20 Şubat 2017 Pazartesi

Parasızlık Mazeret Olmayınca


Parasızlık, yetersizliklerimizi örtbas ettiğimiz bir mazeret olabiliyor. Bıraksalar ortalığı dağıtırdım hesabı.    

Kendi ülkemin TRT'sine, TRTbelgesel'ine, TRThaber'ine bakıyorum. Bunca kaynak var. Para sorunu yok. Ama BBC'nin saçının teli etmiyor. Dünyayı algılayışımız bozuk. Bilgili insanı bırak iradeli insan yaratamamışız. İyilik kişisel. Başarı kişisel. Fakat cehalet alabildiğine kitlesel. Sistem yok. Kaçan kurtuluyor. Gerçek gün gibi ortada: ortalama insan kalitemiz yetersiz. 

Evet ve HAYIR gibi basit iki kelimeyi dahi canavarlaştırabilen azgın bir kalabalıktan ne beklenebilir ki...Bu ülke televizyonlarındaki konuşmaların çoğu bir fare viyaklamasından daha anlamlı gelmiyor uzun zamandır. Sokağa çıkartılmaması gereken tipler bangır bangır herkese akıl veriyor. 

Aptalın ve alçağın dini olamayacağına her gün şahit oluyoruz. 

19 Şubat 2017 Pazar

WINTERWATCH 2017 e2 - Doğa Durumu: Kış (BBC Belgeseli)

2008'den beri takip ettiğim efsane bir doğa belgeseli serisi var. Winterwatch, Autumnwatch, Springwatch gibi mevsimlik olarak yayınlanıyor. BBC bana göre bu işin dünyadaki bir numarası. Bu haftasonu Ocak ayında yayınlanan kış bölümlerini seyretme fırsatı buldum. Artık bir nevi ekran dostlarım olan Chris Packham, Michaela Strachan ve Martin Hughes-Games ile de özlem giderdim. Hiç abartma demeyin. Televizyon melevizyon, insan alıştığı sesleri ve yüzleri özlüyor. En azından bende öyle oluyor. Dört bölüm dolu dolu 4 saat sürdü. Öğrendiklerimi saymasam dahi her dakikası gerçek bir terapiydi. Teşekkürler BBC. 

Seyrederken aldığım birkaç notu resimler eşliğinde buraya geçireyim de arada tekrar yapmam kolaylaşır belki. 


Bölüm 3

---e2/NOTLAR---
Firecrest vs goldcrest 
Firecrest vs goldcrest (conifer ağacını çok severler)
Identification tips
Forage 24hrs and can eat twice their body weight in a day








Blue tit – Sica deer


Badger

Bird feeders









Titreşimli diş fırçası örümcek ağına dokununca hemen örümcek çıkıyor J

Sica deer – autumn’da rotting season





House mouse

Doğum hazırlığı. Müthişti. 








Kuşları sıcak tutan primary, secondary değil alttaki short feathers

Gagalarını buraya sokup ısı kaybını önlerler. Long tailed tits huddle işn to keep warm
So huddling is a good strategy for very small birds
Blue tit warms up by shivering








Spar itişme, Fight –kavga. 
Farkı bil. 

Tilkilerde hierarchy önemlidir


Goldcrest bir gecede %20 body weight kaybedebilir, to get hot




Are u a shiverer or a huddler?

Birds need water too in harsh winters contrary to common belief
Solda: Migratory route of Montagu's Harrier




Mavi genelde toksiktir mesela insan için. Mavi, sebze meyve yoktur mesela…Kuşlarda basit ama enteresan bir deney.



Sandpipers
Denizkıyısındaki rocks üzerinde algae ve crustaceans ararlar uzun gagalarıyla
Dalgalar vurmadan hemen önce kaçarlar.  Sanki dalgalar ile alay ederler. Ne zaman kaçacaklarını çok iyi hesaplarlar.
Tail’deki special bir gland’den tüylerini yağlarlar. Kafalarını geri çevirip kalemi hokkaya batırır gibi yaparlar bu işi.
Tough little bird

Curlew – England’s biggest wader bird
Probes into the mud for a variety of food


Curved bill
Can scoop out a worm as a whole thanks to its curved bill

Black tailed goblet tam tersi straight bill var ve solucanı bütün çıkartma yeteneği daha az. Low foraging ability.






