Liv Tyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Liv Tyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2018 Pazartesi

“Super” Film İncelemesi (2010)

“Shut up crime!!!”
Bugünkü Guardian gazetesinde Ethan Hawke'ın bir demeci vardı. "Superhero movies are over-rated" diyor. Az bile söylemiş, ben olsam "super-over-rated" derdim :)

Bu girişten sonra "Super" isimli bir süper kahraman filminden bahsetmek çelişki gibi gözükebilir ama işin aslı öyle değil. Önce kısaca konusuyla başlayalım.

Frank Darbo (Rainn Wilson – The Office) içine kapanık sıradan bir adam. Her şeyden çok sevdiği eşi Sarah’yı (Liv Tyler) bir uyuşturucu satıcısı olan Jacques (Kevin Bacon) elinden alınca bunalıma girer ve çıkar yol olarak süper kahraman olmaya karar verir (Crimson Bolt). Sidekick olarak (Boltie) Lilly’nin de (Ellen Page - Inception, Hard Candy) maceraya dahil olmasıyla olaylar adım adım kontrolden çıkar.

Yazıp yöneten James Gunn (Slither). Bu aralar farklı konularla basında yer alsa da bu filmde başarılı. Rainn Wilson’ı "The Office" dizisinde beğenirdim burada da muhteşem oynuyor. Libby orjinal bir karakter ve Ellen Page çok başarılı. Crimson Bolt ve Boltie seyretmesi çok zevkli bir “manyak ikili” portresi çiziyor. Ayrıca tanıdıklardan Kevin Bacon, Michael Rooker, Gregg Henry ve Nathan Fillion gibi isimleri görüyoruz. Tyler Bates’in OST’si nefis.

Sevdiğim bir film. Gözden kaçtığını düşünüyorum. Kalemizde hatırlatalım. Süper kahraman filmlerinin parodisi olarak da görülebilir ama bence çok daha fazlası. Biraz kendi hayatına sahip çıkamayan bir insanın yaşadığı kasabaya düzen getirme macerası. Enteresan bir davranıştır bu. Belki de sıradan bir insan olamayınca süper bir insan olmak zorunda hissetmek. İntikam’dan ziyade çaresizlikten, köşeye sıkışmışlıktan “süper”liğe mecbur kalmak. Tuhaf çözümleri olabiliyor insan psikolojisinin. Bazı yazarlar insanların sembolizmin oyuncağı olduğunu söyler, bence tersi de doğru. Sembolleri oyuncak etmişlerin sayısı da hiç az değil.   


Adaletten payını alamadığını düşünen insan çeşitli alternatif yollara başvurabiliyor. Çevremizde yığınla örneği var aslında. Meselâ bir tanıdığım vardı, düşüncesizce yanlış park etmiş araçlara sprey boya sıkar, arabanın canına okurdu. Üstelik bir de fotoğraflarını çeker, sanki bir seri katilin kurbanlarıymışlar gibi odasına asardı. Enteresan. Haksız mı? Bilemem. Şimdi hemen ayıplamak çok kolay ama o fotoları görseniz bir kısmınız iyi yapmış diyebilirdi. Madem ki adâlet sessiz kalmayı yeğliyordu, birileri bir şeyler yapmalıydı ona göre.

Frank Darbo: “I kind of think happiness is over-rated. People spend their whole lives chasing it, like it's the most important thing in the world. Happy people are kind of arrogant.

