Grafik Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Grafik Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2019 Salı

Hobo Mom (Forsman / Radigues) (Çizgiroman)

Yazar: Charles Forsman 
Çizer: Max de Radigues

Kısa hikaye gibi bir albüm. Hem senaryo hem resimleme minimalist. Bir portre çizilmiş ama bu kişilik portresi değil. Öykü de sayılmaz. Sadece anne karakterinin bir yönünün, ama baskın bir yönünün kuşbakışı portresi. Salınımlı, gelgitli bir yaşam sürme ihtiyacının resmi. Ailesini sevmediği için değil, içinden geldiği için, tehlikeli de olsa kötü koşullarda da yaşasa yollarda olmayı özleyen bir anne. İçgüdüden zayıf ama istekten güçlü bir yönelim duygusuna sahip bir anne.

Kapakta, adamla kadının arasına, tam ortaya, lastik salıncağın konulması, iki hayat tarzı arasındaki gidiş gelişin sembolü olarak daha başlangıçta göze çarpıyor. Meşhur “hobo işaret dilinin” bir parçasıymış gibi okuyucuya göz kırpıyor. Akla getirdiği ikinci bir anlam ise yollarda olması gereken bir nesnenin ağaca bağlanarak keyif için hareketsizleştirilmesi.

Kadının seçimi ya da kocasının yaklaşımı, iyi-kötü basitliğine sıkıştırılmadan olduğu gibi verilmiş. Kadın sadece yollarda olmak istemiyor, ara sıra aile hayatını da özlüyor. Yani bu ikisi arasında bir gelgiti var. Bir tür bipolarism sergiliyor. Kaçak tren yolculukları da, evindeki sıcak aile ortamı da ziyaret etmek istediği duraklar. Kadın bir hobo mom, yani sosyal açıdan çift kimlikli bir yaşam tarzının takipçisi. Bir çeşit hermafrodizm.

Benim bu hikayede kadının gelişi ve gidişi sırasında en çok merak edip kurcalanmasını istediğim, kadının yolda ne bulduğu, neden hobo yaşamına ihtiyaç duyduğu oldu ama bu konuda tek kelime edilmemiş. Sadece kısa hikaye mantığıyla olanları verip, o meseleye hiç girmiyor. Bir çeşit “call of the wild” gibi sunuluyor ve gerisi okuyucuya bırakılıyor. 

“Hobo” kavramı zorlama kaçmış. Daha ziyade yolculuğu, yollarda olmayı seven bir insan Natasha. Hobo’luk başka bir  olay.   

Kapalı mekanlarda uzun süre yaşayamayan Natasha’nın kocası Tom’a meslek olarak çilingirliğin seçilmiş olması ve firmasının logosunda üç fiyonklu anahtar olması da rastlantı olmasa gerek. 

Sissy isimli kızlarının baktığı kafesteki  tavşanın isminin Hazel oluşu yine başka çağrışımlar yaptı kaçınılmaz olarak. Britanya edebiyatının unutulmaz klasiklerinden “Watership Down”da ana karakter olan tavşanın da ismi Hazel’dı biliyorsunuz. Peki Hazel’ın hikayesi nasıl başlamıştı? Tüm aksi yöndeki telkinlere karşın dış dünyaya açılması ve o tehlikeli yolculuğa çıkmasıyla. Yine yolculuk ana tema. Bilinçli seçildiğini düşünüyorum.   

Kolay ve hızlı okunuyor. Hem senaryo hem resimleme akıcı. Sıkmıyor. Fakat tekrar okunacak ya da tavsiye edilecek bir derinliği olduğunu, bir fark yarattığını düşünmüyorum.

 
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

24 Eylül 2019 Salı

"Yapayalnız" - Chabouté: Çizgiroman İncelemesi


"Tout Seul" ya da "Alone": Yazan ve çizen Christophe Chabouté

“A la base, j'étais graphiste en freelance dans la pub. J'ai commencé par faire un album de BD dans mon coin, tout seul, juste pour voir si j'étais capable de le faire jusqu'au bout, si je pouvais tenir pendant un an sur un récit. Je l'ai fait, je l'ai mis dans un tiroir et j'ai continué à bosser dans la pub. Au bout d'un moment, je me suis décidé à l'envoyer à un éditeur, pour voir si ça pouvait marcher, si ça allait plaire. J'ai envoyé le manuscrit et ai été publié 15 jours après.”

