekirse akraba Türkçelerden, gerekirse hiç komplekse kapılmadan yabancı dillerden almak. Ama en önemlisi de yeni kelimeler üretmek. Çağının düşüncelerini en doğru şekilde karşılayabilecek kelimeler. Dilin korunmasının anahtarı budur bence. Yeni kelimeler türetebilmek. Anlamlı, gerekli, düşünce dünyamıza yeni açılımlar getirebilen, yaşamı algılayışımızı ileri götüren kelimeler kavramlar. Bir dilin canlılığının en hayati göstergesidir yeni kelimeler. Bir dile verilebilecek en değerli hediye, gelişimine sunulabilecek en eşsiz katkıdır yeni kelimeler türetmek.

Yaratıcı Türkçe, değil mi. Dilde yaratıcılık. Halis yazarlar dillerinin var olan kelime çeşitliliğini kolay okunur şekilde sergilerken, yeni kavramlar da nakleder, hatta daha da iyisi icat eder. Gerektiği yerde kuralları esnetir, dilin canlılığını öldürecek katılıkları yumuşatır. Eski köye yeni adet getirmekle kalmaz, kentliliğin temellerini atar, geleceğe taşır adeta cümleleriyle.   

Bu Osmanlıcı dilciler kendi alanlarında ezberledikleri bilgilerle yetersiz kalıyor. Çoğunun aslında dile yeteneği yok, sadece ezberlerini tekrarlayarak dilcilik yapıyorlar, Türkçecilik oynuyorlar, kuralları dili kısıtlayacak şekilde yanlış uyguluyorlar. Dillerinde hep aynı gizli nakarat, aynı terane. Osmanlıca pek şahane. 

Oysa Türkçe'yi yükseltenler onu yeni kelimelerle zenginleştirenlerdir. Hele bir de Türkçe'ye yeni "kavramlar" katan evlatlarındansanız, kimsenin alkışına gerek duymazsınız. Onunla düşünüp konuşmak, hatta yazmak, size yeter de artar bile. 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

2 Aralık 2025 Salı

Başkaları Adına Utanamamak


Başkaları adına utanmak!
Böyle bir deyim var biliyorsunuz Türkçede.
Her gün defalarca  bu deyimi tekrarlatan bir ülkede yaşıyoruz zaten.
Yabancı dillerde de var, bize has değil. 
    Mesela İngilizce'de vicarious embarrassment/Spanish shame/empathic embarrassement, Almanca'da Fremdscham deniyormuş, 
Anlıyorum ne demek istendiğini 
Fakat yine de bana uymuyor bu deyimin anlamı. 
Bahsettiği durumları çok yaşıyorum ama ben karşımdaki adına utanmıyorum
Düşündüğümde saçma geliyor zaten
Başkası adına utanma hissim yok galiba.
Başkaları adına utanmak empatinin istismarı bence, aşırısı
Ya da yanlış bir ifade
Bende bir tiksinme ve/veya öfke hissi uyandırıyor bu tip davranışlar, sözler.
Evet, utanç duymuyorum başkası adına.
Hatta öfkeden çok tiksinme hissediyorum
Ardından uzaklaşma isteği
Böyle insanlarla en ufak bir iletişim bile iğrendiriyor beni 
Seslerini duymak bile
Bünyem kesinlikle reddediyor.
Ne kadar çıkarıma olsa da yapamıyorum. 
Tiksiniyorum.
Başkaları adına utanamıyorum.
Uzaklaşıyorum.
Mecburen
Hep uzaklaşıyorum.
Sadece uzaklarda yaşayabiliyorum.


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

15 Kasım 2025 Cumartesi

Yakıp Yıkacaksan, YOK OL GİT..!

Ülkelere, milletlere gereğinden fazla kıymet veriyoruz, hatta kutsallaştırıyoruz. Aslında onlar da bulundukları topraklarda geçici birer hükümetten başka bir şey değiller. İnsanın küçücük ömrüne büyük gelen süreleri, sadece insanlığın tarihinde bile okyanustaki damlacıklar gibi.

Bazen devlet olmayı hak etmeyecek noktaya gelebilir milletler ve başka milletlerin buyruğu altına girerler bir anda. Sadece askeri bir başarısızlık değildir devletlerin yıkılma sebebi. Hele modern çağda. Basit bir ekonomik yetersizlik de değildir. İnsan olmanın, çağdaşlığın, medeniyetin gereklerini yerine getirememekle ilgilidir bazı halkların çöküşleri. Tarih bunların örnekleriyle dolu. 

Ortalık ruh hastalarıyla dolup taşarken polislerin cinsel özgürlükten ya da çevreyi korumaktan yana barışçıl insanlara, savunmasız kadınlara gençlere şiddet uygulaması, tutuklaması caniliktir, barbarlıktır, Çöküş alametleridir. Adaleti ve yaşam hakkını savunan insanların suçlanması, itilip kakılması hatta hapse tıkılması, kahpeliktir, medeniyetsizliktir. Üç kuruşluk heriflere yönetici muamelesi yapılırken yetişmiş insanlarını düşman görmek sapkınlığın daniskasıdır. Ahlaksız ahlakçılıktır. Adaletsiz hukukçuluktur. 

Devletim deyip de yüzlerce yıldır en temel adaleti bile sağlayamıyorsan defolup gideceksin, yıkılıp gideceksin. Gerekirse başka devlet başka halk başka cemiyet başka rejim denenecek. Ama sen yerle bir edileceksin. Sorumlu olduğun tarihi, doğayı, ağacı, hayvanı, gölü, ırmağı, insanı muhafaza edemiyorsan, yaşatamıyorsan, tam tersine binbir bahaneyle katlediyorsan, devlet olmaya da hakkın yoktur, millet olmaya da, yıkılıp gideceksin boşuna ağlama. Gizli işgalcisindir bulunduğun coğrafyada. Düşmansındır yaşadığın topraklara cana canana tüm canlılara. Boşuna saklanma vatan millet laflarının arkasına! 

O toprak da o ağaçlar da o hayvanlar da senden daha yerli! Onlar hancı sen yolcusun. Toprağına, ağacına, hayvanına, suyuna iyi bakmayan bir millet, coğrafyasında halk değil ancak asalak olabilir. Bunları bıraktım, birbirine bile barbarca yaklaşan bir toplumu coğrafyasında barındırmazlar. 

Toprak bile tiksinir, dağlar arka arkaya silkinir, denizler suratına tükürür, köpüklenir. 

 Mesul olduğun canları değil, o canların mesut olmasını hiç değil, çaputlarını tartışıyorsan çarpıştırıyorsan yüzyıllardır, ot kadar faydan yokken bir de ölçüsüz zararlara sebep oluyorsan, kendi keyfin dışında hiçbir şeyi umursamıyorsan, küçük çıkarlarından ibaret bir mahluk haline geldiysen, önce paryalaşacak sonra paramparça olacaksın. Zırlama. Dünya senin keyif çatma mekanın değil. Dünya seni taşımak zorunda değil. Bu dünya sana kul köle değil. iki çaputa üç tekerlemeye cennet dağıtılan bir yer hiç değil. Kene gibi yapışma, yakışmadığın coğrafyana. 

 Hoş yapışsan da 

Paçavra gibi atılacağın günler yakında..!       


