İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2019 Perşembe

Le Herisson (Yaşamaya Değer / Hedgehog) (2009)

Muriel Barbery’nin “L’elegance d’Herisson” kitabından uyarlama. Yönetmen Mona Achache.

İntihar tarihini belirlemiş bir kız çocuğu, kitapları ve kedisine sığınmış bir kapıcı kadın, apartmana yeni taşınan bir bilge Japon ve etraflarını sarmış kara kalabalık.

Açılış sahnesinde Paloma isimli bir kızın elinde kamerayla çevresini filme çekişini seyrediyor ve yaşından çok daha büyük şu tespitlerine hayret ediyorsunuz:

 “Mais malgré ça, malgré toute cette chance et toute cette richesse, depuis très longtemps, je sais que la destination finale, c'est le bocal à poisson. Un monde où les adultes passent leur temps à se cogner comme des mouches à la même vitre. Mais ce qui est certain, c'est que dans le bocal, j'irai pas. C'est une décision bien réfléchie.”

Paloma 11 yaşında ve 12 yaşına bastığı gün intihar etmeye karar vermiş. Planına göre o zamana kadar çevresini görünmeye çalıştıkları gibi değil oldukları gibi filme çekecek ve ardında gerçeği haykıran bir eser bırakmış olacak.

Film boyunca bu üç karakterin birbirleriyle etkileşimlerini izlerken toplumun ötesine geçseler de içinde yaşamaya mecbur olan insanların kaçınılmaz ızdıraplarına şahitlik ediyoruz.  

Kediler, Tolstoy, ilişkiler, kitaplara sığınmak, Japon kültürü, incelikler, ölmeye kararlı bir çocuk ve yaşamaya kararlı bir kavanozdaki balık.

Kamerasını Paloma gibi toplumun riyakarlıklarına ve sahte saygınlıklarına doğrultup deşifre eden acıklı bir masal. Defalarca seyredip geceler boyu hakkında konuşulabilecek, alıştırıldığımız ama çözüm bulamadığımız bir insanlık trajedisi.

Fransız sinemasının en sevdiğim güncel filmlerinden biri. Modern bir klasik.  









Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bozkır (Türk Dizisi) (2018-2019): İlk Bölüm


İlk bölümü Youtube’a yüklenmiş. Geçen gece seyrettim. Dizinin ücretsiz ana ulusal kanallardaki dizilerden daha kaliteli olduğunu baştan söylemek lazım ki yeri belli olsun. Kategorileri farklı.

Türkiye dizi / film sektörü açısından arayış içinde olması gereken bir ülke. Bu projede de farklı bir şeyler yapılmak istendiği belli.

Nedense daha ilk dakikalarda her şey True Detective’i hatırlattı. Louisiana bataklıklarının yerini Anadolu bozkırları almış. Bu kötü bir şey değil, iyi örneklerden faydalanılmalı bence.

Nasıl söyleyeyim, biraz olmuş biraz olmamış bir iş gibi geldi bana. Somut konuşalım, büyük laf söyleme işi çok abartılıydı. Bir bölümde en fazla 1-2 yerde kullanırsın. Yerinde ve ustaca yerleştirirsin. Böyle ikide bir birileri büyük büyük laflar etmeye kalktı mı poz vermek gibi oluyor, yapay, hatta yer yer didaktik kaçıyor. Cool bir hava yaratmanın beceriksiz bir yolu gibi duruyor.     

Seyfi Amirin “Adalet zamanın kölesidir Nuri Pamir. S.kilir durur." lafı sanki portresi çizilen adamın söyleyeceği laf değilmiş gibi geldi. Küfre başka bir yerde, baskı altında bile başvurduğunu hatırlamıyorum, çok yerleştirme duruyor. Genelde çoğu sahnede var bu. Bazen senaryo bazen çekim doğal bir akışın parçası olmaktan ziyade "yerleştirme" kalıyor. 

Polis müdürü çok parodi gibi olmuş, Behzat Ç mizahı bununla kıyaslanamayacak kadar fazla kullanmasına karşın oradaki gıcık müdürlerin tersine komedi unsuru olarak kalıyor ve sırıtıyor.  
Affan’ın katledilişi duyguyu aktaramadı. 
Nuri’nin “Bir daha hiç tavuk döner yemedim” lafı narration’a değil de hikayenin içine yedirilseydi daha zarif olabilirdi. Yine sürekli bir arabayı çekip “cool” pozlar, biraz poster çekimi yapılıyor gibi anlamsız geldi.

Ne bileyim böyle ufak tefek çok şey battı gözüme. Bir de filmde hiçbir karakter, sahnesi gelse de izlesem dedirtmedi. Benim için önemli bu. True Detective 1’de Rust vardı, ikide Frank’e bayıldım. Behzat’ta Hayaletin sahnelerini ayrı merak ediyorum. Burada kimse olmadı. Sanki tiplemeyle karakter arası bir yerlerde sıkışmış gibiydiler. Altan Erkekli bile rolüne tam oturmamış gözüktü. Hele o son sahnede aynı anda kızı tepede bulmaları absürd geldi. Kopukluklar vardı.   

Dizilerin ilk bölümüne bakıp seyredip seyretmeme kararı verirken kriterim doğal olarak ikinci bölümü izleme isteğim var mı, varsa ne kadar güçlü sorularının cevabında yatıyor. Mesela yine hafta sonu seyrettiğim "Mandalorian" dizisine 18 yaş altı olsaydım herhalde devam ederdim ama orta yaşlarda biri olarak aynı şeylerin tekrarı olarak gördüğüm için pas geçeceğim. Bozkır’ın ikinci bölümünü seyredebilirim ama seyretmezsem de pek merak etmem ya da para verip seyretmek istemem.

Ulusal kanallardaki deli saçması dizilerden iyi ama TR’deki dizi evriminin kilometre taşlarından olamayacak bir “ara ürün” olarak gördüm.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Kasım 2019 Perşembe

Öğretmen Kemal (1981) (Türk Filmi)


Eski bir Kuvâyi Milliyeci olan Kemal (Cüneyt Arkın) Karalar köyüne öğretmen olarak atanır. Bir okul yapıp köylüyü aydınlatabilmek için çalışmaya başladığında, köyün ağası ve  cemaat önderiyle karşı karşıya gelir. Sadece Çanakkale gazisi bir yaşlı adam, köyün delisi ve birkaç kadın yanında durur.

Cüneyt Arkın’ı çok severim. Yanında Fikret Hakan, Eşref Kolçak, Selçuk Uluergüven, Meral Orhonsay gibi oyuncular da var. Kadro iyi. Filmin hikayesine bakıldığında epik olmasa da en azından orta karar bir drama beklentisi doğuruyor insanda. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Senaryo ve yönetmenlik çok yetersiz kalmış.    