Chabouté’nin çizgiromana nasıl başladınız sorusuna verdiği yanıt bile bu çizgiromanın yaratılış öyküsü hakkında ipuçları içeriyor.

“Başlangıçta bir barda freelance grafikerdim. Yapayalnız kendi köşemde bir albüm yapmaya giriştim, sonuna kadar sürdürebilir miyim, bir hikaye üzerinde bir sene boyunca çalışabilir miyim, denemek istedim. Sonunda yapabildim ve bitirdiğim ÇRı bir çekmeceye kaldırdıktan sonra barda çalışmaya devam ettim. Bir ara bir yayıncıya gönderip şansımı deneyeyim dedim, bakalım beğenecekler miydi. Gönderdikten 15 gün sonra yaptığım çizgiroman yayınlanmıştı”


Chabouté ilgiyle takip ettiğim 3-5 çizgiroman sanatçısından biri. Tanışıklığım epey eskiye dayanıyor, biri dışında Fransa'da yayınlanmış tüm albümlerini okudum. Geçen gün Hayalkahvem (link) “Yapayalnız çıkmış!” diye mesaj atınca birkaç yıl önce yazıp sonra rafa kaldırdığım ve unuttuğum bir yazıyı elden geçirip nihayet yayınlamaya karar verdim. Bu aralar fazla ÇR okumasam da bu konuda bir yazı Türkçe nette bulunsun.

Kısaca konusunu verelim. Yüzü deforme olduğu için ebeveynlerinin incinmesin diye kayalıklar üzerindeki bir deniz fenerinde insanlardan uzak tuttuğu orta yaşlarda bir adamın onların vefatından sonra sürdürdüğü rutin, sıradışı ve yapayalnız yaşam konu ediliyor. Öyle böyle bir yalnızlık değil ama. Kıskıvrak bir yalnızlık. Katıksız bir yalnızlık. Tercih edilmiş değil içine doğulmuş, kaskatı kesilip çakılakaldığın türden bir yalnızlık bu.

Geçen seferki yazıda (link) Chabouté’ye fazla yer ayırmamış, ÇRa odaklanmıştım. Bu sefer Christophe Chabouté’den de (Kristof Şabute) bahsedelim. Genç gösteriyor ama 1969 doğumlu. Evli. Île d'Oléron’da, yani Fransa’nın gözden uzak bir köşesinde, adada yaşıyor. Bir pub’da grafiker olarak çalışırken ÇR piyasasına girmiş ve hoşuna gidince devam etmiş. Her ne kadar kendisi söyleşilerden nefret etse de, röportajlarından anahtar kısımların derlemesiyle bu farklı ve “yapayalnız” çalışan çizgiromancıyı daha yakından tanıyalım:


Çizgiroman konusunda bir eğitiminiz var mı?
Birkaç yere devam ettim ama hiçbirini sonuna kadar götürmedim.

Niye hep hüzünlü, acıklı hikayeler anlatıyorsunuz?
Mutluluğu anlatmak zor. Çok isterdim ama henüz kendimi bu konuda yeterli görmüyorum

Albümlerinizde yazıya fazla başvurmuyorsunuz?
Çizgiroman hem yazıyı hem de resmi kullanmaya imkan tanıyor. Söylemeyi beceremediğimi resimle, resmetmeyi beceremediğimi de yazıyla vermeye çalışıyorum. Resim yetiyorsa, yazıyla kalabalık etmeye gerek görmüyorum.
Diğer yandan yazıları okurun kendi kafasında eklemesi belki de daha iyi bir şey olabilir. 350 sayfa hiç konuşma olmayan bir albüm yayınladığımda okurlar bana kendi kafalarında uydurdukları diyalogları söylemişlerdi. Bu şekilde okura yapacak bir şeyler bırakmayı seviyorum. Son tahlilde, resimle anlatmayı, yazıyla anlatmaktan daha çok sevdiğimi düşünüyorum.  
   