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Kasım 2025 Pazartesi

5G: Beşinci Nesil İletişim ve "Şerbetsiz" Türkçe


Bugünlerde pek sık gördüğümüz bir başlık. 5G’ye geçişimiz. Türkiye 5G'ye nihayet geçiyormuş! Ne demek bu? Kablosuz iletişim teknolojisinde 5. nesil teknolojiye geçtiğimiz anlamına geliyor. Yıl 2025.

5G daha hızlı ve pürüzsüz bir iletişim sağlıyormuş. Hakkı verilirse tabii ki. Altyapı gerekleri yerine getirilirse. Kablosuz iletişim protokolünün son kullanım versiyonu olan 5G kastediliyor. Fifth Generation yani beşinci neslin kısaltması.

5G'ye geçiyoruz naralarıyla dünyayı fethetmeye devam ediyor Türkiye. Siyasetçiler, memurlarımız yine bulmuşlar bir oyuncak, oynadıkları oyunu  pazarlıyorlar. Fantazilerden fantazi beğen anlat böbürlen, değil mi. 

TR’de dünyanın en pahalı ve en kalitesiz internet hizmetlerinden birinin verildiğini defalarca deneyimlemiş biri olarak en azından uzun süre hakkı verilerek yapılacağına inanmasam da konumuz bu değil zaten.

İşte tam da medyada 5G duyurularına programlarına boğulmuşken Youtube’da karşıma bir video çıktı. Bir reklam. Bir Baklava reklamı. Karaköy Güllüoğlu baklavalarının sahibi Nadir Güllü baklava konusunda artık kurumlaşmış bir firma olduklarının altını çiziyor. Ne ilgisi var şimdi diyeceksiniz. Karaköy Güllüoğlu Baklavalarının beşinci nesli olduğunu söylüyor reklamda. Ben bunu duyunca anında bir şimşek çaktı ve kablosuz iletişimdeki “Beşinci Nesil” cazgırlığıyla adamın beşinci nesil baklavacılığı ilişkilendi kafamda.

Mesele şu: TR gibi bir yerde beş nesil bir dükkanı, bir ustalığı  ayakta tutmak önemli bir başarı. Fakat esas dikkatimi çeken adamın Türkçesi oldu. Nasıl çirkin nasıl kırsal bir Türkçe. Kaba saba bir kelime yığını gibi. Sesin güzel olmaz, anlarım. Yurtdışında uzun yıllar yaşamışsındır, Türkçenin bozulmasını da anlarım. Farklı bir kentin ürünüdür, yerel ağzı kullanırsın tercih edersin, bu bile anlaşılabilir. Gazianteplilermiş zaten, Gaziantep Güllüoğlu baklavası dersin ona da tamam.

Ama hem Karaköy baklavası, baklavacısı diyeceksin, bunun altını özellikle çizeceksin, yani markanda İstanbul’u kullanacaksın, hem de böyle kaba saba bir Türkçe konuşacaksın. Olmaz. Adamı dinlerken Türkçenin canının acıtıldığını hissettim, Türkçeye üzüldüm resmen. Sen ne biçim İstanbullusun! Değilsen niye Karaköy'ün yani İstanbul'un adını kullanıyorsun, istismar ediyorsun markanda? 

Konuşurken mangalda kül bırakmıyor, beş nesildir devam ediyoruz, Osmanlıyız, İstanbul'dayız, Karaköy Güllüoğlu diye övünüyor, Türkçesinin İstanbul Türkçesi'yle alakası yok. Beş nesildir İstanbul Türkçesi öğrenemediniz mi? Hadi öğrenemediniz, çıkıp marifetmiş gibi bu kaba saba Türkçeyi sergilemekten niye utanmıyorsun? Ben yabancı bir kelimeyi bile yanlış telaffuz ettiğimi anladığımda utanç hissediyorum hala. Düzeltmeye çalışıyorum. Sen böyle Türkçe konuşurken niye utanmıyorsun?

Karaköy Güllüoğlu diyorsun, beşinci nesil  diyorsun, konuştuğun Türkçe bu! 150 yıldır sıradan, ortalama bir Türkçe öğrenemediniz mi?

Yemeye içmeye milletçe bayılıyoruz, ballandıra ballandıra övünüyoruz. Baklava bizimdir bizim kalacak diyoruz ama Türkçe kimsenin umurunda değil. Türkçeye yapılan eziyetleri kimse fark etmiyor bile. Umursamıyor. Niye kimse bunu konuşmuyor, eleştirmiyor? Baklavadan önce Türkçeye sahip çıkılması gerekmez mi? Zaten o bilinçte olduğunda iğneden ipliğe her şeyine sahip çıkarsın. Diline sahip çıkan yemeğine, teknolojisine, toprağına, kentine, hukukuna, doğasına da sahip çıkıyor zaten.

Bu arada ortalama bir Türkçeden, sıradan bir İstanbul Türkçesinden bahsediyorum, özel bir ustalıktan değil. Çok mu istediğimiz? O bile yok!

Beşinci nesilmiş.

İşte bizim beşinci neslimiz.

Ham Türkçesiyle gurur duyar gibi konuşup duranların, düzeltmeyenlerin alkışlandığı bir ülkeyiz. İstanbul Türkçesini konuşmamayı marifet sanan şark kafası.  

Beşinci neslinde bile anadilini iyi konuşamayanların, 5G teknolojisini küfrettikleri halklardan ithal etmek zorunda olmaları şaşırtıcı değil. Yerli milli diyorsanız önce doğru düzgün Türkçe konuşacaksınız. Hele de İstanbul'u kullanıyorsanız. Dilini bile kullanamayanlar mı teknoloji üretecek! 

Harika bir usta olabilirsin, bilemem, konu bu değil, ama Türkçe bu olmamalıydı beşinci nesilde, İstanbul'da. Kusura bakma. Ya İstanbul'u markanda kullanma ya da İstanbul Türkçesi konuş. Olmuyorsa marka yüzü olma hatasına düşme bari. Diline asgari özeni, saygıyı göstermeli insan. Hele de insanlara hitap ediyorsanız. Topluluklara konuşuyorsanız. Hata yapılır, hepimiz yapıyoruz ama böyle çiğ bir Türkçe konuşulmaz. İster baklavacı ol ister ayakkabıcı ister mühendis ister doktor. Bu "şerbetsiz" Türkçeyi" dinlemek zorunda değiliz. 

Osmanlı deyip duruyorsun, Vatan diyorsun bayrak diyorsun, hepsinin temeli olan Türkçenin canına okuyorsun. Türkçeden daha yerli ve milli değerimiz mi var? Ayıp değil mi? Kaç yaşında adamsın!

Güzel bir Türkçenin konuşulduğu yeni nesiller yetiştirdiğimizde teknolojinin çoğunu da dışarıdan almak zorunda kalmayacağımızı umarım hiç değilse 21. yüzyılda anlarız. Böyle yerli ve milli lafını ağzından düşürmeyip Türkçeyi bile doğru düzgün konuşamayanlara da tepki gösterelim. Hoş görmeyelim şunları artık, hor görelim! 

Son söz

Lezzet, yemek önemli tabii ki, çok ilgim olmasa da o da bir kültürdür, bir ustalıktır, zanaattır, değerdir.