Film içinde yer yer yukarıdaki gibi kayda değer diyaloglara rastlanıyor. Klasik bir Amerikan aile komedisi değil. Basit bir süper kahraman hicvi hiç değil. Günlük hayatta aklımızdan geçen “delirium”ları dışa vurmaktan çekinmiyor.  Tüm süper kahraman filmlerinden daha gerçekçi. Aptal durumuna düşmek ve fantazilere sığınmak. Farklı bir kişilikle içinde bulunduğun sosyolojide başarılı olacağını görmek, ama bu kişiliği giyinmeyi becerememek. Hangimiz yaşamıyoruz ki bunları. Dünyayı yok etmeye çalışanlara karşı değil, kendi hayatını mahvetmek isteyenlere karşı süper kahraman olan bir karakter. Kuyruğa kaynak yaptı diye birinin kafasına İngiliz anahtarını indirmek riyâkâr bir idealizmi savunanlara saçma gelebilir ama yaşadığım toplumda bırak bunu, baltayı birilerinin kafasına indirmemek için zor tutuyorum bazen kendimi. Doğrudur yanlıştır, içimden yükselen böyle fantazileri saklayıp “uslu” ve "doğrucu" gözükmenin kime ne faydası olacak? Bence toplumda en sık kullanılan maskelerden birisi haline geldi “saygınlık”, aslı ortada yok, uyduruk taklitlerinden geçilmiyor. Hoş ben biraz daha tırlatsam süper kahramandan ziyade “Falling Down”daki “Dfense” tarzı bir manyak olmaya daha yakınım herhalde. 


Benzer tarzda “Zombieland” filmi geliyor aklıma. Komedram diyebileceğimiz vasat bir zombi filmiydi. Orada komedi dozu yüksek, dram dozu alabildiğine düşüktü. Keskin iniş çıkışlar yoktu. “Super” tam tersi. Draması birden yükseldiğinde komedi psikolojisinden çıkmakta zorlayan bir film oluyor. Ani sıcaklık değişimleri gibi âni mod değişimleri var. Tam filmi ciddiye almamaya başlıyorsunuz, Frank Darbo sanki sizin de kafanıza bir şey vuruyor ve mizahın getirdiği gevşekliği atıveriyorsunuz üzerinizden. Örneğin Libby’nin başına gelen böyle bir film için çok şaşırtıcıydı. Şu satırları yazarken bile hâlâ gözümün önüne geliyor. Böylesini beklemediğim bir film olduğu için etkisi misliyle şiddetli oldu herhalde. “Süper” ters köşe oldum.   

Geneline baktığımızda çizgiromanları konu eden filmler arasında (uyarlama demiyorum) en iyi örneklerden birisi. Düşündürücü ve rahatsız edici. Öngörülemez bir tarafı var, ne yöne gideceği belli değil. Kara mizahı iyi kullanıyor, “güldük eğlendik” komedisi değil. Aralara sıkıştırılan absürdizm sırıtmıyor. Nokta atışı şeklinde kanlı şiddet sahneleri var. Oraya buraya referans fırlatarak yolunu açmaya çalışmıyor, özgün bir rotası var.


Peki bu film hangi türe girer? Komedi? Süper kahraman parodisi? Kara komedi? Komedram? Hepsinden var ama bana kalırsa Libby’nin çalıştığı ÇR dükkanının ismi bu soruya en çok yakışan cevap olabilir: Comicsmash!   

Özetle hiç sevmediğim bir temayı kullanan sevdiğim bir film. Tüm hikayeyi özetleyen şu enfes diyalogla bitirelim:

Frank: “Maybe u just need to be bored sometimes”
Libby: “U dont see them getting bored in comic books
Frank: “Thats what happens in between the panels

Libby: “In between the panels…Is that where we are right now? We could do anything here.”









Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

19 Mayıs 2018 Cumartesi

"Robot ve Frank" filmi (2012): Frank Langella

Frank (Frank Langella) emeklilik günlerini kızı (Liv Tyler) ve oğlundan (James Marsden) uzakta yalnız başına geçiren ve gittikçe kötüleşen hafıza haybı problemiyle (Alzheimer?) mücadele eden eski bir hırsız. Oğlu, babasıyla yeterince ilgilenemediğini düşündüğü için ona bir “bakıcı robot” alır. Frank bu hediyeye önce karşı çıksa da sonradan farklı işlerde kullanabileceğini anlayınca aralarında bir yakınlık gelişir.  

