Bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

Siberia 56 - Bec/Sentenac - Çizgiroman

Sibirya 56
Birinci albüm (T1): 13. Görev
(2013-2016)
Senaryo:         Christophe Bec
Resimleyen:   Alexis Sentenac

Sibirya 56, buzlarla kaplı dağlardan ibaret, fırtınası eksik olmayan bir gezegendir. Beş kişiden oluşan mürettabat burada araştırma yapan kolonilerinin yaşadığı istasyona inmeye çalışırken gemileri düşer. Artık sağ kalanların istasyona ulaşmak için cehennem gibi bir yolu yürüyerek kat etmeleri gerekmektedir. Fırtına, soğuk ve bilinmeyen yırtıcı yaratıklarla dolu bu yolculuğun konu edildiği kısa ÇR serisi 3 albümden oluşuyor. İlkini okudum. Bilim-kurgu'ya merakli olanların ilgisini çekebilir ama genel olarak bu türe yeni bir şey katmayan, orta karar bir macera olarak gözüktüğü söylenebilir. Devam edeceğim ama fazla beklentim olmadan.




4 Mart 2017 Cumartesi

SAVAŞ OYUNLARI (WAR GAMES) (1983)

“...Shall we play a game?”

Video kaset çılgınlığının Türkiye’de hız kazanmaya başladığı yıllarda sevimsiz karton muhafazalar içinde satılan kasetlere alışmış bir çocuk olarak, rafta daha önce olmayan, rengarenk resimlere sahip bir kaç kaset kutusu acayip ilgimi çekmişti. Hemen elime alıp incelemeye başladım. Plastik bir kaptı ama dış kısmı naylonla sarılmıştı ve plastikle şeffaf naylon arasına filmin resmi ve hakkındaki bilgileri içeren süslü bir insert (kapak) yerleştirilmişti. Warner Bros firmasına ait WB logosunu taşıyan bu filmlerin etkileyici kutuları çok hoşuma gitmişti doğrusu. İlk partide sanırım 8-10 tane gelmişti. Ve bu gelenler arasında neler yoktu ki: Beter Böcek (Beetle Juice), Sevimli Aile Tatilde (National Lampoon’s Vacation), veeee...Savaş Oyunları..! (War Games).

Bir kere kapaktaki resim inanılmazdı. Ben yaşlarda bir çocuk (Matthew Broderick) bilgisayarın karşısında bir şeyler oynuyordu. Üstelik yanında da çok güzel bir kız vardı (Ally Sheedy). E ben daha ne isterim  ki bu dünyada deyip hemen kaseti kiraladım. Eve giden yokuşu hızla çıktım. Salona geçtim,  perdeleri sımsıkı kapattım, ve kasedi videoya koyup, televizyonun karşısındaki koltuğa zıpladım. Tüh yahu heyecandan kola almayı unuttuk diye kendi kendime söylendikten sonra mutfaktan kolamı doldurup geldim ve tekrar yerime yerleştim.

Her film benim dış dünyayla bağlarımı bir süre koparır, hatta bazılarını seyrettikten sonra uzun süre geri dönemediğim çok olmuştur ve hala da olur. İçimden bir ses uzun süre etkisinden çıkamayacağım filmlerden biri ile karşı karşıya olduğumu söylüyordu. Açılışta yeni çıkacak filmlerin fragmanlarını seyrettikten sonra nihayet sıra Savaş Oyunlarına geldi. Film bir savunma üssüyle açılıyordu. 10-15 dakika boyunca üsteki bir karışıklığın verilmesinin ardından film benim için esas olarak başladı.
Başroldeki karakterin ismi David Lightman’dı. Matthew Broderick inanılmaz bir oyun çıkarıyordu. Yanında da güzeller güzeli Ally Sheedy ona eşlik ediyordu. Profesör Falken ile General de rollerine çok uygundu. Filmin ana teması bilgisayar oyunlarına meraklı bir gencin, henüz çıkmamış bir kaç yeni oyuna ulaşmaya çalışırken  ABD Hava Kuvvetleri bilgisayarlarına girip Rusya’ya karşı füze fırlatma sistemini (WOPR) harekete geçirmesi üzerine kuruluydu.

Filmin içinde bilhassa Lightman’ın “Galaga” oyununu bitirip okula yetiştiği, kütüphanede şifreyi çözmek için araştırma yaptığı, okulun bilgisayarına girip notlarını değiştirdiği, bir de Jennifer’ın (Ally Sheedy) koşarak Lightman’ın evine gittiği sahneler favorimdi. Elbette sınıftaki “aseksül üreme” esprisini de hatırlamazsak olmaz J.

Modem kavramı ile ilk tanışmam da sanırım bu film aracılığıyla olmuştu. DefCon lafı da o günlerde dilime pelesenk olmuş laflardan biriydi. Şifreyi çözme çalışmaları sırasında Lightman iki arkadaşını ziyaret ediyordu. Bu iki karaktere baktığımızda bilhassa birisinde “geek” lafının tam bir tanımını görür gibi olursunuz.