Ama dilin tadını kaçırdınız mı, 

bende ağız tadı da kalmıyor. 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

18 Ekim 2025 Cumartesi

Empatik Portakal


Son yıllarda yeni bir akım peydahlandı.
İnsanları anlamaya çalışmak. 
Kendini onların yerine koymak.
Empati'den bahsediyorum. 
Moda sözcüklerden biri.
Sihirli bir kelime sanki.
Bana sorarsanız bu kavramın da cılkını çıkardılar. 
Belli durumlarda "anlayışlı olmak" olgunluk göstergesi.
Ama yerli yersiz sürekli karşımızdakileri anlamaya çalışmak bir süre sonra tepkiselliğimizi aşırı törpülüyor. Üstelik yorucu olmaya başlıyor. İnsanlardan tümden uzaklaştırabiliyor. 
Tamam tepkilerin bir düşünce süzgecinden geçirilmesinde genelde fayda var ama diyorum ya işin cılkını çıkardılar. Bazı durumlarda empati asil bir davranış ama pek çok durumda ayağa düşürülmüş olduğunu gözlemliyorum.
En basiti, görevini yapmayan insanlara empati göstermemeliyiz.
Tepki göstermeliyiz.
İşini iyi yapmamalarının mazeretini bile bize bulduruyorlar. 
İstismarlarına meşruiyet kazandıran yine biz oluyoruz. 
"Ay market görevlilerini de çok çalıştırıyorlar, ne yapsınlar dedikçe görevliler iyice azıtıyor.
Polisin kabalığını "Ay hırlısı hırsızıyla uğraşmak kolay mı" diyerek normalleştirdiğinde polis iyice azıtıyor
Çocukların arsızlığını "Ay çocuktur yapar, öğrenecek" diyerek geçiştirdiğinde çocuk iyice azıtıyor.
"Empatik insan" aslında "sorun çıkartmayan tip" oluyor.
Hep karşısındakine haklılık payı ikram eden bir cins.
Zorbaların, terbiyesizlerin en sevdiği insan tipini seri üretime sokmaya çalışıyor insanlık.
Empati yapalım efendim, Biraz empati
Çağımız empati çağı falan filan 
Efendim empati gösterin, empati yapın diye bilmiş bilmiş tavsiyeler.
Yaşam koçları, akademisyenler
Tepkisiz toplum yaratmanın bilimsel ve havalı bir jargonu haline gelmiş empati.
Çarpıtıldıkça çarpıtılmış, tanınmaz hale gelmiş
Yalandan bir empati.
İstismar edilen bir empati. 
Tekrar edeyim, görevini hakkıyla yerine getirmeyene empati gösterilmez. 
Empati, farklılıkları anlamak için değerlidir.
İstismarları, haksızlıkları, terbiyesizlikleri örtbas etmek, pas geçmek için değil.

Bence günümüzde empatikleştirmek tepkisizleştiriyor. 
"Ama onları da anlamak lazım" özlü sözüyle sürekli geri bastırıyorlar insanları. 
Ve bir süre sonra ileri gidemez hale geliyorsun. 
"Empatik portakal"a dönüşüyorsun. 
 
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

2 Ekim 2025 Perşembe

Yeni "Memleketim"


Memleketim şarkısını bilirsiniz. 
Bir Yahudi şarkısı aslında.
Türkçe söz yazmışlar üstüne.
Aranjman dediklerinden
Önce yüz vermese de ahalimiz
Kıbrıs Barış Harekatıyla tutuyor halk arasında.
Sonrasını biliyorsunuz
Adeta ikinci milli marşımız oldu yıllarca
Coştukça coştuğumuz bir şarkı. 

Güfte meşhur söz yazarı Fikret Şeneş'e ait. 
Başka başarılı işleri de var zaten.
Ayten Alpman da güzel söyler
Herkesin hakkını verelim önce.
Fakat dünya değişirken TR de değişiyor.
Ve bu şarkı en azından benim için gerçeği yansıtmıyor artık.

Yeni Türkiye dedikleri ülkenin benim memleketim olmadığını görüyorum.
Ortada memleket falan görmüyorum hatta. 
Binlerce olay bunu haykırıyor adeta.
"Yeni Türkiye"niz hakkındaki düşüncelerimi de
eski Türkiye için yazılmış sözler üzerine yazmak istedim.
Tıpkı sizin eski Türkiye'den çaldıklarınızla "Yeni Türkiye" uydurmanız gibi
ben de yeni bir memleketim uydurdum eskisinin üzerine.
Nazire işte.

YENİ "MEMLEKETİM" 
Hayvanına ağacına, çocuğuna kadınına, 
Binbir acı bedava her yanında
Her köşesi cehennemim, ezilir yanar içim
Bir kabustur benim memleketim

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

30 Eylül 2025 Salı

İhtişamla İtibar Olmaz


İtibar nedir konuşuyorlar.
İtimattır en güvenilmez ortamda.
İstidattır en çorak kültürlü topraklarda.
Feragattır sevdiklerin uğruna, adalet adına.

İhtişamla itibar olmaz, 
ihtimam lazım.
İnsanına, tabiatına, yaşama, sanata, akla, vicdana.
hatta inancına.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

24 Eylül 2025 Çarşamba

Gazze 2025: İslam İçin Sonun Başlangıcı

Gazze'de 2025'te olanları izliyorsunuz. Ayakta bina bırakılmadı. On binlerce ölü. Açlık ve gözyaşı. Zalimce bir saldırı. Bir yıkıntılar yığını. Taş üstünde taş bırakılmamış bir katliam alanı. Tabii bu yıkımın sadece binalar üzerindeki etkisi. En görünür hali. Silkelenip, sindirilip, silinip gönderilen bir halk var işin özünde. Hatalarından bağımsız olarak zulme uğrayan bir halk. 

Siz bölgesel bir trajedi olarak bakabilirsiniz. Ama İslamiyet'in gözler önünde canlı yayınlar eşliğinde çöküşü bu aslında. Tam olarak öyle. Her zaman olduğu gibi yanlış okuyorsunuz olan biteni. Müslümanların asla saygı duymadıkları ama işlerine geldiği için dillerinden düşürmedikleri insan haklarına, demokrasiye ve hukuka Batı da uymadığında ne kadar aciz kaldıklarının net resmidir Gazze 2025. Bitik bir kültürün yitik insanlarının içler acısı manzarasıdır. Geleceğin fragmanıdır. 