Çalışma metodunuz nasıl?
Aşamaları var. Önce senaryoyu büyük ölçüde bitiririm. Sonra albümün tamamının storyboard’unu hazırlarım. Sonra çizimler, sonra da çinileme gelir. Çinileme sürecinde genelde bir sonraki albümün çalışmaları da bir yandan başlamış olur. Tek çalıştığım için düzenli gitmem lazım. Ayrıca resimlemeye geçmeden hikayenin ne olacağı, nereye gideceği büyük oranda bellidir.

Hep tek başınıza çalışıyorsunuz. Başkalarıyla ortak projelerde yer almayı istemiyor musunuz?

Hayır. Başkalarıyla tutuk hissediyorum, özgür değilmişim gibi geliyor. Anlatacak kendi hikayelerim var ve bunlar olduğu sürece tek başıma devam edeceğim. Benim kendi kendime olmam lazım, o serbestliğe ihtiyacım var. Tabii yalnız olunca her işinizi kendiniz halletmek zorundasınız ve bu da bazı şeyleri öğrenmek zorunda kalmanıza neden oluyor.

Kimlerden etkilendiniz?
Siyah-beyaz çalışan çoğu ÇRcıdan. Pratt, Baru, Breccia, Comes, liste o kadar uzun ki. Ama ciddi bir etkisi oldu diyebileceğim birisi yok. Her şeyden beslenmeye çalışıyorum: sinema, fotoğraf, müzik. Her alandan alınacak bir şeyler var. Kendimi sadece ÇRla sınırlamak istemiyorum.

solda. Chassiron deniz feneri

Peki Chabouté, “Tout Seul” hakkında neler söylüyor:

Bu albümün çıkış noktası ne oldu?
Yaklaşık 10 yıl önce biri bir soru sormuştu: Issız bir adaya yanında hangi kitabı götürürsün? Cevap vermek için 10 yıl bekledim ve 376 sayfalık bir albümle yanıtlamış oldum. Uzun zamandır süreci devam eden bir çalışmaydı, bir sürü not birikti, hayal gücü ve yalnızlık konuları üzerinde kafa yordum. Zaten ben de ‘yapayalnız’ çalışan biriyim. Masamda, atölyemde, boş beyaz sayfalara karşı yapayalnızım. Yavaş yavaş biriktire biriktire deniz kıyısına taşınana kadar süreç devam etti ve o noktada belki de iyot kokusunun etkisiyle son halini aldı.

Aslında 400-500 sayfaya kadar kendime izin vermiştim ve gidişata göre karar verecektim. Neticede bir sözlüğün bu hikayedeki gibi bir rolü olduğunda ve böyle bir öykü anlattığınızda istediğiniz kadar uzatabilirsiniz ama 376 sayfada karar kıldım. Yoksa bıraksam 2000 sayfa bile çıkardı.

Peki bu projeye yayıncınız nasıl yaklaştı?
Hemen okeylediler. Vents d’Ouest ile çalışmak büyük şans, bana gerçekten güveniyorlar. Teknik sınırlamalar da vardı aslında, 400 sayfaya yakın bir albüm yaptığınızda fiyatı da ona göre oluyor. Benim isteğim küçük formatta olması ve insanların yatarken rahatça okuyabilecekleri ebatta çıkmasıydı.

Yapım aşamasında deniz fenerlerini ziyaret ettiniz mi?
Deniz fenerleriyle ilgili kitaplar okuyup o yaşamı öğrenmeye çalıştım. Hikaye açısından bu okumalar bir şey katmadı ama atmosfer konusunda yardımcı oldular. Model aldığım deniz feneri ise Chassiron feneri oldu. Zaten yaşadığım yerde olduğundan ziyarette zorlanmadım. Yalnız bu fener biraz içerde olduğu için maketini yaparak çizimlerde kullanacağım üç boyutlu modeli elde etmiş oldum. Ben de adada yaşadığım için deniz ve dalgaların insan üzerindeki etkisini çok iyi hissedebiliyorum.


