Yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2019 Pazartesi

The Journey of Natty Gann (1985) (film)

Amerika’da ekonomik buhran yılları. Ekmek aslanın ağzında. İşçi arkadaşlarının hakkını savunan Sol Gann (Ray Wise) memleketin diğer ucuna sürülür ve hemen gitmezse kovulacağı söylenir. Zaten eşini kaybetmiş olan adam küçük kızı Natty Gann’i (Meredith Salenger) kaldıkları otelin sahibesine emanet eder ve çaresiz trene biner. Fakat işler beklendiği gibi gitmez, kadın kızı terk edilmiş olarak devlete ihbar edince, kızı da babasını bulmak için binlerce kilometre sürecek bir yolculuğa tek başına çıkmak zorunda kalır.    

Yine çocukken video kasetini seyredince aklımda yer eden, yıllar sonra tekrarladığımda hala beğendiğimi gördüğüm güzel yaşlanmış bir film. Evet, filmler/diziler de insanlar gibi aslında, bazısı tekrar seyredilmiyor, bazısı benzer tatlar verebiliyor.

Natty Gann yol boyunca çeşit çeşit insanla karşılaşıyor. Ama en iyi arkadaşı bir kurt oluyor. Yol boyu kıza göz kulak oluyor desek yeridir. Disney yapımı diğer filmlerle kıyasladığımda, bir Disney filminden beklenebilecek en yüksek drama dozuna sahip diyebilirim. Hatta belki de beklenmeyecek kadar.

Çocuk-hayvan dostluğunu konu alan basit komedi-macera filmlerinden değil kesinlikle. Dramatik bir bakışa sahip olmasının yanında oyuncuların yeteneği, sinematografi ve James Horner’ın müzikleriyle duygulu bir gerçekçilik sunuyor. Harry (John Cusack) gibi yolda karşılaştığı karakterlerin filme ciddi katkısı var. Kızın yolculuğu boyunca o yılların sefalet içindeki Amerika’sından verdiği kesitlerle döneminin perişanlığını yansıtmayı ihmal etmiyor.     

Arşivlik.







Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Lenin's Train: Devrime Tren Yolculuğu (1988)

Lenin’in İsviçre’deki sürgünden devrimi başlatmak için 20 yıla yakın süredir görmediği Rusya’ya dönüş yolculuğu.

Ben Kingsley, Lenin rolünde. Nadya'yı Leslie Caron, Inessa'yı ise Dominique Sanda oynuyor.

Kerensky, Martov, Sinoviev, Radik ve Platten gibi tarihi şahsiyetler ve bunlar hakkında Lenin’in görüşleri, bolşevik ve menşevikler arasındaki tartışmalar, Almanların bu yolculuktan beklentileri ve gizli planları, Lenin'in devrim ve yeni devlet sistemiüzerine düşünceleri gibi konulara kısa kısa bakışlar içeriyor. Lenin’in eşi Sofya ve eski sevgilisi İnessa’nın “menage a trois” türü ilişkisi de önemli bir yer tutuyor. Mesela Bolşevik Sosyal Demokrat Partisi olan ismin Bolşevik Komünist Partisine değiştirilmesi yine bu yolculukta alınan kararlardan birisi. Tarihi açıdan daha fazla bilgi isteyenler araştırabilir, ilginç bir konudur.

Bir daha seyretmek isteyeceğim bir film değil. Bu konuda çok daha doyurucu biyografik kitaplar ve belgeseller var. Konunun meraklısı değilseniz seyretmeseniz de olur.

Filmden aklımda kalan tek sahne şu oldu:
Tren Rusya’ya yaklaşırken çocuk annesine sorar:

“Rusya’ya geldiğimizi nasıl anlayacağız anne?”
“Beryoza’ları gördüğümüzde çocuğum…”


Ruslar için “Берёза” (Beryoza) dedikleri “silver birch” ağacı farklı bir öneme sahip. Milli simgeleri gibi. Hayvanlardan ayı, bitkilerden beryoza adamların sembolü. Özellikle kırsal alanlarda beryoza suyunun sağlığa faydalı olduğunu düşünür ve çıkartıp içerler. Çok değişik teknikleri vardır ağaç özü içmenin ama bu başka bir konu. Bu arada ayının Rusya’da sevilen bir hayvan olduğunu ve Türkçe’deki gibi hakaret anlamı taşımadığını söyleyelim. Hatta şu anki başbakanlarının adı Medvedev, yani Ayıgil :) Medved ayı anlamına geliyor ve bu isim erkeklere veriliyor. 