Kalleş İsrail! Kahrolası Yahudiler! diye sloganlar atmak en kolayı TR'de. Müslümanların alıştırıldığı da bu. Ben farklı düşünüyorum, evet Yahudi hükümet suçlu, halk da bu suça dolaylı yoldan ortak ama Esas suçlu Müslümanlar. Neden? Yüzyıllardır yaşama sırtını dönmüş bir topluluk Müslümanlar. Yaşamı reddeden bir kültürün ayakta kalması mümkün mü?  Bugün İsrail olur yarın başkası. Yaşamın daha fazla hakkını veren halklara karşı aciz kalması mukadder mevcut İslam kültürünün. Ne bilim ne sanat ne üretim ekonomisi ne eğitim ne estetik ne mimari ne insan hakları ne adalet. Tam bir putperestlik halini yaşayıp yaşatıyorlar Müslümanlar. Kendi hayali dünyalarında yaşamı boşa harcıyorlar, aksi düşünenleri yaşatmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu duruma rağmen bir de üstüne kendilerini dünyanın gerçek sahibi, diğer tüm insanları kafir yani düşman, temizlenmesi gereken zararlı ot  olarak gören bir kültür mevcut İslamiyet'in genelinde. Bugün İsrail’in yaptığını gücü olsa Allahu Ekber nidaları eşliğinde aynen yapmaktan çekinmez Müslüman kalabalıklar. Zamanında çok yaptılar hala da yapıyorlar fırsat olduğunda. Zaten İsrail’in şahin kanadında da benzer bir dincilik hakim ama onlar derslerini almış, bu dünyada da yapmaları gerekenleri öğrenmişler hiç değilse. Yoksa bir farkı yok dinciliğin Musevilik olsun, Hristiyanlık olsun, Müslümanlık olsun. Eski çağların barbarizminden günümüze ulaşmış deli saçması bir kültürün adam yerine konmadıkça öfke nöbetleri geçirmesinden başka bir şey değil pek çok dinci tepkisi. Evet, Müslüman ülkelerin refleksleri de bu aslında çoğunlukla. Neyinize saygı duysunlar sizin! Bütün kadınlar fahişe bütün Müslüman olmayan erkekler düşman. Saldırganlıktan ibaret bir kültür. Biraz güçlü olsalar yapmayacakları düşmanlık yok. Tarihleri ortada.

Bu delilikten kendini sıyırabilenler için bireysel bir kurtuluş olabilir ama kitleler için böyle bir ihtimal yok çünkü çoklaştıkça yobazlaşan bir kültür var karşımızda. 

Efendim gerçek İslam bu değil palavralarını bir kenara bırakalım artık. Yüzyıllardır gösterseydiniz gerçeğini. Toplumda nasıl görüyorsam benim için odur. Baştan aşağı cehalet. İslam'ın savunulacak tarafı yok. Kendi kendini bitirmiş, geçmişten ibaret geleceksiz bir kültür var karşımızda. Aksi doğruysa yüzyıllardır niye gerçekleşmedi? Etkisizleştikçe durmadan başkalarını suçlayıp mağdura yatmaya çalışan ama kendileri yaşama sırtını dönmüş bir yığının sonu da işte böyle yıkıntılar arasında oluyor. Sen sürekli yerinde sayar hatta geri gitmeye çalışırsan, ilerleyen birileri mutlaka seni oyun dışı bırakır eninde sonunda. Sana da mağduriyet nutukları atmak düşer bu acıklı tabloda.

Gazze'deki yıkıntılar İslam'ın yıkıntı halidir aslında.

Bu perişanlık İslam’ın perişanlığıdır, aldanma.

Tüm olan biten açık. Güçlü olan ayakta kalıyor yaşamda. Ezeli kural bu. Ve Batı yaşamı daha iyi değerlendirdiği için, daha doğru dürüst okuduğu için gücü, iktidarı elinde tutuyor. Canı istediğinde, çıkarı gerektirdiğinde haksızlık yapmaya çekinmiyor. Yüzyıllardır böyle. Güç kimdeyse kendi lehine kullanıyor. Ve güç ortaçağdaki barbar kalabalıklar değil artık. Bilim, teknoloji, sanat, güç bunlarla kazanılıyor kalabalıklarla değil. Doğunun saçma sapan inançlarla, geleneklerle geri kalmakta diretmesi de onların işine geliyor. Hatta aydınlanmadan yana olanlara karşı taraf oluyor Batı çıkarı gereği.

Müslüman halkların gidebileceği tek nokta Gazze 2025. Bugün olmazsa 20 yıl sonra, 200 yıl sonra. İslam'ın götüreceği tek yer Gazze 2025. Nihai durak Gazze 2025 Müslümanlar için. Batı'nın ya da başkalarının insafında ne kadar yaşarsanız ömrünüz o kadar işte. İster kabul edin ister etmeyin. Tablo ortada yüzyıllardır. Batı'nın izin verdiği yere kadar, işbirlikçiliğiniz kadar sağ kalsanız bile eninde sonunda Gazze 2025’i yaşayacaksınız, yaşatacaklar.

Olacaklar belli. Ortak geleceğiniz Gazze. Seçim sizin.

Ya bu "deli gömleğinden" kurtulacaksınız, ya dünya sizden kurtulacak. 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

20 Eylül 2025 Cumartesi

Türkü sevmem...


Gençken etkilere daha açık oluyor insan. 
Hem iyisine hem kötüsüne, her şey gibi. 

Ben de sol ortamlardaki türkü övücülüğünü dinler, türkülere şans verir ama hiç sevemezdim. Bakın sevemezdim diyorum çünkü kendimi zorlardım.
  
Tarihi olaylara, duygulara, yaşanmışlıklara şahitlik etme kısmı yani sözleri ayrı tutuyorum, onların bir kısmı değerli tabii ki ama müzikal olarak bana hitap etmiyordu türkü dedikleri şarkılar. Tüm iyi niyetimle kendimi zorlamama karşın bir duygu akışı gerçekleşmiyordu. Sevdiğim şarkılara müziklere yaklaşamıyordu bile, öyle ki müzik dünyası türküden ibaret olsa herhalde müziğe ilgim olmazdı.  

Sadece yabancı müziklerden bahsetmiyorum. 
Ne Erol Evgin ne Cem Karaca ne Zülfü Livaneli şarkılarının da yanına yaklaşamazdı türküler. Evet, onlar Anadolu'yu, türkülerini övüyorlardı ama yaptıkları müziği dinleyen çoğunluk Batılı insanlardı. 
Tuhaf bir çelişkidir bu.
Olay iyidir kötüdür meselesi değil, bana göre olmamasından bahsediyorum

Tek tük sevdiğim türküler oluyordu ama onların da çoğunun Rumeli türküleri olduğunu öğrendim sonradan, fark kendini hemen belli ediyordu. 
Evet, Rumeli türkülerini seviyordum aslında ama onlar çok öne çıkarılmazdı, burada türkü derken bahsettiğim kara Anadolu'sunun türküleri. 
Hiç bana göre olmadı bunlar.    
Mesela dikkat ettiniz mi bilmem türkü barlarda Rumeli türküsü çalınması çok nadirdir zaten.
Nerden biliyorsun derseniz öncelikle soruyorum insanlara.
Ayrıca kapıdan bangır bangır yayılan müziklerde hiç Rumeli türküsüne denk gelmedim.  

Yıllar geçtikçe bunu kabullendim, çok doğal olduğunu anladım. Gençken kendimi Anadolu türkülerini sevmeye zorlamam, saf ve komik bir davranış gibi gözüktü.

Bunu halkından uzaklaşmak ya da halktan kopmak olarak yorumlayanlara sadece gülüyorum. Ben Anadolulu değilim ki onlardan kopayım ya da uzaklaşayım. Zaten bambaşka bir halkın, kültürün evladıyım ben. Benzer bir dili konuşmak benzer bir kültüre sahip olmayı gerektirmiyor. Kültürleriyle asla yaşayamayacağım, yaşamak istemeyeceğim halkların türkülerini de sevmememin ne kadar doğal olduğunu anladım yıllar sonra.