Öncelikle Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılının tarihini taşıyan bu filmin söylediklerinin hepsine katılıyorum, namussuz dinci yobazlarla alçak kodamanların cehennemi ortaklığına karşı duruşu, her aklı başında insanın saygı duyacağı bir tavır.

Fakat bunu çok beceriksizce yaptığını da eklemek gerekiyor. Atatürkçü öğretmen sadece slogandan ibaret bir "tipleme" olarak kalırken, olaylar doğru tonda anlatılamıyor. Mesela "Çalıkuşu" dizisi ya da "Vurun Kahpeye" filmindeki  incelik, estetik ve ustalıktan eser yok. Doğruları söylese de basit bir propaganda filminin ötesine geçemeyerek oyuncu ve konu potansiyelini harcıyor.

Sürekli teatral bir hava hakim filme. Abartılı kötü karakterler yer yer parodiye dönüşerek filme zarar veriyor. Mesela cemaat önderi Şerif Emmi’nin (Selçuk Uluergüven) absürd davranışları, bu kadarına gerek yok, karikatürize olarak karakterin içini boşaltıyor. 

Filmdeki özensizliğe bir örnek de şu. Başta öğretmen kadın hikayeyi anlatıyordu, sonda eşkıya Durali noktayı koydu. Başı ve sonu arasında bile bir kopukluk hemen göze batıyor. Tüm bu zaaflar projenin üzerinde yeterince çalışılmadığını düşündürüyor.

İyi niyetli ama çocuksu bir film. 


Her şeye rağmen hoşuma giden bazı sahneleri de belirtmeden geçmeyeceğim.

Köylülerin devletin tahsildarına gösterdikleri onursuz saygının, muallim olduğunu öğrenince dudak bükmeye dönüşmesi, dini imanı para olmuş bir toplumun ne mal olduğunu iyi göstermiş. Az bile söylenmiş.

Çaput bağladıkları ağacı yıkışları Sovyet filmi “Kommunist”teki tek başına elinde baltayla ağacı yıkmaya giriştiği epik sahneyi hatırlattı. Filmin en sembolik sahnesi.

Eşkıya Durali’nin (Fikret Hakan) milletin sevip saydıklarından daha namuslu  çıkması da, günümüzün işgal altındaki makamlarını ve itibarlı sayılan simalarını düşününce gayet gerçekçiydi.

Kemal köye ilk geldiğinde gazi adamın karısı buyur ediyor, yemek yapıyor. Aslında çok fakirler. Öğretmen sonradan öğreniyor ki kadın iğne iplik almak için biriktirdiği yumurtalarıyla yapmış o yemeği. Bu sahneyi ve bu kadını seyredince ülkesi bu haldeyken yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşıp duran karılar geliyor aklıma. Haysiyet olmayınca öğretmen de olsan doktor da kar etmiyor, para ancak rezil ediyor demek ki. 

TR’de yüzyıllardır oynanan tiyatroyu en basit haliyle seyretmek isteyenlerin göz atması gereken, tüm eksikliklerine rağmen, bugün Türkiye televizyonlarını istila etmiş acınacak durumdaki programların çoğundan çok daha değerli bir çalışma. 

Filmin içinden bazı sözleri not düşelim:

“Bak kardeşim, bir ayağı tekkede bir ayağı mekkede olanların yönetimi bitti”

“Benim amacımdan başka dostum yoktur” 

“İstiklal mahkemelerini unutma Dayı bey!”


Bu sonuncu çok önemli. Şimdiye kadar söyleyen oldu mu bilmiyorum ama bana sorarsanız TR bu dönemin sonunda ikinci İstiklal Mahkemelerini kurmak zorunda. Öyle barışla, kucaklaşmayla bu zehri de kiri de temizleyemezsiniz. Siyasetçisi, gazetecisi, medyacısı, yazarı, iş adamı, akademisyeni bütün köprü başlarını tutmuş "dayı beyler" burada yargılanmadıkça bu ülkede haktan hukuktan bahsedilemez.




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

24 Eylül 2019 Salı

"Yapayalnız" - Chabouté: Çizgiroman İncelemesi


"Tout Seul" ya da "Alone": Yazan ve çizen Christophe Chabouté

“A la base, j'étais graphiste en freelance dans la pub. J'ai commencé par faire un album de BD dans mon coin, tout seul, juste pour voir si j'étais capable de le faire jusqu'au bout, si je pouvais tenir pendant un an sur un récit. Je l'ai fait, je l'ai mis dans un tiroir et j'ai continué à bosser dans la pub. Au bout d'un moment, je me suis décidé à l'envoyer à un éditeur, pour voir si ça pouvait marcher, si ça allait plaire. J'ai envoyé le manuscrit et ai été publié 15 jours après.”

Chabouté’nin çizgiromana nasıl başladınız sorusuna verdiği yanıt bile bu çizgiromanın yaratılış öyküsü hakkında ipuçları içeriyor.

“Başlangıçta bir barda freelance grafikerdim. Yapayalnız kendi köşemde bir albüm yapmaya giriştim, sonuna kadar sürdürebilir miyim, bir hikaye üzerinde bir sene boyunca çalışabilir miyim, denemek istedim. Sonunda yapabildim ve bitirdiğim ÇRı bir çekmeceye kaldırdıktan sonra barda çalışmaya devam ettim. Bir ara bir yayıncıya gönderip şansımı deneyeyim dedim, bakalım beğenecekler miydi. Gönderdikten 15 gün sonra yaptığım çizgiroman yayınlanmıştı”


Chabouté ilgiyle takip ettiğim 3-5 çizgiroman sanatçısından biri. Tanışıklığım epey eskiye dayanıyor, biri dışında Fransa'da yayınlanmış tüm albümlerini okudum. Geçen gün Hayalkahvem (link) “Yapayalnız çıkmış!” diye mesaj atınca birkaç yıl önce yazıp sonra rafa kaldırdığım ve unuttuğum bir yazıyı elden geçirip nihayet yayınlamaya karar verdim. Bu aralar fazla ÇR okumasam da bu konuda bir yazı Türkçe nette bulunsun.

Kısaca konusunu verelim. Yüzü deforme olduğu için ebeveynlerinin incinmesin diye kayalıklar üzerindeki bir deniz fenerinde insanlardan uzak tuttuğu orta yaşlarda bir adamın onların vefatından sonra sürdürdüğü rutin, sıradışı ve yapayalnız yaşam konu ediliyor. Öyle böyle bir yalnızlık değil ama. Kıskıvrak bir yalnızlık. Katıksız bir yalnızlık. Tercih edilmiş değil içine doğulmuş, kaskatı kesilip çakılakaldığın türden bir yalnızlık bu.