"Tout Seul" Tiyatro Uyarlaması
“Yapayalnız” çizgiromanı 2014 yılında tiyatroya da uyarlandı. Düşük bütçeli bir prodüksiyondu ama ÇR uyarlamaları açısından bu denemeleri önemsiyorum. Projeyi sahneye koyan Nathalie Lhosta-Clos. Bir saate yakın süresi var.

Youtube’dan bakma fırsatım oldu. Bir eleştiri olarak müziklerde sadece tuba’nın kullanılmasını beğenmedim. Tuba bildiğin boru gibi bir sesi olan tamamlayıcı bir enstrüman. Bu kadar dokunaklı ve duygulara hitap eden bir eserde tuba’nın katkısının değil zararının olduğunu düşüyorum. Sesi duyulduğu anda atmosferi dağıtıyor ve kulak tırmalıyor.  Bir piyano ya da kemanın inceliği lazım bu temsile (link)


"İnsan bilmek isteyen bir canlıdır”
“Qu’est-ce qui vous ferait plaisir?
“Des images du monde.”

Geçtiğimiz aylarda Ahmet Arslan isimli felsefecinin konuşmalarını dinledim. Televizyonda lafı eğip bükmeden dürüstçe konuşabilen nadir insanlardan biri. Aslında sırf bu bile başlı başına bir övgüyü hak ediyor artık bu memlekette, düştüğümüz rezil hali siz anlayın. Neyse, seminer gibi uzun konuşmalar bunlar. Youtube’da var. İlkçağ felsefesi’ni ele alan 5 ciltlik bir kitap çalışması piyasada bulunabiliyor. Adam Aristo’dan alıntılıyor ve diyor ki “İnsan doğal olarak bilmek ister. En büyük özelliklerimizden biri bu, insan bilmek isteyen bir canlıdır.” Aristo’nun yüzyıllar önce tüm bilgeliğiyle ortaya koyduğu bu tespit çok doğru. Herkes için olmasa da en azından bir kısmımız için :)

Ahmet Arslan

Bizler televizyon ya da bilgisayarın başındayken, fenerinde tek başına oturan adamcağızın da akşamları uğraştığı bir meşgalesi var. “Bilmek” güdüsünü tatmin ettiği bir kaynağa sahip. Kalın sözlüğünü  iki eliyle tutup masaya bırakarak bir nevi yaşamın tesadüfi tarafını simüle edip, gözlerini kapadıktan sonra açılan sayfaların üzerinde bir noktaya işaret parmağını götürüyor. Artık hangi maddeye denk geldiyse onu okuyor. Ama günümüzün pozcuları gibi “şunları okuyorum bunları seyrediyorum, buraları geziyorum” demek için değil. Okumakla kalmıyor üzerinde düşünüyor, kendi yaşamına uyarlıyor. Adeta ortaçağda elinde tek bir yazma eser olan ve onu defalarca okuyan insanlar gibi didik didik ediyor. Tahayyül, tasavvur ve taakkul aşamalarından geçip o sınırlı olanaklarıyla, çoğumuzdan çok daha has bir tefekkür gerçekleştirebiliyor. Adamın hayal gücünün dış dünyayla en büyük bağlantısı elindeki o tek kitap ve bunu o kadar iyi kullanıyor ki berbat şartlarına rağmen. Bilmek istemenin en yalın haline nefis bir örnek adamın çabası. Malumatfuruşluk yapmak için senede 50 kitap okuyacağına 20 tane oku, 100 tane film seyredeceğine 30 tane seyret. Ama okuduğunu, seyrettiğini doğru dürüst anla, düşün, değerlendir. Kendine kat. Hak ettiği zamanı ver. Yoksa içerik sana ulaşmadıktan sonra, niceliği ne kadar arttırsan ve ortalıkta sallasan boş sevgili okuyucu.


“The Mountain” (1956) diye burada da bahsettiğim bir film vardır (link). Alp dağlarında tek başına yaşayan yaşlı Zacharia kulübesinde yapayalnız otururken uzak ülkelere dair resimli kitapları büyük bir iştahla okurdu. Çizgiromanda adamın tek başına sözlüğünü okuduğu karelere bakarken aklıma onun çocuksu bir merakla ve bilme isteğiyle dolu gözleri geldi. Aynı ışığa unutulmaz Goonies filmindeki Sloth karakterinde de rastlamak mümkündü. 