Aslında böyle düşünen insanların sayısının az olmadığını da gördüm yaşadıkça.
Ama dile getirilmiyordu. 
İşte bu dile getirilmeyenler, gün geldi, başa geldi...

Yaşamımın son yıllarında düşündüklerimi paylaşmaya kararlıyım.
Her konuda
Bu da onlardan biriydi. 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

18 Eylül 2025 Perşembe

Son Sözü Söyleme İnadı


İnsanlarda oldum olası gözlemlediğim bir adet var. Tartışmalarda son sözü söyleme telaşı içindeler. Çırpınıyorlar bunun için. Hatta yırtınıyorlar. Hele kavgaya yürüyen bir tartışmaysa son sözü söylemek vazgeçilmez bir gereksinim, bir kırmızı çizgi haline geliyor. Şöyle okkalı bir son sözü sesini iyice yükselterek kim söylerse tüm tartışmanın da galibi o olacak zannediliyor sanki. Anlamsız bir velvele bana göre. Sen zaten kısa ve öz olarak düşünceni söylediysen, anlayan anlamıştır, anlamayan da anlamayacaktır. Kendini parçalamaya ne gerek var. Karşındakine ya da etrafındakilere hakkını savunduğunu mu göstereceksin? Elalemin de çok umurundaydı hangi tartışmada kimin son sözü söylediği. Mühim olan nedir biliyor musunuz? Fikrini, görüşünü, savunduğunu sade ve net olarak ifade etmek. Aslında her alanda böyle. Bir fikir yazısında da, değerlendirme yazısında da, makalede de, öyküde de, şiirde de. Bir bütünlük içinde sadelikten şaşmamak. Fikri yeteri kadar cümleyle aktarıp susmak. Uzatmamak gereksizce. 
ve unutmamak şu basit çıkarımı:

Son sözü söylemeye çalışanlar, ilk sözlerine güvenmeyenlerdir.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Eylül 2025 Pazartesi

Ne Olanlar Ne Ölenler Umurlarında Değil..!


Ortalık felaketten geçilmiyor. İrili ufaklı facialarla ölüyoruz durmadan. Tüm kanallarda içimiz kan ağlıyor söyleminin türevleri.  Sebep fark etmiyor. Pisi pisine ölen askerler, polisler, itfaiyeciler, kurtarmacılar, işçiler, çocuklar... Ardından TV'lerde üzgün pozlarda sunucular, konuklar. Devletin zaten umurunda değil. Orası ayrı bir dünya. Devlet paralel ülke olmuş artık TR'de. Milletin sorunlarıyla ilgilenmeye tenezzül bile etmiyorlar. Büyük projeler peşinde onlar, meşgul edilmek bile istemiyorlar ülkedeki felaketlerle. Gerekirse milletsiz bile bu devlet ayakta kalır kafasında bir delilik yaşıyorlar.   

Sokakları geziyorum. Hiç TV'lerde yansıtıldığı gibi bir durum yok. İnsanlar ya artık milli bir değersizliğimiz haline gelmiş öfkelerini etrafa saçıyor ya gezmelerine, eğlenmelerine devam ediyor. Koşturmacalar aynı. Umursamazlıklar aynı. Terbiyesizlikler aynı. Yani kimsenin umurunda falan değil sürekli tekrarlayan facialar. Kimse yasta falan değil. Uydurmayın. Artık birlik beraberlik söyleminin ikiyüzlülüğü fena halde ifşa olmuş durumda. Herkes kendi canını kurtarma derdinde. Mümkünse herkes kendi keyfinin derdinde. Güvenilecek bir kurum kalmayınca sağkalım siyaseti iktidarda. Herkes kendine. Bu millet böyle. Gerçek bu. Kültürümüzün bir parçası yok yere ölüp gitmek. Başkasının ölümü ancak sevindiriyor bizi. Neden mi? Başkasına isabet ettiği için barbarlığın şarapneli. 

İnsana bu kadar umursamaz olan millet başka ülkelere üzülür mü? Umurunda olmaz. Vitrin yapar sadece bir kaç sembol seçip Gazze gibi. Böyle bir güruh hayvanına acır mı! Nehrine yaylasına denizine kumsalına ormanına üzülür mü! Tabii ki hayır. Akşam ne yiyeceğinin derdinde kalabalıklar.

Ne olanlar ne de ölenler kimsenin umurunda değil. 

Tekrar ediyorum.
Halkın arasından sesleniyorum.
Olanları bırak
Ölenler bile kimsenin umurunda değil. 
Ne insan ne hayvan ne orman
Şehitler de buna dahil..! 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Ağustos 2025 Salı

Kürtle de Arapla da kardeş falan değilim


Kısa olacak çünkü uzatılacak bir yanı yok. 
Türklerin bile çoğuna mesafeliyken,
Kürtle de Arapla da kardeş falan değilim.
Kendi sülaleniz adına konuşun.

Bir ülkede herkes adil bir hukuk önünde eşit olmalı. 
Ötesi hamasettir.
Kendi ailenizi bağlar.

Tek aidiyetim doğaya, uygar dünyaya ve Türkiye'nin asil azınlığınadır.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

24 Ağustos 2025 Pazar

Halimiz patates, ahlakımız malı götürmek..!

"The Potato Eaters" (De Aardappeleters) - Vincent van Gogh (1885)

Özellikle siyasetçilerde ama gazetecisinden televizyoncusuna edebiyatçısından düşünürüne büyük çoğunlukta gözlemlediğim bir davranış var. Halkı kutsamak. Halkı yalandan kutsamak aslında. Oy icabı. Hükümet beceriksiz ya da kötü niyetli, devleti de ele geçirmiş, halkımız buna bir çare bulacakmış. Halkımıza güveniyorlarmış. Bu halk yapılan zalimlikleri görüyormuş. Halkın tokadı geliyormuş falan filan. Baştan aşağı yanlış bir tespit. Züğürt tesellisi bir nevi. 20 seneyi geçti bu halk değil miydi bunları tepemize çıkaran?  
 
Geçenlerde bir habere rastladım. 2025 yazında Amasyalı bir çiftçi, tüccar düşük fiyat verdiği için protesto olarak 8 ton patatesini kent meydanında dağıtıyor. 8 ton patates 8 dakikada bedavaya gidiyor kapış kapış. İnsanlar gelip çuval çuval götürüyor.

Herkes "işte ekonominin geldiği nokta". "Memleketi bitirdiler" falan diyor, tamam da teşhisi doğru koymak lazım. Bunlar olmasaydı başkası eninde sonunda bitirecekti zaten çünkü halk doğuruyor bu canavarların hepsini. Bu halkın kültürü hayat veriyor yaşanan tüm zalimliklere ve bu zehirli atmosfere. 

Habere dönelim. Farklı bir açıdan bakalım. Yahu o kadar insan gelip kent meydanında patatesleri götürüyor. Bildiğin sırtlayıp götürüyorlar. Ama kimse de düşünmüyor, adamın bir çuval patatesini alıyoruz, paramız olduğu kadar bir şeyler bırakalım, hiç değilse o da daha az mağdur olsun. Yok. Herkes "malı götürmenin" peşinde. Hedefe kilitlenmişler, gözleri başka hiçbir şeyi görmez olmuş. Kim bunlar? Halkımız. Coğrafya neresi? Anadolu. Aziz Anadolu.