Earth worm’un nutrient larının %60’ı kafa kısmında. Toprakta ya da çamurda kafası aşağıda kuyruk kısmı yukarıda olduğu için kafa kısmına ulaşmak önemli. Curlew'un eğimli gagası burada işe yarar.





Montagu’s Harrier
West Afr.’dan migrates
Territorial bird
Stuffed Honey buzzard koydular 
Yumuşak ağla tuzak.
Brownish eye when young. As matures, turns to yellowish
Satellite tag takılıyor (12g)                                                                                                   Bed bugs
Saat 12 ve 7’de iki mail olarak yer bilgisi merkeze geliyor each day
5000 km journey  Migratory olan kuşlar bazen iklim şartlarına göre kalıcı olabiliyor.                                                                                                                                                               


16 Şubat 2017 Perşembe

The Rules of Film Noir (2009) - "Kara" Filmler ve Özellikleri (Belgesel)

                             ---Notlar---


Double Indemnity (Stanwyck), Out of the past (Kirk), The postman always rings twice (Lana turner), The big heat, Spellbound (Hitchcock), The Big Sleep (Bogart), In a lonely place (Bogart), Murder my sweet, Maltese Falcon (Bogart), Sunset boulevard, The lady from Shanghai, The Killers (Hemingway), On dangerous ground, the big heat, Gun crazy, The big combo, Stranger on the third floor, sweet smell of success (lancaster, curtis),
 
The encounter of a man with no future and a women with a heavy past
Darkness, cigarette, shadows, pistols, everybody has a dark side and secrets, femme fatale,
No fiction, but a pulp fiction
Pulp fiction was about hard detectives about to go hot waters. Hard boiled characters in a hard-boiled world.
Dashiel Hammett

Nazilerin yarattığı karanlık atmosferden ABD’ye kaçan filmciler (ışıkçı, müzsiyen yönetmen etc..), bunu yansıttılar ve film-noir’ın doğuşunda rol oynadılar.
There’s no sun: search lights, neon lights etc..
Shadows slashed artists’ faces.
Loners living at night
Driving “back-projected cars”
Use of innuendo, euphemism, mecazlar, talking about sex without saying the word
1958 – Touch of evil- son film-noir olarak değerlendiriliyor.


Le Perroquet - Espe (çizgiroman) (2017)

Le Perroquet (Papağan) - (Çizgiroman)
Senaryo:             Espe
Resimler:            Espe
Renkler:              Espe
2017 Şubat /Glenat

Annesinin psikolojik sorunları sebebiyle hayatı altüst olan bir çocuğun hikayesi.

Bastian 8 yaşında bir çocuk. Annesi ağır hasta. Sürekli kriz geçiriyor. Doktorlar şizofrenik bipolar olarak tanımlıyor. Sık sık hastaneye tedaviye gidiyor. Döndüğünde ise tepkisiz bir uyurgezere dönüştüğü için Bastian annesinin hastaneye gitmesine karşı. Sonunda çocuğun içinde bulunduğu realite o kadar dayanılmaz bir hal alıyor ki kurtuluşu hayal dünyasına kaçmakta buluyor. Birkaç gün önce seyrettiğim “A Monster Calls” filmiyle benzeşen bir hikayesi var. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Prenses Leia’mız Carrie Fisher’ın da bipolar bozukluktan çok çektiğini ekleyelim.


Senarist ve çizer Espe bu albümü kendi yaşadıklarından yola çıkarak ortaya çıkartmış. 

Bu tarz otobiyografik kurgu (autofiction) olarak adlandırılıyor. 

15 Şubat 2017 Çarşamba

"Hackers: Outlaws or Angels" (2002) belgeseli - Eric Raymond, Coldfire, Captain Zap, Ian Murphy

---Notlar---
Ian Murphy known as Captain Zap (chubby and great charisma), one of the greatest and earliest hackers who cracked into the computerized telephone bill charging system of AT&T and changed day fares as night. AT&T timeclock hacking / He made dumpster divings in the waste containers of the company late at night to gain information on their system.