İleride Kuzey Kalesi’nin yeni platformunda bir “Rus Sineması Kuşağı” ve  “Rus Müzikleri” bölümü düşünüyorum. Orada daha ayrıntılı olarak ve örnekler eşliğinde bir kısmını seyredip dinleyerek bu konulardan konuşuruz. Blog için bu kadarı yeter.

İşin tarihi kısmına dönersek, Lenin'in bu devrim yolculuğu üzerine Sovyet tarihi konusundaki "Red Fortress" (Kremlin'in tarihi) ve  "Night of Stone" kitaplarıyla tanınan Catherine Merridale'in "Lenin on the Train" isimli 354 sayfalık bu konuya odaklanan kitabı henüz yeni çıkmış sayılır (2017)

Yine 2017 yılında BBC Rusya Zürih'ten Petrograd'a (bugünkü St. Petersburg) uzanan bu yolculuk üzerine 4 bölümlük bir belgesel yayınladı: "Поезд Цюрих - Революция" (Zürih Treni - Devrim). 

Tabii hem kitabın hem de belgesel serisinin 2017 yılında gerçekleştirilmesi, tahmin edeceğiniz gibi bu sekiz günlük efsane yolculuğun yüzüncü yılı şerefine yapılmış işler. 

Esenin’in meşhur şiirinden, dışarıda en çok tanınan Sovyet sineması örneklerinden biri olan  “Москва слезам не верит” filminin soundtrack’indeki “Белая берёза” şarkısına kadar pek çok şiir ve şarkıda kendine yer bulmuş beryoza üzerine sevdiğim bir parçayla bitirelim:




eşi Nadya (Nadya, Nadejda'nın kısaltmasıdır"

Inessa







Platten

























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

"Blood Road" (belgesel): Bisikletle Ho Chi Minh Yolu ve Vietnam Savaşı Gerçekleri (2017)

 “We call it the Vietnam war, they call it the American war. I’m sure the history books of each part is skewed and who knows what the truth is?” Rebecca Rusch

Amerikan Savaşı desem aklınıza ne gelir? Belki Amerikan iç Savaşı. Oysa Vietnam’lılar Amerikalılara karşı ülkelerini savundukları savaşı böyle adlandırıyor. Tüm dünya ise Amerikalılar gibi Vietnam Savaşı diyor. Bu bir savaş değil, işgale karşı direnen, yurdunu savunan Vietnam’lıların vatan savunması aslında. Amerika’nın Rusya’ya ve ondan işaret bekleyen diğer ülkelere bir gözdağı operasyonuna karşı Vietnamlıların direnişi.  

Rebecca Rusch profesyonel bir atlet ve bisikletçi. Babası Vietnam savaşına pilot olarak katılmış ve yıllar önce Laos üzerinde düşürülmüş. Rebecca uçağın düştüğü yere bisikletle bir yolculuğa çıkıyor. Ona bu anlamlı yolculukta eşlik eden ise Vietnamlı profesyonel bisikletçi Huyen Nguyen. Rotaları Ho Chi Minh Trail (Vietnam, Laos, Kamboçya) olarak bilinen (eskiden Hindiçin bugünlerde Güneydoğu Asya olarak anılan bölgenin bir kısmı) kuzeyden güneye inen ve birçok yatay kollara sahip bir güzergahı kapsıyor. Vietnamlılar bu güzergaha “Bağımsızlık Yolu” adını vermiş çünkü Amerikalılara karşı direnişlerinde erzak ve malzeme ikmali bu yol sayesinde yapılabilmiş. O dönem taşıma için ağırlıklı olarak bisikletlerin kullanıldığını düşünürsek, bu yolun yine bisikletle katedilmesi ayrı bir anlama sahip.

Vietnam-Amerikan savaşında (1964-1975) yıllar önce birbirine karşı savaşmış babaların çocukları biraraya gelip beraber bir anma gerçekleştiriyor. Bu Amerikalıların geçtiği yerde de ot bitmiyor yalnız, “Trail of Tears” (Gözyaşı Yolu) olayında kızılderilere neler yaptıklarını yine bu blogda paylaşmıştık.



Savaştan sonra Vietnamlılar Ho Chi Minh Trail’i geliştirip kullanmaya devam etmiş. Hatta buna bir KM0 yani başlangıç noktası belirleyip buraya bir de müze kuruyorlar (KM0 uygulaması buraya has bir uygulama değil, ülkelerin hatta bazen bir şehrin ya da yolun KM0'ları belirlenir). Rebecca ile Huyen de yolculuklarına işte buradan başlıyor.   