Hiç paran yoktur, tamam, olabilir, ama bu kadar insan bir çuval patates için bir kilo patates parası da mı veremiyordu. Belki adam cinnet geçirdi ürününü dağıtıyor, belki ailesine kızdı, belki bankaya kızdı. Düşünürsün değil mi? Belki pişman olacak sonra. Bu kadar patates alıyorum, hiç değilse biraz olsun karşılığını vereyim diye düşünen niye yok. Kapanın elinde kalıyor batan geminin malları ya. Bir çeşit yağma. Bir tekme de onlar vuruyor. İşin gerçeği bu. İnsanımız bu. Halk bu. Anadolu bu. 

Alternatif bir senaryo yazalım. Çiftçimiz tüccarın aç gözlülüğüne de devletin plansızlığına da tepki olarak patatesini bedava sattığında halk makul bir bedelle bu patatesleri almış olsa bundan sonra tüccarlar da devlet de bundan bir ders çıkarabilirdi. Halk da aracısız daha ucuza patates yemiş olurdu. Oysa bu manzaradan sonra tüm çiftçilerde malını ücretsiz dağıtma korkusu büyümüş oldu. Belki "halka düşmek" diye bir tabir peydahlandı hatta. 

İktidar yanlısı medya haberini zaten yapmaz, siyasetçilere sorulursa da şov yapmış der geçerler. Muhalif medya ekonominin berbat haline örnek gösterir, halkımızı ne hale getirdiler diye anlatır. Oysa bu olay esas toplumun ne halde olduğunu gösteriyor bence. Halkın ahlakını gösteren bir durum bu. Çok net gösteriyor hem de. Aynı zamanda halkın adalet anlayışını da ortaya koyuyor. Düşene vur adaleti bu. 

Tepedekilerde kasa kasa dolar
Diptekilere düşen sadece patates, çuval çuval
Ama kültürel doku aynı.

Aşağıdakiler yukarıdakiler
Yok birbirlerinden çok bir farkları
İşte bunu görmeden, bunun üzerine gitmeden iflah olmayız biz.
Böyle halka böyle devlet. 
Denklem bu kadar basit. 
Bugün ak olur yarın pak. 

TR'de hedeflenmesi gereken halkın iktidarı değil, halka rağmen halkı düşünecek olan asil azınlığın iktidarıdır. 
Ülkenin yetişmiş insanlarını alanlarında söz sahibi yapmak olmalıdır amaç.
Kalabalıkların disiplinli bir yaşama zorlanması olmalı hedef. Hukukun net çizgilerle çizdiği bir disiplin.  
Önce yurdunu, insanını düşünerek çalışan bir anlayışın iyi niyetli ve namuslu idaresine ihtiyacımız var. 

Ha siz sürekli halka bırakırsanız,
Bu halk her şeyin en doğrusunu bilir çok şükür falan diye popülizmin dibine vurursanız:

Üçüncü sınıf taşra siyasetçilerinin cazgırlıklarıyla geçer gider ömürler, yitip gider yeni nesiller. Ortada ne memleket kalır, ne de tek bir insani değer.
 
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

16 Ağustos 2025 Cumartesi

"Memento Mori" ve "Vanitas Vanitatum"

Arnold Böcklin "Death Playing the Fiddle"

Bir anne kedi ikinci göbek çocukları karnında geldi evde doğurdu. Daha bir öncekileri bırakmamıştım. Yine 3 tane çocuk. Aslında dört taneydi ama biri ölü doğdu. Kenara ayırdım gözünü açamadan göçüp giden bebeği. Bir gün unutmuşum evde. Belki de unutmak istedim. İkinci gün torbayı açınca kurtlanmış bedeniyle karşılaştım. Hayata gözlerini açamadan kurtçukların içine kurulduğu bir minik cansız beden. Ötesi var mı? Her şey bu kadar işte. Memento Mori. 

Yırtmışım sizin havanızı da cakanızı da bre insanlar!
Kurtçuklarını bekleyen bedenleriz işte, hepsi o kadar..! 

Yaşam ne kadar kırılgan. Ve acımasız. Bana göre en azından. Yoksa kendi içinde bir devasa ilişkisi var her şeyin. Dönüşüp duran madde. Yaşam ve ölüm. İnsanın hayatı hikayeleştirerek çıldırmak yerine kaybolmayı seçmesi. Anlaşılabilir. Bazen din bazen şiir. Anlam arayışları. Ölümün de ölümsüzlüğün de çekilmez ağırlığı.  

Ölümü unutmamak. 
kendini bilmek aslında.
Her şeyi bilemeyeceğini bilmek. Kabullenmek. 
Hayatın kırılganlığını hissetmesi lazım insanın.
Kendi kırılganlığını. 
Cevapsızlıklar. Çaresizlikler. Acizlikler
Evet, hayatın geçiciliğini hissetmek lazım. 
Oysa her şeyi çözmüş gibi kalabalıklar 
Burada tanımlanmış makbul insanı gerçekleştirmek.
Öbür dünyada da cennetler hazır. 
Oldu da bitti maşallah.
Yazlık kışlık yapmış insan rahatlığı.

Yaşamak ölmüş, hayattan saklanırken bunlar.
Şu sokaktaki insanlara bakın, nasıl da zavallılar. 
Her an bir beyin kanaması geçirip toprağın altında böcek yuvası olabileceklerini bilmiyor gibi bir kibir. 
Malıyla makamıyla güzelliğiyle gösterişiyle övünen, övülmek için çabalayan zavallılar
Hayata gözlerini açamadan minnacık bedeni kurtçuk yuvası olmuş bir kedi bebeği
Unutamamak bazı sahneleri. Hafızanın laneti mi?

Hissettiklerim, fikirlerim ve yeteneklerim
sadece bunlardan ibaretim
Devasa bir boşluk gerisi, içine doğduğum
Daralttıkça daraltırken bizi, "vanitas vanitatum"

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Türkiye'nin Asil Azınlığı: Mehveş Dolay

"La Strada Entra Nella Casa" (The Street Enters the House) Umberto Boccioni

Geçenlerde yazlık bir yerde balkondayım. Herkes akşam yemeğini balkonda yiyor. Bahsettiğim insanların çoğu da yaşını başını almış, emekli tipler. Ülkenin nispeten uygar sayılan kesimi. Genç çok az. Yahu nasıl bir gürültü çıkarıyorlar inanamazsınız! Bağıra çağıra saçma sapan şeyler söyleyenler, çat! çut! tabak çanak sesleri… abuk sabuk televizyon programlarından yükselen bağrışmalar, müzik dedikleri anlamsız bağırtılar ya da ucuz ritimler, telefonda bağıra bağıra konuşmalar, plastik sandalyelerin ikide bir daaaart! diye çekilmelerini saymıyorum bile. Ben karşımdaki insanın ne dediğini duymakta zorlanıyordum, o derece! Bir şey çalışmak mümkün değil. Balkonda yüzünü okşayacak bir esintinin tadını çıkartmak falan imkansız.  Gece ilerleyen saatlere kadar azalıp çoğalarak devam etti milletin balkon keyfi. Benim açımdan gürültü bombardımanı oldu. Sığınacak yer aradım, bir süre sonra kulaklıklarıma kaçtım. Bu sefer de yanındakilere ayıp oluyor. Pencereyi kapıyı kapatsan sıcak bunaltıyor. Yine sıkışmışlık hissi. Yine kaçacak bir yer aramak zorunda kalış. Eğlence ve keyif anlayışımızın acınacak seviyelerde olduğunu çok sık gözlemliyorum. İlkel toplum derken o kadar çok örneği var ki. Her yaş için böyle. Al gencini vur yaşlısına. Bu halkın yaşatmayan bir yaşam kültürü var. Büyük zalimlikleri bırak gündelik hayatı bile korku filmi gibi. Düşünmeye fırsat vermiyor, her anı gürültüye boğuyor.  