Genelde bilimkurgu filmi denince yüksek bütçeler, büyük görsel efektler falan gelir akla. Bu filmde bunlar yok, daha elle tutulabilir bir “yakın gelecek” profili sunuluyor. Günümüzle irtibatı koparmıyor. Zaten filmin başında dönemi “near future” olarak belirtiyorlar. Hikayenin esas olarak en yakın durduğu tür “dram”. İçinde yaşlı yalnızlaşması (evet yalnızlığın da çeşitleri vardır bence), Alzheimer, robot meselesi (Gerekliler mi? Hakları neler olmalı?), aile bağları gibi alt konular beraber götürülüyor.  

Frank’in oğlu rolündeki James Marsden biliyorsunuz Westworld’de Dolores’in sevgilisi Teddy olarak robot isyanının en önemli figürlerinden birisi. Yani başkaldıran androidlerden (kafası karışık olsa da). Bu bilinerek seyredildiğinde filmde babasının başlangıçtaki robot karşıtlığına karşı verdiği cevap insanı gülümsetiyor Aktörün kariyerinin bir cilvesi olarak not düşmek istiyorum:

(Robot için) “Dad he s not ur friend. He’s a slave who apparently u can manipulate into doing just about anything.” :)

Özellikle Frank Langella’nın oyunculuğunu beğendim. Hoşlandığı kütüphane görevlisi rolünde de Susan Sarandon var. Robota sesini veren Peter Sarsgard başarılı. Amerikalıların geniş bir TV/sinema ürün yelpazesinin olması, oyunculara yaşlandıklarında da doğru dürüst rollerde oynayabilme şansını sağlıyor. Önemli bir artı. 

Dönüp baktığımda özellikle Frank'le robotun ormanda yaptıkları yürüyüşler ve sohbetleri aklımda kaldı. Belki okumuşsunuzdur, beraber yaşayan canlılar zamanla birbirine benzer derler. Derler deyince mahallenin “şişman teyzelerinin” dediklerinden bahsetmiyorum :) Bu bir söylenti değil, mekanizması bilinmese de pek çok bilimsel çalışmayla üzerinde durulan bir olgu. Mesela ilk aklıma gelen örnek köpeklerin davranış olarak sahiplerini yansıtmaları. Ciddi bulgular var. Bence doğruluk payı olan bir konu. Bir başka örnek ise McClintock teorisi. Tartışmalı olsa da bu benzeşme sürecinin sadece davranışsal değil, biyolojik de olduğunu iddia eder. Bu teoriye göre beraber yaşayan kadınların adet günleri birbirine yaklaşır. Niye başımızı şişirdin diyebilirsiniz ama bu filmde de buna benzer bir süreç mevcuttu bana kalırsa. Bilhassa finalde Frank’ten sonra robotun da bir şekilde hafızasından dertli olması tam da bu tuhaf “konverjansı düşündürdü bana. “Beraberlikler benzeştirir” diye bir evrensel ilke var bence. İster hayvan, ister insan ister makine olsun. Üzüm üzüme baka baka kararır'dan çok daha derin ve çok yönlü bir etkileşim işliyor için için.

Konuyu ne aksiyona ne de felsefeye kurban etmeden, biraz duygu biraz düşünceyle kendisini severek izlettiren, diğer bir deyişle bağırmadan konuşmayı becerebilen bir film. Mizah, bilimkurgu ve duygusallığın kararında olduğu ve hiçbirinin diğerini boğmadığı iddiasız, sade ve ölçülü bir komedram.

Robotun kendisini insan gibi görmeye başlayan Frank’e cevabı şöyleydi:

“U know that u re alive. You think therefore u are. In a similar way, I know that I’m not alive. I’m a robot”

Filmde kullanılan parçalardan biriyle bitirelim: Mozart'tan "Ave Verum Corpus"
LİNK
























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...