Hackers call hacking as “to own something”: “I owned the system”
He wasn’t caught for 18 months
Internet Security Services Global Threat Team Defensive Information Warfare (DoD[Department of Defense]) protected US military digital infor from being hacked during 90s

Hackers generally hack into a computer and proceed their evil deeds from this comp in order to stay anonymous. To hack back, means finding or locating hackers
Code red: a chinese attack on White House network

Coldfire, a British celebrity hacker who hacked into a cell phone company in Britain.
Kiddies, amateur hackers
Hacker antropologist (Eric Raymond)
Tries to understand them.
Crackers are not deemed hackers
Crackers are vandals or criminals
John Perry Barlow



Pump 6 - Paolo Bacigalupi (2008)

Paolo Bacigalupi'den Pump 6 hikayesini okudum. İnsanların aptallaştığı hatta bir kısmının seksten başka bir şey düşünmeyen trog denilen canlılara dönüştüğü bir ortam. Cehalet kol geziyor. Eskiden üretilmiş makinelerin bozulmaması için dua edilecek bir atmosfer var çünkü bir daha yapacak, hatta tamir edecek akla ve bilgiye sahip kimse kalmamış. Bu atmosferde bozulan altıncı kanalizasyon pompasını tamir edip, şehri lağım sularının işgal etmemesi için uğraşan bir adamın hikayesi.

Türkiye'nin içinde ilerlediği devolution sürecinin etkisiyle biraz daha ilgi çekici gelmesine karşın aradığım tadı bulamadım. Yazar hakkında karar vermeden önce birkaç hikayesini daha okuyacağım. Idiocracy filmiyle bir alakası var mı bilmiyorum ama temelde aynı fikir üzerine inşa edilmiş gibi gözüktüler bana.

Joanna Lumley – In the Land of the Northern Lights (2008) - Norveç Üzerine Bir Belgesel

NOTLAR
Yıllar önce seyrettiğim bir belgesel ve notları. Kuzeye meraklı olanlar seyredebilir. Maceradan çok turistik bir yolculuk olarak işlenmiş.  





Rorbu – fisherman’s hut 
Norveççede “å” harfi – Son harf. “o” okunur.
Joanna Lumley – an actress, voice-over artist, model..etc..
Every rorbu had used to have a codfish hanging from the ceiling which was believed to indicate weather changes back then.

SAMI PEOPLE
Kautokeino – Home of Sami people in Norway
Sami traditional dress for men
Belt has circles if the man is unmarried, squares if he is married.
Dresses of Sami men and women have a lovely blue color
They were called as Laps back then and recognized as mere savages.  
Their economy depend on rein deer.
There are rein deer herders
They have scooters and a very high life standard

During winter females have antlers but males not (rein deers).


Joik is sort of a traditional Sami music – a man chants a prayer like indians.


Alta Igloo hotel     Lasts until mid-april
Skål – cheers in Dannish, Norwegian, and Swedish (skol).People used to believe that if they waved or whistled  to aurora borealis, it could come and take them away.