Niye hala buradayım ben? 

Çok sevdiğim bir şarkı geliyor aklıma.

"Kaçsam bırakıp"

Türkçe'ye yakın olmak istememin de bir payı olmalı mutlaka, mecburiyetler yanında.

***

Mehveş Dolay.

İzmirli bir öğretmen. Müzik öğretmeni. Aynı zamanda bestekar. 

En sevdiğim Türk şarkılarından biri ona ait. 

"Kaçsam bırakıp, yollara gitsem"

Hakkında fazla bilgi bulmak da mümkün değil. 

Yeğeni Ekin Duru'nun 2022'de yazdığına göre 1899 doğumlu. Kendi sözleriyle aktarıyorum teyzesiyle ilgili verdiği bilgilerden bir kısmını, aşağıda kaynağı vererek:

"Türkiye’deki ilk kadın ilkokul müfettişi olarak yıllarca İzmir’in çevresindeki tüm dağ ve bayırları dolaşarak köy okullarını teftiş etti. Eğitimde kum havuzlarından yararlanarak coğrafya derslerine, rondolar yazıp besteleyerek müzik derslerine hayat verdi. Çok güzel ut çalardı. Yukarıdaki eserini 20-25 yaşlarında yapıyor. Columbia Plak Şirketinde kaydettiriyor. Beste ilk kez Deniz Kızı Eftalya tarafından plağa okunuyor. Besteci olarak plakta bir erkek ismi kullanıyor, zira o dönemde bir kadının bestekar olması söz konusu değil. Daha sonra Önder Focan ve Ümit Yazıcı asıl bestekarın Mehveş Dolay olduğunu doğruluyorlar. Bunun dışında 60 kadar bestesi olduğu sanılıyor ama hiçbiri gün ışığına çıkamadı. Söylediğine göre bunları kaydettiği defteri bir öğretmen arkadaşına vermiş ve o defter bir daha kendisine geri dönmemiş.

"Annem ve babam ben 4,5 yaşındayken boşandılar ve annem benimle birlikte teyzemin Ankara Saman Pazarındaki evine geldi. Boşanma davası sürerken teyzem soğuk kış günlerinde örtünmem için kendi kürkünü bozdurup battaniye yaptırmış. O battaniyeyi uzun yıllar kullandım.

Hayatını mesleğine ve sokak hayvanlarına adadı ve hiç evlenmedi. Evimiz hasta ve sakat kedi ve köpeklerle dolup taştı. “Hayvanlar insanlardan çok daha sadık” derdi. 1976 yılında 77 yaşındayken vefat etti."

Yeğeninin cümleleriyle bu harika şarkının bestecisi güftecisi kadın.

Mehveş Dolay.

Açık açık yazıp konuşunca tepki çekiyorsun:

"Asil Azınlık dediğin kimler? Amacın nedir, söyle!"

"Ermeni misin? Yahudi misin? Rus musun? Gavurdan dönme..!"

Oysa Türkiye'nin asil azınlığı tam da budur işte.

Köylüsü, kentlisi, akademisyeni, zengini, devletlisi, dinlisi, dinsizi değil.

Bahsettiğim insanların alışılan kıstaslarla tanınmaları mümkün değil.

Mehveş Dolay.

Dağ bayır köy okullarını gezen bir öğretmen. 

Bir yandan da harika bestelere imza atıyor.

Yetmiyor, sokak hayvanlarına adıyor ömrünü. 

İşte "asil azınlık" budur Türkiye'de.

Bize en çok lazım olan ama soyunu tüketmek için yapmadığımız kalmayan insanlar. 

Her türlü eziyetin reva görüldüğü gerçek değerlerimiz.

Türk kültürünün ulu çınarları.

Dünya kültür mirasına katkı yapabilecek yetenekli, vicdanlı kıymetlerimiz.

Kovaladığınız, yaftaladığınız, yağmaladığınız insanlarımız.

Kadın, erkek, genç, yaşlı, zengin, fakir...

Din, ırk, siyaset ya da şehir  

geçiniz bu kıytırık kriterleri. 

Asil azınlık Mehveş Dolay gibi insanlardır. 

Cumhuriyetin, Atatürk cumhuriyetinin temel direkleridir bu insanlar.

Ne CHP, ne devlet, ne halk, ne hükümet, ne asker, ne polis, ne akademi.

1923 Türk devriminin sadık evlatları bu insanlardır. 

Tek bir şarkı 

ama etrafta duyduğumuz gürültülerin hepsine bedel.

Tek bir insan

ama gürültücü kalabalığın binlercesine bedel!

Mehveş Dolay.

Türkiye'nin asil azınlığı.

Onca gürültüyü kafamdan söküp atan yine bir Türk şarkısı.

Sizi bilmem ama ben bu şarkıyı dinlerken bir sevgiliyi değil, daha farklı şeyleri düşünüyorum. 

Kızıltoprağı mesela. Kalamış'ı. Kadıköy'ü. İstanbul'u. Cumhuriyeti. Kayıplarımı. Belki de kayıplarımızı.

Sahibinin mezarında bekleyen bir köpeğe benzetiyorum bazen kendimi. 

"Kaçsam bırakıp..."

Genç olsam bırakırdım

bıraktım da

ama belli bir yaştan sonra

aynı değil her şey

Bazen düşünürüm

Bir noktadan sonra

İhtiyacın olan yerde olmak mı?

yoksa

İhtiyacı olan yerde kalmak mı?

işte bütün mesele

belki de...


***

“Kaçsam bırakıp, senden uzak yollara gitsem.
Kalbim yanıyor, ismini her kimden işitsem.
Derdimle ufuklarda sönen güneş gibi bitsem.
Kalbim yanıyor, ismini her kimden işitsem.

Gönlüm o kadar aşkınla yanmış ki ezelden,
Bir lahza unutmak seni bak gelmiyor elden.
N’olurdu ölüm zehrini içseydim ezelden.
Kalbim yanıyor, ismini her kimden işitsem.”

Kaynaklar:

https://fethiyedays.com/bilinmeyen-bir-besteci-mehves-dolay/

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Temmuz 2025 Cumartesi

Yapay Zeka'dan Değil, Yapay Beka'dan Korkun..!