Film bittikten sonra bir şeyler atıştırıp hemen tekrar izlemiştim. Sonrada defalarca yeniden kiraladım. Hala seyretmekten zevk aldığım filmlerden birisi. Artık eski bir arkadaşım gibi oldu David Lightman ve bu inanılmaz macerası. Matthew Broderick ve Ally Sheedy’yi bu filmden sonra takip etmeye çalıştım. İkisi de nefis filmlerle kariyerlerine devam ediyorlar. Filmin benim üzerimdeki izlerinden birisi de o zamanlar dünyada meydana gelen UFO olaylarını “Bilinmeyen” dergisinden ve çeşitli kitaplardan toplayıp dosyalayabileceğim küçük bir basic programı kodlayıp (aslında bu konuda çok beceriksizimdir hala hayret ederim o zaman nasıl yaptığıma), şifre olarak “Joshua” kelimesini tercih etmemdi.


Lightman’ın kullandığı bilgisayarı gidip bilgisayarcılara sorduğumu bile hatırlıyorum. IMSAI diye bir markası vardı. O zamanlar bilgisayarcılara bayağı kızmış, içimden “bunlar daha IMSAI’yi duymamışlar bile, ohoooooo...” diye söyleniyordum.

Yönetmen koltuğunda John Badham var. “Bird on a Wire” bu yönetmenin diğer bir sevdiğim filmidir. Filmin OST’si de bence başarılıydı. Hele “Beepers” diye bir şarkı vardır ki, Lightman okula gitmeden önce kafe’deki arcade makinasında “Galaga” oyununu oynarken çalar (O da dönemin nefis bir shoot’em-up oyunudur). Hala dinlemeye doyamadığım soundtrack’lerin ve “geek song” ların başındadır.

2008’de “War Games II” adında bir film gösterime girdi. Bu gibi durumlarda önyargılı yaklaşmam ama bence ismi farklı olmalıydı çünkü 1983 yılının efsanevi filmi ile aralarında hiç bir benzerlik yoktu.

O zamanlar çocuk filmi diye küçümseyenler çoktu, şimdilerde sinema klasikleri arasındaki yerini almış durumda.  War Games yeni bir çağın, yani dijital günlerin müjdecisi olan ilk filmlerden birisiydi ve bunu çok başarılı bir şekilde yaptı. Filmde Joshua’nın verdiği bir mesaj, hayatın pek çok alanına uygulanabilir nitelikteydi bence:

“A strange game. The only winning move is not to play.”

(Arşivden)

15 Şubat 2017 Çarşamba

Pump 6 - Paolo Bacigalupi (2008)

Paolo Bacigalupi'den Pump 6 hikayesini okudum. İnsanların aptallaştığı hatta bir kısmının seksten başka bir şey düşünmeyen trog denilen canlılara dönüştüğü bir ortam. Cehalet kol geziyor. Eskiden üretilmiş makinelerin bozulmaması için dua edilecek bir atmosfer var çünkü bir daha yapacak, hatta tamir edecek akla ve bilgiye sahip kimse kalmamış. Bu atmosferde bozulan altıncı kanalizasyon pompasını tamir edip, şehri lağım sularının işgal etmemesi için uğraşan bir adamın hikayesi.

Türkiye'nin içinde ilerlediği devolution sürecinin etkisiyle biraz daha ilgi çekici gelmesine karşın aradığım tadı bulamadım. Yazar hakkında karar vermeden önce birkaç hikayesini daha okuyacağım. Idiocracy filmiyle bir alakası var mı bilmiyorum ama temelde aynı fikir üzerine inşa edilmiş gibi gözüktüler bana.

12 Şubat 2017 Pazar

Arrival (2016)

Bilim-kurgu, sinema ve linguistik oldum olası ilgimi çekmiş 3 alan. Herkesin konuştuğu bir filmin bunları bir araya getirdiğini duyunca seyretmekte gecikmedim. Maalesef film beklentilerimi karşıladı diyemem. Yanlış anlamayın, aksiyon beklediğimden değil, bunu birkaç cümleyle açmak istiyorum.

Filmi seyredip “olmamış” hissini yoğun olarak yaşayınca, öncelikle senaryonun uyarlandığı Story of Your Life isimli Ted Chiang hikayesini de okudum. Fena değildi. Ama filme çekilmesini bekleyeceğim bir hikaye izlenimi almadım. 