12 Şubat 2017 Pazar

Belki de En İyi İletişim Karşılıklı Gözlemdir

---Arrival filminin/hikayesinin düşündürdükleri---

Bir film/hikaye/müzik sonrası aklıma olmadık zamanlarda onunla ilgili ama aslında ondan bağımsız olabilen düşüncelerin üşüşmesine alıştım yıllardır. Bugün kimse fark etmese de kafamda iletişim konusundaki bazı kabullerin eleştirilmesi gerektiği konusu dolaşıyor. Yüzyıllardır insanlar kendi aralarındaki iletişimi büyük oranda konuşma diliyle sağlıyor. İletişimin tanımı dahi bu "araç" üzerinden yapılıyor. Oysa konuşma dili adeta kestirme bir yol gibi. Fazla düşünmeye ihtiyaç göstermiyor. Uzun süre başkalarına vakit ayırmak zorunda kalmıyoruz. Gelen bilgiyi doğru kabul edip, kendi payımıza düşen sorgulamayı asgariye indirerek sıyrılabiliyoruz. Konuşma dilinin çoğu zaman bizi yanlış yerlere götürdüğünü fark etsek de bu konuda bir şeyler yapmıyoruz. Durmadan yalana maruz kalıyor veya başvuruyoruz. Yalancılığı lanetleyerek suçu başkalarına atıyoruz. Yalanın ortaya çıkmasında konuşma diliyle iletişimin gözlem tembelliğine yol açmasının rolünü konuşmuyoruz. Kendi üzerimize düşen gözlemleri yapmadığımız gerçeğini görmezden geliyoruz. İletişimler başlamadan bitiyor. İlişkiler ölü doğuyor. Konuşma dilinin her geçen gün enfekte olduğu ve konuşulan konudan çok daha farklı amaçlara hizmet etmeye başladığı gerçeğini artık kabul etmeye başlamalıyız. Gözlemin hala en temel iletişim metodu olmaya devam ettiği ve yerini hiç bir lisanın tutamadığı gerçeği bilhassa günümüzde daha da net gözüküyor.

Aslında günlük hayattaki konuşma dili, bilgisayar ortamındaki chat tipi konuşmalara benziyor. Doğruluk ve düşünmenin payı son derece az. Tüm iletişime hız ve kafada uçuşan idealler ya da kişisel arzular hakim. Alabildiğine yanıltıcı olabiliyor. Birbirini tanımak çok güç. Güvensizlik had safhada. Gözlemin tek yönlü bir iletişim olduğu, yani bir çeşit monolog olduğunu düşünenler olmasına karşın, iki yönlü olduğu konusunda şüphe yok. İlk kez tanıştığınız bir insanı düşünün. İkinizde birbirinize gözlemsel bir bakış atarsınız önce. Yani pekala iki yönlü olabilen bir iletişim tek yönlü olarak kullanılıyorsa bu ancak kullanmayan tarafın tembelliği olabilir. 
  

İnsanları gözlemlemeliyiz. O kadar çok şey anlatıyorlar ki farkında bile olmadan. Saatlerce konuşsak göremeyeceğimiz gerçekleri büyük bir cömertlikle sunuyorlar bize. Doğayı gözlemlemeliyiz. Taşlar, bitkiler ve hayvanları sabır ve merakla gözlemlemeli ve anlattıklarını dinlemeliyiz. Aslında hem kendilerini hem de bizi adeta haykırıyorlar. Gözlem yoluyla iletişimin samimiyeti bizlere sınırsız dünyaların kapılarını açıyor. Gözleme vakit ayırdıkça, konuşma dilinin amacı dışında kullanıldığını, yozlaştırıldığını daha iyi anlıyoruz. Artan çevre kirliliğinin yanında iletişimin neredeyse %99'unu teşkil eden konuşma dilinin de devasa bir kirlilik altında can çekiştiğini fark etmek için iyi bir gözlemci olmaya bile gerek yok.

Her davranışımız karşı tarafa bir ileti, Onun her davranışı da bizim için bir ileti.Ortada bir iletişim var fakat alıştığımız formatta değil. Ama doğal. Organik bir iletişim. Alıştığımız düzeni takip etmiyor belki ama aceleye getirilmemiş gerçek bir öz sunuyor. Konuşma dilinde yanıtlar hemen veriliyor, gözlem yoluyla iletişimde ise yanıtlar arası zaman uzayabiliyor. Bu zaman farkı karşılıklı gözlemin bir iletişim olmadığı yanılsamasını yaratıyor. Sanki gözlem sadece bir öğrenme metoduymuş gibi algılanıyor ve sunuluyor.

Gönül ilişkilerinin başlangıç aşamalarında konuşma dilinin ne kadar aciz kaldığını düşünsenize. Aslında taraflar farkında olmadan dilden çok gözleme ağırlık vermeye başlarlar. Gözlem yoluyla anlaşmanın, iletişime geçmenin daha güvenilir olduğunu sezerler. Çünkü konuşma dili duyguları ifade etmek için olduğu kadar karşı tarafın gerçek duygularını süzebilmek için de yetersizdir aslında.