Son yıllarda revaçta olan bir tartışma, hatta tehdit konusu var. Yapay zeka. Artificial Intelligence. Bilgisayarlar kontrolü ele geçirecek, makineler insanı dünyadan silecek falan. Filmler, diziler, kitaplar, makaleler. Genelde karamsar bir bakış açısıyla tartışılıyor. Sansasyona kaydıkça seyirci topluyor bu tartışmalar. Makinelerin gelişmesi ileride işi nereye götürebilir, insanlığın sonunu getirir mi tartışmaya değer bir konu, başka bir yazıda fikirlerimi ben de paylaşmak isterim. Ama çok daha yakın, çok daha güncel ve çok daha zararlı bir tehditten bahsetmek istiyorum ben. Evet, yapay zeka abartıldığı kadar olmasa da riskleriyle beraber geliyor ama yapay beka tüm olumsuzluklarını bugün hissettiğimiz çok daha somut ve güncel bir tehdit aslında. Üstelik getirisi de yok. Yapay Beka.    

Nedir bu Yapay Beka?
Devletlerin yaşamsal diye sundukları ve halklarına dayattıkları uygulamaların icraatların vazgeçilmez gerekçesi yapay beka. Çıkar çevrelerine yaranmak için aldıkları tüm kararları beka sorunu olarak sunuyorlar, oysa ortada beka sorunu falan yok. En azından onların yaptıklarıyla beka sorununun bir ilgisi yok. Bak bunu yapmazsak vatan elden gider, şunu yapmazsak din elden gider, bunu yapmazsak ekonomi çöker. Biz olmazsak ülke biter. Palavralarının gerekçesi hep aynı. Beka. Benim deyişimle yapay beka.  

Hemen yerel bir örnek vereyim. AKP örgütü 2023 seçimlerinde ne dedi? "Biz düşersek Gazze düşer" diyordu meydanlarda. Neticede AKP örgütü iktidarda kaldı ama bugün Gazze düşmeyi bırakın neredeyse haritadan silindi, dümdüz edildi, bir insanlık utancına dönüştü.  Yapay Beka bu işte. Biz olmazsak şöyle olur böyle olur, ama bakıyorsunuz korkulan korkutulan ne varsa daha kötüsü oluyor bunlar varken. Ya da değişseler de hiçbir olumsuzluk olmuyor. Yapay bir beka sorunu yaratıp kendini vazgeçilmez göstermeye çalışan bir sahtekarlık söz konusu. Ne tarım, ne ekonomi ne eğitim ne hukuk beka sorunu değil ama Gazze beka sorunumuz öyle mi. Yapay Beka bu işte. 

Mesela Terror diye bir dizi vardı. Kutuplarda mahsur kalan tayfalar arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca, sahte bir saldırıyı gerekçe göstererek silahlara ulaşıp üssü ele geçiren bir grup vardı. Aynı durum. Yapay Beka. Aman silahları verin yoksa hepimizi öldürecekler dediler meğer aralarından birkaçı düzenlemiş saldırıyı. Habis niyetlere paravan olan bir yapay beka.   

Beka sorunu adaletsizliktir oysa. Yoksulluğun artmasıdır. Emniyetsizleşen sokaklardır. Sorunun sebebi olanların kendilerini tek çözüm seçeneği olarak gösterdiği bir ahlaksızlığa prim vermek toplumsal intihardır.   

Yapay Bekayı bahane ederek yapılan kötülükleri, vurulan vurgunları say say bitmez. Dolayısıyla yapay zekaya gelene kadar insanlık önce kendi yalancılığını, çıkarcılığını, bencilliğini törpülemeye çalışsa, yapay beka sorunları yaratarak kendi halkını kazıklamasa çok daha mutlu bir yaşama kavuşabilir. Özellikle Türkiye gibi ilkel ülkelerin yapay zekayı değil yapay bekayı tartışması çok daha faydalı olacaktır.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

25 Temmuz 2025 Cuma

Alman Kadın Milli Futbol Takımı (3)


Ve yarı finale kadarmış..!
İspanya'ya uzatmalarda yenilerek kupaya veda ettik. 

Ortada maçtı. İki taraf da alabilirdi. Golsüz uzatmalara gitmesinden de belli zaten. İspanya bir tane atmayı becererek finale çıktı, yoksa çok üstün bir futbol sergileyemedi onlar da. Mesela Fransa daha çok zorlamıştı Almanları. 

2025 Avrupa şampiyonasında Alman kadın milli futbol takımını takip edeyim derken diğer takımları da görmüş oldum. İsveç, İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya futbollarıyla öne çıkan takımlar oldu. 

Genel bir değerlendirme olarak Almanların forvet hattı zayıf gözüktü. Biraz da teknik direktör seçimiymiş gibi geldi, savunmaya fazla yasladı takımı. Diğer güçlü takımlar gibi ısıran bir forvet hattına sahip değildik. Ne Cerci ne Schüller güçlü bir varlık gösteremedi. Schüller fazla oynama şansı dahi bulamadı nedense. Bu arada Cerci dedikleri Türk asıllı. Çerçi aslında soyadı. Orta saha da forvete katkı sağlayamadı, işler tıkandı bir noktada. Ne Hoffmann ne Bühl istenilen seviyede değildi. İki maçta uzun süre 10 kişi kalınca orta saha geri çekildi ve ileride çoğalamadık. Eksikler de vardı. Bir tutukluk göze çarptı, sanki sistem işlemedi bir türlü. Buraya kadar tecrübeyle geldik. Sonuçta ancak yarı finale yetti nefesimiz. Hakkımız da o kadardı bana sorarsanız. Özellikle son maçlarda en iyi performansı kalecimizin göstermesi de bir şeyler anlatıyor. Ben olsam özellikle forveti güçlendiririm sonraki turnuvalar için. Teknik direktörü de gözden geçiririm. İngiltere'nin teknik direktörü bir kadın var, daha iyi müdahaleleri oldu mesela. 


Final maçında İngiltere İspanya oynayacak. Ben İngiltere'den yanayım. Zenciler, Latinler falan bana aşırı hırslı ve kavgacı geliyor. Geçen turnuvanın şampiyonu İngiliz takımı zaten.

Değişik bir deneyimdi benim için. Bir daha uzun süre futbol seyretmem herhalde. Belki 20 senedir baştan sona maç izlememiş biri olarak 5-6 tane maç seyrettim kısa sürede. Muhtemelen bir sonraki Avrupa şampiyonasına kadar benim futbol maceram da böylece sonuna geldi. Kısa bir süre Türkiye'nin iğrenç gündeminden, zehirli atmosferinden uzak durmuş oldum.    


Teşekkürler Alman Kadın Milli Futbol Takımı.
En sevdiğim milli marş tartışmasız Rus milli marşıdır, duydum mu acayip duygulandırır beni, eşlik ederim, ama bu 3 bölümlük yazı dizisine Alman marşıyla son noktayı koyalım. Ülkesini satıp savan, yakıp yıkan bir topluluk değil, kıymetini bilen bir toplum olmamız dileğiyle. 

Einigkeit und Recht und Freiheit
Für das deutsche Vaterland!
Danach laßt uns alle streben
Brüderlich mit Herz und Hand!
Einigkeit und Recht und Freiheit
Sind des Glückes Unterpfand –
𝄆 Blüh' im Glanze dieses Glückes,
Blühe, deutsches Vaterland!


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...