Geçen seferki yazıda (link) Chabouté’ye fazla yer ayırmamış, ÇRa odaklanmıştım. Bu sefer Christophe Chabouté’den de (Kristof Şabute) bahsedelim. Genç gösteriyor ama 1969 doğumlu. Evli. Île d'Oléron’da, yani Fransa’nın gözden uzak bir köşesinde, adada yaşıyor. Bir pub’da grafiker olarak çalışırken ÇR piyasasına girmiş ve hoşuna gidince devam etmiş. Her ne kadar kendisi söyleşilerden nefret etse de, röportajlarından anahtar kısımların derlemesiyle bu farklı ve “yapayalnız” çalışan çizgiromancıyı daha yakından tanıyalım:


Çizgiroman konusunda bir eğitiminiz var mı?
Birkaç yere devam ettim ama hiçbirini sonuna kadar götürmedim.

Niye hep hüzünlü, acıklı hikayeler anlatıyorsunuz?
Mutluluğu anlatmak zor. Çok isterdim ama henüz kendimi bu konuda yeterli görmüyorum

Albümlerinizde yazıya fazla başvurmuyorsunuz?
Çizgiroman hem yazıyı hem de resmi kullanmaya imkan tanıyor. Söylemeyi beceremediğimi resimle, resmetmeyi beceremediğimi de yazıyla vermeye çalışıyorum. Resim yetiyorsa, yazıyla kalabalık etmeye gerek görmüyorum.
Diğer yandan yazıları okurun kendi kafasında eklemesi belki de daha iyi bir şey olabilir. 350 sayfa hiç konuşma olmayan bir albüm yayınladığımda okurlar bana kendi kafalarında uydurdukları diyalogları söylemişlerdi. Bu şekilde okura yapacak bir şeyler bırakmayı seviyorum. Son tahlilde, resimle anlatmayı, yazıyla anlatmaktan daha çok sevdiğimi düşünüyorum.  
   
Çalışma metodunuz nasıl?
Aşamaları var. Önce senaryoyu büyük ölçüde bitiririm. Sonra albümün tamamının storyboard’unu hazırlarım. Sonra çizimler, sonra da çinileme gelir. Çinileme sürecinde genelde bir sonraki albümün çalışmaları da bir yandan başlamış olur. Tek çalıştığım için düzenli gitmem lazım. Ayrıca resimlemeye geçmeden hikayenin ne olacağı, nereye gideceği büyük oranda bellidir.

Hep tek başınıza çalışıyorsunuz. Başkalarıyla ortak projelerde yer almayı istemiyor musunuz?

Hayır. Başkalarıyla tutuk hissediyorum, özgür değilmişim gibi geliyor. Anlatacak kendi hikayelerim var ve bunlar olduğu sürece tek başıma devam edeceğim. Benim kendi kendime olmam lazım, o serbestliğe ihtiyacım var. Tabii yalnız olunca her işinizi kendiniz halletmek zorundasınız ve bu da bazı şeyleri öğrenmek zorunda kalmanıza neden oluyor.

Kimlerden etkilendiniz?
Siyah-beyaz çalışan çoğu ÇRcıdan. Pratt, Baru, Breccia, Comes, liste o kadar uzun ki. Ama ciddi bir etkisi oldu diyebileceğim birisi yok. Her şeyden beslenmeye çalışıyorum: sinema, fotoğraf, müzik. Her alandan alınacak bir şeyler var. Kendimi sadece ÇRla sınırlamak istemiyorum.

solda. Chassiron deniz feneri

Peki Chabouté, “Tout Seul” hakkında neler söylüyor:

Bu albümün çıkış noktası ne oldu?
Yaklaşık 10 yıl önce biri bir soru sormuştu: Issız bir adaya yanında hangi kitabı götürürsün? Cevap vermek için 10 yıl bekledim ve 376 sayfalık bir albümle yanıtlamış oldum. Uzun zamandır süreci devam eden bir çalışmaydı, bir sürü not birikti, hayal gücü ve yalnızlık konuları üzerinde kafa yordum. Zaten ben de ‘yapayalnız’ çalışan biriyim. Masamda, atölyemde, boş beyaz sayfalara karşı yapayalnızım. Yavaş yavaş biriktire biriktire deniz kıyısına taşınana kadar süreç devam etti ve o noktada belki de iyot kokusunun etkisiyle son halini aldı.

Aslında 400-500 sayfaya kadar kendime izin vermiştim ve gidişata göre karar verecektim. Neticede bir sözlüğün bu hikayedeki gibi bir rolü olduğunda ve böyle bir öykü anlattığınızda istediğiniz kadar uzatabilirsiniz ama 376 sayfada karar kıldım. Yoksa bıraksam 2000 sayfa bile çıkardı.

Peki bu projeye yayıncınız nasıl yaklaştı?
Hemen okeylediler. Vents d’Ouest ile çalışmak büyük şans, bana gerçekten güveniyorlar. Teknik sınırlamalar da vardı aslında, 400 sayfaya yakın bir albüm yaptığınızda fiyatı da ona göre oluyor. Benim isteğim küçük formatta olması ve insanların yatarken rahatça okuyabilecekleri ebatta çıkmasıydı.

Yapım aşamasında deniz fenerlerini ziyaret ettiniz mi?
Deniz fenerleriyle ilgili kitaplar okuyup o yaşamı öğrenmeye çalıştım. Hikaye açısından bu okumalar bir şey katmadı ama atmosfer konusunda yardımcı oldular. Model aldığım deniz feneri ise Chassiron feneri oldu. Zaten yaşadığım yerde olduğundan ziyarette zorlanmadım. Yalnız bu fener biraz içerde olduğu için maketini yaparak çizimlerde kullanacağım üç boyutlu modeli elde etmiş oldum. Ben de adada yaşadığım için deniz ve dalgaların insan üzerindeki etkisini çok iyi hissedebiliyorum.


"Tout Seul" Tiyatro Uyarlaması
“Yapayalnız” çizgiromanı 2014 yılında tiyatroya da uyarlandı. Düşük bütçeli bir prodüksiyondu ama ÇR uyarlamaları açısından bu denemeleri önemsiyorum. Projeyi sahneye koyan Nathalie Lhosta-Clos. Bir saate yakın süresi var.

Youtube’dan bakma fırsatım oldu. Bir eleştiri olarak müziklerde sadece tuba’nın kullanılmasını beğenmedim. Tuba bildiğin boru gibi bir sesi olan tamamlayıcı bir enstrüman. Bu kadar dokunaklı ve duygulara hitap eden bir eserde tuba’nın katkısının değil zararının olduğunu düşüyorum. Sesi duyulduğu anda atmosferi dağıtıyor ve kulak tırmalıyor.  Bir piyano ya da kemanın inceliği lazım bu temsile (link)


"İnsan bilmek isteyen bir canlıdır”
“Qu’est-ce qui vous ferait plaisir?
“Des images du monde.”