Aklıma bir başka soru geliyor. Sizce iki insan birbirini 1 hafta gizli kameradan gözlemleyerek mi daha iyi tanır yoksa konuşarak mı? Ben 1 hafta gizli kamera gözlemini, 1 sene belli  aralıklarla sohbet etmeye tercih ederim. Mesela insanların birbirini seyahatte daha iyi tanıyacağının söylenmesi de aynı yönde bir bulgu değil midir? Yavaş yavaş gözlemleşmek diye bir fiili hayatlarımıza sokmanın vakti gelmiş gözüküyor.

Yine aynı şekilde insanların aynı evde yaşadıklarında birbirlerini gerçekten tanıdıkları gerçeğinin altında kaçınılmaz olarak gözlemin devreye girmesi yatmaz mı? Eğer konuşma dili yoluyla iletişim birbirimizi tanımamız açısından son derece aldatıcı sonuçlar doğuruyorsa ve çok daha az konuşarak gözlemle daha fazla bilgi sahibi olabiliyorsak, bir iletişim yöntemi olarak konuşma diline yüklediğimiz önemin sorgulanması gerekmez mi?

Bizim için hayati önemi olan iletişim ağımızı güvenilirliği ve yetkinliği tartışılır, durmadan yalan söylediği bilinen bir tek adam rejimine, yani konuşma diline, teslim ederek kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Kolaylaştırmak adına kendi hayatımızı güçleştiriyor, sürekli yeni çıkmazlar yaratıyoruz. Pasını kendi verdiğimiz golleri kalemizde gördükçe sinir hastası olacak raddeye geliyoruz.


Arrival'da heptapod'ların bahsettiği gift-exchange kavramının karşılıklı gözlem sonucu bilgi alışverişinin bir başka ifadesi olarak alınabileceğini düşünüyorum. Zaten neden geldikleri sorulduğunda hep aynı cevabı vermiyorlar mıydı?

"Gözlem yapmak için..." 

Hayatımda daha az konuşma ve daha fazla gözlem istiyorum çünkü yıllardır görüyorum ki doğal iletişimin özü gözlemdir.




Arrival (2016)

Bilim-kurgu, sinema ve linguistik oldum olası ilgimi çekmiş 3 alan. Herkesin konuştuğu bir filmin bunları bir araya getirdiğini duyunca seyretmekte gecikmedim. Maalesef film beklentilerimi karşıladı diyemem. Yanlış anlamayın, aksiyon beklediğimden değil, bunu birkaç cümleyle açmak istiyorum.

Filmi seyredip “olmamış” hissini yoğun olarak yaşayınca, öncelikle senaryonun uyarlandığı Story of Your Life isimli Ted Chiang hikayesini de okudum. Fena değildi. Ama filme çekilmesini bekleyeceğim bir hikaye izlenimi almadım. 

Hikaye ve film temelde paralel diyebiliriz. Ama farkları da var. Örneğin filmdeki askerlerin uzaylılara suikast sahnesi hikayede yok. Zaten o sahnenin filme bir şey kattığını da düşünmüyorum. Yine uzaylı dilinin çözülme sürecini Chiang daha iyi veriyor. Hikayede “silah”tan bahsedilmiyor, uzaylılar “birkaç bin yıl sonra size ihtiyacımız olacak” demiyor, Çinli generalle konuşup uzaylılara saldırmasını son anda engelleme gibi durumlar da yok hikayede. Ayrıca filmde uzaylılar ayakta duran ve yüzer gibi hareket eden ahtapotsu canlılar olarak tasvir edilirken, hikayede gözlerinin bedenlerinin üst kısmında her yöne doğru birer tane olmak üzere 7 tane olduğu da belirtiliyor. Hareket ettiklerinde ileri gidiyorlar diyemiyoruz çünkü anatomilerinde ileri olarak tanımlayabileceğimiz bir yapı ya da yön yok. Bu durum dillerine,  yaşamı algılayışlarına, zaman algılarına da aynen yansıyor. Bu noktalar hikaye okunmadan açıklığa kavuşmuyor. Senaryo, oyunculuk açısından dil uzmanı Louise (Amy Adams) dışında kimseye fırsat vermiyor. Uzaylıların tasviri ve iletişim sahnelerinde kullanılan görsel efektler yeterli. Fakat tüm bu debdebeye rağmen zaman-mekan algısı üzerine ayrıntıya girmeden kendini basit ifadelerle açıklayan birkaç bilimsel yazının insanda oluşturabileceği meraktan daha fazlasını vermiyor film.   