Hikaye ve film temelde paralel diyebiliriz. Ama farkları da var. Örneğin filmdeki askerlerin uzaylılara suikast sahnesi hikayede yok. Zaten o sahnenin filme bir şey kattığını da düşünmüyorum. Yine uzaylı dilinin çözülme sürecini Chiang daha iyi veriyor. Hikayede “silah”tan bahsedilmiyor, uzaylılar “birkaç bin yıl sonra size ihtiyacımız olacak” demiyor, Çinli generalle konuşup uzaylılara saldırmasını son anda engelleme gibi durumlar da yok hikayede. Ayrıca filmde uzaylılar ayakta duran ve yüzer gibi hareket eden ahtapotsu canlılar olarak tasvir edilirken, hikayede gözlerinin bedenlerinin üst kısmında her yöne doğru birer tane olmak üzere 7 tane olduğu da belirtiliyor. Hareket ettiklerinde ileri gidiyorlar diyemiyoruz çünkü anatomilerinde ileri olarak tanımlayabileceğimiz bir yapı ya da yön yok. Bu durum dillerine,  yaşamı algılayışlarına, zaman algılarına da aynen yansıyor. Bu noktalar hikaye okunmadan açıklığa kavuşmuyor. Senaryo, oyunculuk açısından dil uzmanı Louise (Amy Adams) dışında kimseye fırsat vermiyor. Uzaylıların tasviri ve iletişim sahnelerinde kullanılan görsel efektler yeterli. Fakat tüm bu debdebeye rağmen zaman-mekan algısı üzerine ayrıntıya girmeden kendini basit ifadelerle açıklayan birkaç bilimsel yazının insanda oluşturabileceği meraktan daha fazlasını vermiyor film.   

Temel nokta kullanılan dilin, kullananların yaşamı algılayışını hem yansıttığı hem de biçimlendirdiği görüşü gibi gözüküyor. Heptapod (yedi ayaklı) adı verilen uzaylıların iletişim sisteminin çözülmesi süreci bu fikri yansıtıyor. Buradan hareketle doğum olarak bildiğimiz başlangıç noktasından ölüm olarak bildiğimiz sona doğru ilerleyen doğrusal düzendeki bir yaşam algısının kullandığımız dilin yapısının çaktırmadan dikte ettiği bir bakış açısından ibaret olabileceği ve farklı dil yapılarında yaşamın çok daha farklı algılanabileceği örnekleniyor. Bu yaklaşımları kazanmanın yolu olarak ise beynin yeniden formatlanması gerekiyor ve buna uygun bir dil öğrenilerek bu değişim yaşanabiliyor.   




Filmin başrol oyuncusu  dil uzmanı Louise uzaylıların dilini öğrendiğinde yaşamı ve zamanı algılama şekli de otomatik olarak değişiyor ve geleceği de görebiliyor. Bu noktada filmin ikinci mesajı sahneye çıkıyor. Geleceği bilirsek olumsuz gördüğümüz kısımları değiştirmeli miyiz? Louise karakteri gelecekte yapacağı çocuğunun öleceğini bilmesine karşın yine de onu dünyaya getirmek istiyor. Artık yabancısı olmadığı Heptapod mantığında çocuğunun yani sevdiğinin lineer zaman kavramında kaç yıl yaşayacağının önemi yok. Yaşamında varolması başlı başına bir hediye. Lineer bir yaşam algısı olmayınca hayatta ne kadar kaldığının da önemi olmuyor. Louise karakterinin söylediği gibi başlangıç ve bitişlerin önemi kalmıyor. Varoluşun niceliği değil niteliği ön plana çıkıyor. Sıralama değil bütünlük değer kazanıyor. Varoluşun bu şekilde değerlendirilmesi, uzaylıların gelişi ve ansızın gidişi ardından geride bıraktıkları değişimle de paralellik içeriyor.

Uzaylılar, insanların düşünmesi için tetikleyici bir etken olarak alınabilir. Onların iletişimini incelerken farklı bakış açıları ve algı boyutları da keşfediyoruz. Bunlar ise kendimizde daha önce fark etmediğimiz özellikleri ortaya çıkarıyor. Yani çevremizi gözlemlerken, gözlemlemek ve anlamak zorunda kalırken, bu gözlemler dönüp kendi kendimizi de yeniden anlamaya ve değiştirmeye çalışmamızı sağlayan bir sürecin başlatıcısı oluyor. Zaten hikayede uzaylılara ne için geldikleri sorulduğunda ısrarla "Gözlem için" diyorlar. Bu durum gözlemin tek başına bile aslında ne kadar basit ama etkili ve verimli bir iletişim yöntemi olduğunu düşündürüyor..  

Genel olarak yukarıdaki sorgulamalardan ibaret bir film olduğunu söyleyebilirim. Uzaylı tasarımları ve dil ile zihin arasındaki ilişkinin kurcalanması hoşuma gitti. Ama bütün olarak bir hamlık vardı sanki. Araya doldurulan olaylar sırıtıyordu. Hikaye daha iyi uyarlanabilirdi diye düşünüyorum. Ortalama bilimkurguların üzerinde, ağırlığı aksiyondan felsefeye kaydıran seçkin bir iş olmuş.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...