Geçtiğimiz aylarda Ahmet Arslan isimli felsefecinin konuşmalarını dinledim. Televizyonda lafı eğip bükmeden dürüstçe konuşabilen nadir insanlardan biri. Aslında sırf bu bile başlı başına bir övgüyü hak ediyor artık bu memlekette, düştüğümüz rezil hali siz anlayın. Neyse, seminer gibi uzun konuşmalar bunlar. Youtube’da var. İlkçağ felsefesi’ni ele alan 5 ciltlik bir kitap çalışması piyasada bulunabiliyor. Adam Aristo’dan alıntılıyor ve diyor ki “İnsan doğal olarak bilmek ister. En büyük özelliklerimizden biri bu, insan bilmek isteyen bir canlıdır.” Aristo’nun yüzyıllar önce tüm bilgeliğiyle ortaya koyduğu bu tespit çok doğru. Herkes için olmasa da en azından bir kısmımız için :)

Ahmet Arslan

Bizler televizyon ya da bilgisayarın başındayken, fenerinde tek başına oturan adamcağızın da akşamları uğraştığı bir meşgalesi var. “Bilmek” güdüsünü tatmin ettiği bir kaynağa sahip. Kalın sözlüğünü  iki eliyle tutup masaya bırakarak bir nevi yaşamın tesadüfi tarafını simüle edip, gözlerini kapadıktan sonra açılan sayfaların üzerinde bir noktaya işaret parmağını götürüyor. Artık hangi maddeye denk geldiyse onu okuyor. Ama günümüzün pozcuları gibi “şunları okuyorum bunları seyrediyorum, buraları geziyorum” demek için değil. Okumakla kalmıyor üzerinde düşünüyor, kendi yaşamına uyarlıyor. Adeta ortaçağda elinde tek bir yazma eser olan ve onu defalarca okuyan insanlar gibi didik didik ediyor. Tahayyül, tasavvur ve taakkul aşamalarından geçip o sınırlı olanaklarıyla, çoğumuzdan çok daha has bir tefekkür gerçekleştirebiliyor. Adamın hayal gücünün dış dünyayla en büyük bağlantısı elindeki o tek kitap ve bunu o kadar iyi kullanıyor ki berbat şartlarına rağmen. Bilmek istemenin en yalın haline nefis bir örnek adamın çabası. Malumatfuruşluk yapmak için senede 50 kitap okuyacağına 20 tane oku, 100 tane film seyredeceğine 30 tane seyret. Ama okuduğunu, seyrettiğini doğru dürüst anla, düşün, değerlendir. Kendine kat. Hak ettiği zamanı ver. Yoksa içerik sana ulaşmadıktan sonra, niceliği ne kadar arttırsan ve ortalıkta sallasan boş sevgili okuyucu.


“The Mountain” (1956) diye burada da bahsettiğim bir film vardır (link). Alp dağlarında tek başına yaşayan yaşlı Zacharia kulübesinde yapayalnız otururken uzak ülkelere dair resimli kitapları büyük bir iştahla okurdu. Çizgiromanda adamın tek başına sözlüğünü okuduğu karelere bakarken aklıma onun çocuksu bir merakla ve bilme isteğiyle dolu gözleri geldi. Aynı ışığa unutulmaz Goonies filmindeki Sloth karakterinde de rastlamak mümkündü. 

Evet, şartlar ne olursa olsun insan bilmek isteyen ve bu yolda ilerleyen bir canlı olmalı. Biliyormuş gibi yapmaya çalışan değil.

Oltalar elimizde, hayat denizinde nasibimizi arıyoruz
Yapayalnız, dış dünyayla zihinsel olarak kitabı, fiziksel olarak da oltası aracılığıyla iletişim kuruyor. Balık yerine ara sıra denize atılmış dış dünyaya ait eşyaları yakaladığında o kadar seviniyor ki. Hepsini toplayıp oyuncak gibi odasında biriktirmek en büyük hobisi. En sade haliyle verilmiş bu eylem aslında daha sofistike olarak hepimizin yaşamlarında her gün tekrarlanıp duran iletişim ve alışveriş döngüsünün ta kendisi. Sonsuz bir fiziksel ve zihinsel alışveriş sürecimiz var dışımızdaki dünyayla. Her yeni gün oltayı atıyoruz yaşama. Bazen yüz para kazanıyoruz, bazen 1 para bulamıyoruz. Bazen krallar gibi karşılanıyoruz bazen küfür kıyamet kovuluyoruz. Güne dualarla değil de “rastgele” diyerek başlamak en iyisi belki de. Aslında aynı kapıya çıkıyor ikisi de.   

“Pathos” ve “Kavanozdaki Balık”
Yirmi sene önce falandı. Yurt dışında serserilik ediyorum. Sevgilimle balık aldık, akşam yiyeceğiz. Bir ara mutfaktan beni çağırdı, setin üstündeki balıkları gösterdi. Hiç aklımdan çıkmayan bir manzaradır hala. Balıkların 3-5 tanesi resmen zıp zıp zıplıyor. Nasıl kendilerini yerden yere atıyorlar anlatamam. Hele gözleri. O faltaşı gibi açık gözlerle sanki bize bakıp yalvarıyorlar. O an korkunç hissetmiştim kendimi. Sanki bir ağaçtım ve tepeme bir yıldırım düşünce göğsümde açılan yarıktan fırtına içime doluşup organlarımı alt üst ediyormuş gibi bir haldeydim. Uyanış. Black Mirror dizisinin “Black Museum” bölümünde TCKR şirketinin yaptığı symphatic diagnoser cihazını takmışım da o balıkların tüm hissetiklerini doğrudan ben de hissediyormuşum gibi gözlerim kararmış, nefesim kesilmişti. Koştum bir torbaya su doldurdum, hepsini oraya attım. Eve yarım saat mesafede bir nehir vardı, gittik oraya bıraktık balıkları.