Temel nokta kullanılan dilin, kullananların yaşamı algılayışını hem yansıttığı hem de biçimlendirdiği görüşü gibi gözüküyor. Heptapod (yedi ayaklı) adı verilen uzaylıların iletişim sisteminin çözülmesi süreci bu fikri yansıtıyor. Buradan hareketle doğum olarak bildiğimiz başlangıç noktasından ölüm olarak bildiğimiz sona doğru ilerleyen doğrusal düzendeki bir yaşam algısının kullandığımız dilin yapısının çaktırmadan dikte ettiği bir bakış açısından ibaret olabileceği ve farklı dil yapılarında yaşamın çok daha farklı algılanabileceği örnekleniyor. Bu yaklaşımları kazanmanın yolu olarak ise beynin yeniden formatlanması gerekiyor ve buna uygun bir dil öğrenilerek bu değişim yaşanabiliyor.   




Filmin başrol oyuncusu  dil uzmanı Louise uzaylıların dilini öğrendiğinde yaşamı ve zamanı algılama şekli de otomatik olarak değişiyor ve geleceği de görebiliyor. Bu noktada filmin ikinci mesajı sahneye çıkıyor. Geleceği bilirsek olumsuz gördüğümüz kısımları değiştirmeli miyiz? Louise karakteri gelecekte yapacağı çocuğunun öleceğini bilmesine karşın yine de onu dünyaya getirmek istiyor. Artık yabancısı olmadığı Heptapod mantığında çocuğunun yani sevdiğinin lineer zaman kavramında kaç yıl yaşayacağının önemi yok. Yaşamında varolması başlı başına bir hediye. Lineer bir yaşam algısı olmayınca hayatta ne kadar kaldığının da önemi olmuyor. Louise karakterinin söylediği gibi başlangıç ve bitişlerin önemi kalmıyor. Varoluşun niceliği değil niteliği ön plana çıkıyor. Sıralama değil bütünlük değer kazanıyor. Varoluşun bu şekilde değerlendirilmesi, uzaylıların gelişi ve ansızın gidişi ardından geride bıraktıkları değişimle de paralellik içeriyor.

Uzaylılar, insanların düşünmesi için tetikleyici bir etken olarak alınabilir. Onların iletişimini incelerken farklı bakış açıları ve algı boyutları da keşfediyoruz. Bunlar ise kendimizde daha önce fark etmediğimiz özellikleri ortaya çıkarıyor. Yani çevremizi gözlemlerken, gözlemlemek ve anlamak zorunda kalırken, bu gözlemler dönüp kendi kendimizi de yeniden anlamaya ve değiştirmeye çalışmamızı sağlayan bir sürecin başlatıcısı oluyor. Zaten hikayede uzaylılara ne için geldikleri sorulduğunda ısrarla "Gözlem için" diyorlar. Bu durum gözlemin tek başına bile aslında ne kadar basit ama etkili ve verimli bir iletişim yöntemi olduğunu düşündürüyor..  

Genel olarak yukarıdaki sorgulamalardan ibaret bir film olduğunu söyleyebilirim. Bu hikayeden daha iyi bir film çıkacağını sanmıyorum. Belki bir kısa film olabilirdi ama uzun metrajlı hali bana durağan ve içi yeterince doldurulamamış geldi. Bir hamlık var. Araya doldurulan olaylar sırıtıyor. Hikaye olarak kalsaydı daha iyiydi sanki. Filme çekilmeyi hak eden çok daha iyi bilim-kurgu hikayeleri bekliyor.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...