Yol boyunca sağda solda hep çukurlar var. Bombalamadan kalma. Halk kapatmamış çünkü yağmurla su dolunca buralarda oluşan gölcüklerde balıkçılık yapmaya başlamışlar. Savaşın izleri her yerde. Bomba kapsüllerinden saksı yapıp kullanıyorlar mesela. Köylerde eski miğferler kap kacak yapılmış. Uçaksavarların koltukları çıkarılmış evlerde kullanılıyor. Sefalet var hala.  

Öyle rakamlar var ki bugüne de ışık tutuyor. Amerikalılar ikmal akışını kesebilmek için ortalama 8 dakikada bir bombalamış bu toprakları. Carpet Bombing diyorlar. Boşluk bırakmadan her yerin bombalanması anlamına geliyor. 500.000’den fazla bomba atılmış uçakla. Toplamda 8 milyon ton ediyor. Bunun 3 milyonu Laos’un payına düşmüş. Laos tarih boyunca en fazla bombalanan ülke olarak rekoru elnde tutuyormuş. Amerikalılar sağolsun! Cehennemi yaşatmışlar yani insanlara. Ama daha kötüsü de var. Atılan bombaların 1/3’ü patlamamış ve mayın gibi yerde kalmış. Bunlara UXO (Unexploded Ordnances) diyorlar. Savaştan sonra tam 60.000 insan bunlar yüzünden ölmüş ya da sakat kalmış.   

Amerikalıların verdiği zarar insanları öldürmekle kalmıyor. Agent Orange denilen zehirli gazı da kullanıyorlar bol bol. Üstelik bilerek. Ağaçlar, yeşillik ölsün ki yukarıdan öldürecekleri insanları daha rahat görsünler diye yapmışlar bunu. Ne büyük bir alçaklık!



Çocukken arkadaşlarla askercilik oynardık. Hepimiz Amerikalı olurduk, Vietnamlıları öldürürdük. Onlar kötü ve işkenceciydiler çünkü. Peki Amerika’nın orada ne işi var sorusu akla gelmiyordu o yıllarda. Sanki Amerikalılar yeterince katletmemiş gibi bir de biz öldürürmüşüz Vietnamlıları oyunlarımızda. Bu belgesel çok çarpıcı rakamlar veriyor. Amerikalılar 500.000’in üzerinde asker çıkarmış ve 60.000 civarı asker kaybetmiş. Çok gibi duruyor değil mi? Bugün Irak, Afganistan, Suriye ile kıyaslarsanız çok gerçekten. Peki kaç Vietnamlı ölmüş dersiniz? ÜÇ MİLYON ! Buna bir de Laos ve Kamboçya’da hayatını kaybeden 350.000 kişiyi ekleyin. Demek ki biz 60 bin Amerikalının filmini seyredip acımışız yıllarca. Peki ya kaybı 3.5 milyon insana yaklaşan ve sadece savunma savaşı veren yerli halk?

Yönetmen Nicholas Schrunk. Büyük aksiyonlar ya da hikayeler beklemeden aralarda Vietnam-Amerika savaşı hakkında bilgilendiğimiz bir bisikletli gezi olarak bakarsanız iyi bir belgesel. Harika manzaralar var. Sinematografi görkemli. Basit bir gezi olmadığı için duygu kısmı da var. Sadece bisikletçiliğe yönelik seyretmek isteyenler umduğunu bulamayabilir çünkü demografi ve tarih başrolde. Flora, fauna ya da turistik yerler yok. Yer yer melodrama kaçıyor. Adamların milyonlarca insanı ölmüşken, üstelik Amerika saldıran tarafken, kendi devletlerinin oyununa gelen Amerikalılara da üzülüyorsunuz ama artık diğer tarafın hikayelerini dinlemenin zamanı çoktan geldi de geçti. Her halukarda ahmakça bir Amerikan karşıtlığına kapılmadan, Rebecca’yı, babasını bu savaşta kaybeden tüm çocukların bir sembolü gibi görerek seyredilebilir. Şahsen hem bilgilendim hem duygulandım. Üstelik bisiklet vardı. Tavsiye ederim.     

Rebecca Rusch sonlara doğru babasının bir ses kaydını dinletiyor yol arkadaşlarına. Amerikan folk müziğinin ustaları arasındaki Tom Paxton’ın ilk albümü “Ramblin’ Boy”dan “I can’t help but wonder where I’m bound” şarkısı. Hem konuya uyan hem de yazının sonuna yakışacak harika bir parça. Hiç değilse bu yazıda son sözü müzik söylesin. Devlet söyleyince milyonlar yaşama gözlerini yumuyor.  

Büyük usta Pete Seeger ve The Weavers'dan "Where I'm Bound" yorumu.
















































































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...