Bu olayı nereden hatırladım ve niye anlattım? ÇRdaki Yapayalnız karakteri Türkçe edisyonun kapağında verildiği gibi ara sıra balık tutup yiyor. Bir de masasında arkadaşı yaptığı bir balık var. Onunla da sohbetleri oluyor. Neyse, bir gün yine tuttuğu balıkları yerken, akvaryumdaki arkadaşının ona baktığını hissediyor. Sanki arkadaşımsın ama benim kardeşlerimi yiyorsun der gibi baktığını düşünüyor. Canavar dediklerinin hassasiyetine bak! Alıyor dünyayı tanıma oyunu oynadığı sözlüğü, kavanozunun önüne koyup yerken görmesini engelliyor. Sonra da büyük bir düşüncesizlik yaptığını hissederek, “Özür diliyor” arkadaşından. Bazısına aptallık gibi gelen bu inceliklerin, insanın o bilinmezlikle dolu ve her daim şaşırtmaya devam eden “pathos” mucizesinin en sıradışı ve belki en de olağanüstü dışavurumu olduğuna bir kez daha bu ÇR aracılığıyla şahit oluyoruz.

Çizgiromanda “Kavanozdaki balık” ile adamın kesif yalnızlığı arasında kurulan paralellik, ister istemez 11 yaşındaki Paloma’nın kendisini kavanozdaki balığıyla bir tuttuğu ve bunun üzerine bir felsefe geliştirdiği, defalarca seyrettiğim Fransız sinemasının unutulmaz şaheseri “Le Herisson” filmini hatırlattı. “Kavanozdaki balık” öğesinin anahtar rolü açısından bile bu iki eserin mukayesesini yapmak çok ilginç olabilir. Evet, neden olmasın, bundan sonra o filmden bahsedip bu karşılaştırma üzerine konuşmak geldi içimden. Program sil baştan :)

solda. Florea Paul Daniel'in resmi. sağda Yapayalnız'dan bir kare.

“Eli Eli Lamma Sabachtani”  
Bu Chabouté yazısında geçen seferki gibi albümün ayrıntısına girmeden, bizdeki dandik ÇR camiasının fark etmesi zor bir ayrıntıyı buraya almakla yetineceğim. Çizgiroman içindeki karelerden birinde deniz fenerinin dikine şekliyle üzerinden geçen bulutun yatay kesiti İsa’nın Golgotha’da gerildiği çarmıhı andıran bir görüntü oluşturuyor. Biliyorsunuz o çarmıhta çakılı kaldığı anlar, İsa’nın en “yapayalnız” olduğu anlardı. Hatta bana göre inanç konusunda Muhammed’den daha ileri olan İsa’nın bile kafasını yukarı kaldırıp “Eli Eli Lama Sabachtani” dediği İncil’de geçer. Yani “Tanrım, Tanrım, Beni neden bıraktın?”. Bu açıdan baktığımızda “Tout Seul” içerisinde böyle bir karenin geçmesinin zekice ve tam yerini bulan bir gönderme olduğunu düşünüyorum.  


“Elephant Man” ve Mutlu Son?
Albümün sonuna gelindiğinde “Yapayalnız” cesaret eder ve kabuğunu kırmaya karar verir. Başka bir deyişle farklı dünyaları bizzat görmek ister. Bavullarını toplar, tekneyi beklerken öykü sona erer. Peki sonrası? Sizce doğru bir karar mıydı? Sizce bu mutlu son sayılabilir mi? Zombiler gibi deforme yüze sahip bir insanın, üstelik 50 yaşında ilk kez tek başına toplum içine çıkmasının nasıl travmatik etkileri olacağını düşünebiliyor musunuz? Sizce değer mi? Ben bu konuda kararsızım. Romantizmin kanatlarıyla havalanarak işte kendini buldu, zincirlerini kırdı, özgürlüğü seçti falan diye düşünmek çocuksu geliyor. Kendimizi kandırmayalım, toplumun hali ortada. Bu barbar kalabalığın adamcağıza yaşatacaklarını hayal bile edemiyorum. Tamam, yaşam keyif çatma yeri değil, mücadeleden ibaret bir köşe kapmaca ama bile bile ıstıraba koşmak da akıllıca gelmiyor. Sanki mecbur olmadığı sürece ayda bir iki kere dışarıdaki dünyayı ziyaret etse ve biraz tanısa daha mantıklı olurdu. Bavulları toplayıp topyekün gitmesi büyük bir hata ve korkunç bir trajedinin ilk adımı gibi geliyor. Diğer yandan, ÇRın tamamını alegorik bir hikaye olarak alırsanız, bu spekülasyon ihmal edilebilir elbette.  

Aslında isterdim ki Chabouté tıpkı “Fables Ameres”de olduğu gibi ikinci bir albüm yapsın ve bu adamın dış dünyada yaşadıklarını anlatsın. Eminim ki ilk albümle karşılaştırılamayacak dramlarla dolu bir hikayeye şahitlik ederdik.

Chabouté bunu yapar mı yapmaz mı bilemem ama sinemada çok benzer bir hikayede bu konu ve sonrasında olanlar işlendi. Hem de müthiş çarpıcı bir üslupla. “Elephant Man” (1980) filminden bahsediyorum. Bu çizgiromanı ilk okuduğumda hemen aklıma gelen o efsane film. Aynı zamanda David Lynch’in ilk işlerinden birisi. Film gerçek bir olayı anlatır ve John Hurt’ün ağır bir makyaj ve maskeyle canlandırdığı “John Merrick” isimli deforme vücutlu adamla, Anthony Hopkins’in oynadığı doktorun ilişkisi üzerinden halkın barbarlığı anlatılır. Hikayenin başında doktorun John Merrick’i sirk canavarı olarak sergileyen adamın elinden kurtarıp üniversiteye getirmesi aslında Chabouté’nin ÇR’ındaki karakterin bavuluyla dış dünyaya açılışı gibi düşünebilirsiniz. David Lynch canavar gibi bakılan karakterin toplum içine çıkışı ve gördüğü tepkileri derinlikli ve gerçekçi bir dille anlatır ve ÇRdaki adamın feneri terk edişi sonrası neler yaşayacağına dair güçlü bir öngörü sunuyor sayılabilir. Üstelik John Merrick doktorun koruması altında dünyaya çıkmıştı, Yapayalnız ÇR’ında böyle bir himaye de yok. En ufak bir üstünlük kurma fırsatını kaçırmayan, her türlü farklılığı aşağılama sebebi sayan Sodomik bir toplumun böyle bir malzeme bulduğunda nasıl bir toplu kötülük ayini başlatacağını o kadar iyi biliyorum ki.


Yazıyı yine kara kalabalığın her türlü aşağılamasına maruz kalmış bir başka “farklı” insanla, Tyrion Lannister’la bitirelim. Bran’ın pencereden itildikten sonra komaya girmesi üzerine Cersei çocuğun ölmesinin daha acısız olacağını söylediğinde, küçücük bedenine sığmayan o büyük ruhuyla Tyrion şu cevabı veriyordu:

“I have to disagree. Death is so final, yet life is full of possibilities.”

Evet, belki de o milyonda bir iyi ihtimalin peşinde koşması gerekiyordur insanın. Ve ben sonunu karanlık görsem de “Yapayalnız” granit bir tabut gibi içine sıkıştığı adadan, hücre hapsinde yaşadığı o daracık fenerden, yani ufacık kavanozundan ne pahasına olursa olsun çıkıp, içinde minnacık da olsa iyi ihtimalleri de barındıran devasa bir olasılıklar denizine açılmaya karar vermekle, doğru olanı yapmıştır belki de.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

1 Eylül 2019 Pazar

"Köpek" (2015) (Türk Filmi)

Aşık olduğu adam ilişkilerinde gelecek görmeyince başkasıyla nişanlanan bir transseksüel, eski sevgilisiyle yıllar sonra dışarıda buluşup çay içtiği için minibüsçü kocasının gazabına uğrayan bir kadın ve zengin sitelerden bir kıza aşık olan mendilci çocuk Cemo’nun arkadaşıyla yolda bulduğu sokak köpeğine bakma çabası şeklinde özetlenebilecek üç bağımsız hikayeden oluşan bir film.

Her hikayede toplumun namussuzluğu, zararsız bir şeylerin peşindeki insanlara musallat oluyor. Toplumun yiyip bitirdiği sonra da ahlak ve namus nutukları eşliğinde bir kenara attığı trajedilerden bir üçleme.

Üç tane “Gerçek Kesit” (Flash TV) bölümünün bir buçuk saatlik film yapılmış hali gibi. Orada hiç değilse düşük prodüksiyon ve her sokakta aşina olunan tiplerin tekrar tekrar farklı rollerde kullanılmasıyla daha yerel ve yer yer mizahi olabilen bir kumpanya tadı vardı, kaba ve süslenmemiş bir gerçeklik algısı sunarak kendini seyrettiriyordu, burada o da yok.

Benzer kategoriye koyabileceğim"Beş Şehir" (2009), "Kırık Midyeler" (2011) ya da"Köprüdekiler" (2009) gibi benzer diyebileceğim filmlerin gerisinde kalıyor. Aslında hikayeler fena değil, oyuncular görevini yapıyor, şiddetin farklı tiplerine değinmesi ve hedefi takdire şayan, ama Esen Işık’ın senaryosu, bilhassa da yönetmenliği zayıf. Bütüne baktığımda ortaya iyi bir film çıkmamış. Üç tane kısa filmi iç içe sunup film diye çıkaralım denmiş gibi ama kısa hikayelerin de potansiyellerinin kullanılamadığı açık. 

Türkiye'de Şiddet
Minibüsçü kadına kocasının namus ve kıskançlık melezi bir duygu demetiyle uyguladığı şiddetten hareketle TR'de hiç gündemden düşmeyen şiddet konusunda birkaç cümle edeyim. Bir kere TR'de kadına özel bir şiddet falan yok. TR'de genel bir"şiddet" var. Ülkenin çoğunluğu bunun bir parçası. Kimin gücü kime yeterse ona saldırıyor. Sadece kadına şiddet demek işi sulandırıyor ve toplumun hiç değilse bir kısmını sağlıklı kabul ediyor. Oysa kadınlar da boğazına kadar bu şiddet sarmalının içine batmış durumda. Bakmayın siz feminist zırvalarına, onlar da birbirlerine, çocuklarına, öğrencilerine çatır çatır şiddet uyguluyor. Hem de hem sözlü hem fiziksel şiddet. Ya çocuklar, onlar çok mu saf sanıyorsunuz? Ne görüyorsa, ne aldıysa aynısını veriyor. Onların dünyasında da deli gibi şiddet var. Peki devlet? TR'de devletten çok şiddete başvuran var mı? Her sorununu şiddetle çözmek isteyen bir devlet zihniyeti var yüzyıllardır. Ve erkekler. Siz sadece kadına mı şiddet uyguladıklarını zannediyorsunuz? TR'de erkeklerin birbirine uyguladığı şiddet kadına uyguladıklarının o kadar ötesinde ki. Hayvanlara ağaçlara yapılanlardan bahsetmiyorum bile. Topyekün barbarlık hakim bu ülkenin büyük çoğunluğuna.

Dolayısıyla sorun kadın, erkek, yaşlı, çocuk falan değil. Basitleştirmeye çalışmayın. Mesele toplumun bütün olarak şiddete eğilimli olması. Bunun da birinci sebebi adaletsizlik. Bir ülkede ya hukuk bilinci gelişir ya şiddet bilinci. Ortası olmaz. Gelişmiş ülkelerde iyi kötü bir hukuk bilinci oturtuldu. TR'de hukuk yüzyıllardır etkisiz ve güçsüz bırakılınca, şiddet kültürü kendini bugünlere kadar muhafaza edebildi. Sorun özünde bu kadar basit. Başka bir sebep olarak gösterilen çağdışı geleneklerin, zihniyetlerin hala yaşayabilmesinin arkasında da bu hukuksuz ortamın büyük payı var. Detayları ayrıca konuşulur.

Bu haliyle TR gibi ilkel kalmakta direnen ülkelere mensup insanların 22. yüzyılda çip takılmadan uygar ülkelere alınacağını sanmıyorum. Haksız da sayılmazlar. Bu arada kadın erkek ayrımı da yapmayacaklar, çünkü ortada bir hastalık varsa, herkes payını alır.




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

16 Ağustos 2019 Cuma

Tolkien (2019): Film Sohbeti


Bir insanın hele de sıradışı işlere imza atmış insanların yaşamlarını 1-2 saatte anlatmak mümkün değil. Aslında doğru da değil. Kitaplara dahi sığmıyor çoğunun “hayat izleri”. Çaresiz, neredeyse her biyografik filmde (biopic) bir  “odak” seçilir ve alan sınırlanır, yani özellikle bir dönem ya da boyuta yoğunlaşılır. Burada da çocukluk kısa geçilip, sevdiği kadın ve okuldaki arkadaşlıklarının verilmesi tercih edilmiş. Dolayısıyla kitapların yazım süreci yok. Bunu önceden belirtmekte fayda var.

Yine konuşacak yığınla konu getirdi aklıma ama birkaç tanesini seçip başlıklar halinde değineceğim.




“Barrow’s Store”
Çocukken ya da gençliğinizde arkadaşlarınızla nerelere giderdiniz?

Siz cevabı düşüne durun, benim çocukların oturmaya gittikleri mekanı uzun uzun yazasım var. "Barrow’s Store"dan bahsediyorum. Şimdi gel de hayıflanarak sorma, kaç çocuk TR’de şu ortamda bir çay bir meşrubat içti? Ben içmedim açıkçası. Düşünüyorum da en sevdiğim mekan Bağdat caddesi Şaşkınbakkal'daki  Kristal büfeydi o yıllarda ama burayla karşılaştırmak mümkün değil, Kristal'in hamburgeri dışında kıyas kabul etmez :)

Peki niye bu konuya takıldım? Hepimiz takılmalıyız da ondan. İşte bu ortamda en azından bir kere bulunmuş bir çocuğun dünyası farklı bir incelik ve zenginlik kazanıyor. Şu ortamda arkadaşlarıyla sohbet eden bir çocuğun konuştukları, hayatı boyunca kıraathane denilen iğrenç ortamların ya da kıytırık büfelerin önünden geçen çocuklarınkinden bambaşka oluyor. Hiçbir şey tesadüf değil, uygar bir yaşam tarzının ürünü olan sanat ve bilimi, o yaşam kültürüne sahip olmadan üretemiyorsun. Bir çeşit peruk değil sanat dediğin şey alıp kafana takasın ya da bilim bir fabrika binasından ibaret değil yapınca içinden makineler, icatlar fışkırsın. Uygar ve yalancıktan olmayan kurumların olması, bunların devamlılık gösteren aydınlığında insanların yetişmesi gerekiyor. Kurum deyince sadece üniversiteleri düşünmeyin. Mahallenizdeki kafeler, fırınlar bile bir yaşam kültürünün yansıması aslında. Mahalli gazetelerden tutun pastanelere kadar yüz yılı aşan tarihe sahip pek çok dükkan var uygar dünyada. Sen kurumları yaşattıkça kurumlar da toplumun sağlıklı unsurlarını yaşatıyor. Uygar dünyanın değerlerini ayakta tutuyor. Bilim ve sanat kültürünü teneffüs ederek yetişen çocukların ortaya koyduğu eserler doğal olarak başkalarınınkine benzemiyor. Günümüz TR'sinde şu ortamı sağlayacak bir üniversite kafesi ya da "salonu" dahi olduğunu sanmıyorum. En azından ben rastlamadım. Sorsan ilkel dünyalarda dekanlık, bakanlık, rektörlük yapanlara, üniversite bilim yuvasıdır kafe mi yapacağız derler, halk da alkış tutar bu çiğliklere. Oysa bilimin gelişmesinde, yeni bir fikrin ortaya çıkmasında günlük konuşmalarla iç içe ilerleyen beyin fırtınalarının payının ne kadar büyük olduğunun bilincinde değildir bu halklar. "Çağrışım" dediğiniz büyülü kıvılcımlar, pek çok büyük düşüncenin, eserin doğuşunun ilk adımıdır ve ancak belli ortamlarda insanların etkileşimleri sonucu ortaya çıkabilirler.





Yürüyüş ve düşünceli sohbetler
Ağaçlar arasında yürümek ve düşünmek. Klişelerin kovulduğu, taptaze düşüncelerin bir kartopunu yuvarlar gibi beraber konuşarak büyütüldüğü ağzın değil aklın daha çok çalıştığı sohbetler etmek. Bazen uzun uzun susmak. Bunun da kıymetini bilmek. Sonra yeniden zihnine akan düşünceleri lisanlara sıkıştırmaya çalışarak dile getirmek. Sohbetle sevişmek, düşünmek. Kuş sesleri arasında kelimeleri koklamak ve yakınlıklar kurmak. Konuşarak, düşünerek bir şeyleri aramak. Yeni dünyalar yaratmak. Aslında ne kadar basit bir eylem. Paraya pula da gerek yok. Yok ama bu yaz "tatil yapan" kaç dangalak bunun hakkını verebildi sizce? 

İşte bu filmde de ormanda yürüyüş ve sohbet sahnelerine bayıldım. Önce Edith'le sonra profesörle ağaçlar arasında yapılan düşünceli, sohbetli yürüyüşler harikaydı. 

Soljenitsin ve Sokurov’u hatırlayın (link). Ya da Darwin’in Evrim teorisini kurarken bahçesinde yaptığı yürüyüşleri. Bahçe küçük olduğu için attığı tur sayısını anlamak için her turda bir çakıl taşını belirlediği yere yığmasını.  O yürüyüşlerin yeni düşüncelere yer açan dinlendirici ve özgürleştirici etkisinin hiç de az olduğunu sanmıyorum. Ya "Dead Poets Society" filmindeki kısacık ama unutulmaz karda yürüyerek Latince çalışan öğrenciler sahnesi? Yeni fikirlerin arasında yürümek isteyenin bu "doğal yürüyüşlerden" uzak durması mümkün değil. O kadar çok örnek var ki siz en iyisi Frederick Gros'un "A Philosophy of Walking" kitabını okuyun, bayılacaksınız. Şurada (link) bahsetmiştim. 




Metafor
Tolkien söyleşilerinde romanlarının somut bir şeylerin sembolü olmadığını belirtir ama insanın yaşadıkları bazen bir şekilde "söylenmesi mümkün olana" dönüşerek ifade edilebildiği, dış dünyaya karışabildiği için çoğu zaman bu süreçlerin birebir eşlenmesi ya da bilinmesi kişinin kendisi için bile mümkün olmuyor. Bilinçaltında şekillenip dünyaya çengellenen yığınla metafor hem hayatlarımıza hem eserlerimize hiç durmadan karışır yaşamlarımız boyunca. Film Tolkien'ın yaşamına ciddi etkileri olmuş üç olgunun savaş, sevgi ve arkadaşlık üzerinden ilerlerken romanlardaki fantastik dünyanın zeminini veriyor ama çıkarımlar yapmayı seyirciye bırakıyor.

Yetim kalınca kardeşi ve kendisiyle ilgilenen papaz, savaşta yakınını kaybedenleri teselli etmek için söyleyecek bir şey bulamadığından bahsediyor filmde: 

“Words are useless. Modern words anyway. I speak the lithurgy. There’s a comfort I think in distance. Ancient things.”.

Geçmişe bilgelik atfederek psikolojik bir rahatlama sağlamak dinin kullandığı yöntemlerden biri. Uzaklık hissinin rahatlatması meselesi ise kendi başına ilginç bir başka konu. Metaforların bu açıdan ciddi faydaları var. Çoğu zaman insana kendini ifade etmek için bir alternatif sunuyorlar. Mevcut kabullerden nefes almanı sağlayıp düşüncelerinin topluma karışmasının tek yolu olabiliyorlar. Sadece otoritenin zorbalıklarından sıyırmak değil mesele. Filmdeki gibi utangaçlığı aşmanın da bir yolu olabiliyorlar. Toplumsal dile, alışkanlıklara, karaktere, beklentilere, kabullere, her türlü yerleşik hale gelmiş düşünceye ya da hisse karşı araya mesafe koyarak daha özgür adımlar atabiliyorsun. Çok ilerilere sıçramak için geriye doğru bir iki adım atıp engelin üstünden sıçramak gibi görüyorum metafor kullanımını. 
  
Metaforun yaşamlarımızdaki yerine dair askere gitmeden önce Tolkien ile Edith'in şu diyaloğu önemli mesajlar veriyordu: 

-It's the “Ascanius"
-Sounds like something out of one of your stories.
-Yes. Pity the poor citizens of the kingdom of Ascanius.
-Why shall we pity them?
-For their terrible history. For their shame.Their regrets.They should forgive themselves. They can't.”

Bu arada metafor ile alegori farkını da bir ara konuşmak isterdim, hatta bunlara bir de analojiyi ekleyebiliriz. Yanlış kullanılıyorlar genelde





Fellowship vs Friendship
Seyrederken artık nereden estiyse aklıma geldi . Bence iki kavram arasında şöyle bir fark var. Fellowship belli bir amaç, ideal, hedef, iş etrafında birliktelik anlamını veriyor. Zaten "Fellowship" İngilizce’de meslektaş anlamında da kullanılıyor. Örneğin savaşta bir askeri timin üyeleri arasında buna benzer bir ilişki var. Tematik bir arkadaşlık gibi. Belki "görevdaşlık" gibi bir kelime uydurulabilir. "Kader birliği" deyimi de yakın bir anlama sahip Türkçe'de. Ya da abuk sabuk şeyleri çağrıştırsa da "ülküdaşlık" kelimesi akla geliyor. Arkadaşlık ise mutlaka belli bir ya da birkaç ortak amaç veya görev gerektirmiyor. Ortak ilgi alanları ya da mekansal yakınlık yetiyor. 

Türkçe’ye gelirsek “Yüzük Kardeşliği” deyince arkadaşlığın da ötesinde bir bağ, yakınlık anlamına geliyor ki kelime olarak orjinalinden biraz kaymış gözükse dahi bence “kardeşlik” hikayeye daha çok yakışıyor ve harika bir çeviri .

Diğer dillere baktım, nasıl çevrilmiş diye. Fransızca ve Almanca çeviriler “Communauté de l'anneau” ve “Die Gemeinschaft des Ringes”. Kardeşlikten ziyade grup arkadaşlığı, “yüzük birlikteliği” gibi bir anlama geliyorlar. Ruslar ise bizim gibi kardeşlik kelimesini seçmişler (Братство кольца).






Bir İyi Dilek
Hepimiz günlük hayatta birbirimize çeşitli dileklerde bulunuyoruz. Bazısı bunu dinle harmanlayıp dua formunda söylüyor, bazısı daha nadini terimlerle ifade ediyor ama ikisinde de ortak bir samimiyetsizliğe çok rastlıyorum, o da laf olsun diye söylenmeleri. Burada bunun söylenmesi gerekirdi diye düşünüp dillendirilen dilekler.

Bence iyi bir dileğin samimiyeti ve kıymeti için en büyük ipucu özgünlüğü. Ama öyle bir özgünlük ki farklı olsun diye de söylenmemiş olacak, tanışıklığın özüne dair bir şeylere vurgu yapacak. Bu özgünlük ve samimiyet ilişkisi pek çok olayda geçerli. Özgün bir hediyenin de daha samimi olduğunu düşünürüm mesela. Ya da diyelim ki bir film hakkında konuşuyorsunuz birisiyle, basmakalıp sözleri tekrarlayan birisini dinlemek bana fenalık getiriyor. Hep aynı terane. En basiti şimdi bu filmle ilgili yazılan yazılara bir bakın, çoğu birbirine benzer laflar edilecek, kadronun işleri IMDB’den sıralanacak ve klişe laflarla eleştiri getirilecek. Esas değerli kısımlar fark edilmeyecek bile. Kurulması gereken bağlantılar es geçilecek, hiç konuşulmayacak.

Bu kadar laftan sonra şuraya geleceğim, filmde dörtlü arkadaş klübünün Tolkien’a  en yakın olan şair üyesi Geoffrey yaralı geldiği hastanede ölüyor ama öncesinde Tolkien’a bir mektup yazıyor. O mektubun son cümlesinde arkadaşına veda olarak bir dilek yazmış. İşte o dilek insanın tüylerini diken diken edecek kadar samimi ve özgündü:

“May u say the things I have tried to say, long after I’m not there to say”

Size hiç bu kadar güzel dilekte bulunan bir arkadaşınız oldu mu? Zihinsel yakınlık hissettiğin birine ne güzel bir uzun ömür dileği. Bu çok başka bir uygarlık seviyesi.

Bir şey söyleyeyim mi, hayatta bu inceliği yakalayın da ister 40 ister 140 sene, ister fakir ister zengin yaşayın fark etmez. TR’de bir emekli aylığı ve başını sokacak bir evinin olmasını ifade eden “kendini kurtarmak” aslında budur işte. 







Son Söz
“Theory of Everything” filmi yine Stephen Hawking’in eşiyle ilişkisine ve gençliğine odaklanıyordu ama adamın fiziksel limitlerine karşın daha sürükleyici bir kurguya sahipti. “A Beautiful Mind” çoğu insanın tanımadığı John Nash’in rahatsızlığına yoğunlaşmış ve ortaya klasikler arasına giren epik bir film çıkmıştı. BBC yapımı “Creation” filmi Charles Darwin’in karısıyla ve ailesiyle ilişkisini öne çıkaran ama bu filmden daha ilginç olmayı başarabilen bir başka çalışmaydı. Dolayısıyla tekerlekli sandalyeye mahkum, konuşamayan ve konuşsa bile söylediklerini çoğu insanın anlayamayacağı bir adamın hayatı bile daha sürükleyici anlatılırken, bu filmin kötü bir iş olmamakla birlikte potansiyelinin değerlendirilemediğini düşünüyorum.  

Filmin başarılı olup olmadığını net anlayabilmek için şu sorunun sorulması şart: “John Nash’i tanımadan ‘A Beautiful Mind’ filmine hayran olduk. Peki bu filmde Tolkien değil de mesela tanımadığmız bir yazarın hayatı anlatılsa filmi seyreder ya da sever miydik?”.

Bence çoğumuz seyretmez, seyredenler de pek beğenmezdi. Benzerleri hatta çok daha iyileri olan, “düzgün ama dümdüz” bir film denirdi. Hem sinema hem de grafik roman cephesindeki biyografik ürünlerin yükselişine ciddi bir katkısı gözükmüyor.

Son kertede kabul edelim ki filmin en büyük albenisi, “Tolkien” ismi.


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...