Evet, şartlar ne olursa olsun insan bilmek isteyen ve bu yolda ilerleyen bir canlı olmalı. Biliyormuş gibi yapmaya çalışan değil.

Oltalar elimizde, hayat denizinde nasibimizi arıyoruz
Yapayalnız, dış dünyayla zihinsel olarak kitabı, fiziksel olarak da oltası aracılığıyla iletişim kuruyor. Balık yerine ara sıra denize atılmış dış dünyaya ait eşyaları yakaladığında o kadar seviniyor ki. Hepsini toplayıp oyuncak gibi odasında biriktirmek en büyük hobisi. En sade haliyle verilmiş bu eylem aslında daha sofistike olarak hepimizin yaşamlarında her gün tekrarlanıp duran iletişim ve alışveriş döngüsünün ta kendisi. Sonsuz bir fiziksel ve zihinsel alışveriş sürecimiz var dışımızdaki dünyayla. Her yeni gün oltayı atıyoruz yaşama. Bazen yüz para kazanıyoruz, bazen 1 para bulamıyoruz. Bazen krallar gibi karşılanıyoruz bazen küfür kıyamet kovuluyoruz. Güne dualarla değil de “rastgele” diyerek başlamak en iyisi belki de. Aslında aynı kapıya çıkıyor ikisi de.   

“Pathos” ve “Kavanozdaki Balık”
Yirmi sene önce falandı. Yurt dışında serserilik ediyorum. Sevgilimle balık aldık, akşam yiyeceğiz. Bir ara mutfaktan beni çağırdı, setin üstündeki balıkları gösterdi. Hiç aklımdan çıkmayan bir manzaradır hala. Balıkların 3-5 tanesi resmen zıp zıp zıplıyor. Nasıl kendilerini yerden yere atıyorlar anlatamam. Hele gözleri. O faltaşı gibi açık gözlerle sanki bize bakıp yalvarıyorlar. O an korkunç hissetmiştim kendimi. Sanki bir ağaçtım ve tepeme bir yıldırım düşünce göğsümde açılan yarıktan fırtına içime doluşup organlarımı alt üst ediyormuş gibi bir haldeydim. Uyanış. Black Mirror dizisinin “Black Museum” bölümünde TCKR şirketinin yaptığı symphatic diagnoser cihazını takmışım da o balıkların tüm hissetiklerini doğrudan ben de hissediyormuşum gibi gözlerim kararmış, nefesim kesilmişti. Koştum bir torbaya su doldurdum, hepsini oraya attım. Eve yarım saat mesafede bir nehir vardı, gittik oraya bıraktık balıkları.

Bu olayı nereden hatırladım ve niye anlattım? ÇRdaki Yapayalnız karakteri Türkçe edisyonun kapağında verildiği gibi ara sıra balık tutup yiyor. Bir de masasında arkadaşı yaptığı bir balık var. Onunla da sohbetleri oluyor. Neyse, bir gün yine tuttuğu balıkları yerken, akvaryumdaki arkadaşının ona baktığını hissediyor. Sanki arkadaşımsın ama benim kardeşlerimi yiyorsun der gibi baktığını düşünüyor. Canavar dediklerinin hassasiyetine bak! Alıyor dünyayı tanıma oyunu oynadığı sözlüğü, kavanozunun önüne koyup yerken görmesini engelliyor. Sonra da büyük bir düşüncesizlik yaptığını hissederek, “Özür diliyor” arkadaşından. Bazısına aptallık gibi gelen bu inceliklerin, insanın o bilinmezlikle dolu ve her daim şaşırtmaya devam eden “pathos” mucizesinin en sıradışı ve belki en de olağanüstü dışavurumu olduğuna bir kez daha bu ÇR aracılığıyla şahit oluyoruz.

Çizgiromanda “Kavanozdaki balık” ile adamın kesif yalnızlığı arasında kurulan paralellik, ister istemez 11 yaşındaki Paloma’nın kendisini kavanozdaki balığıyla bir tuttuğu ve bunun üzerine bir felsefe geliştirdiği, defalarca seyrettiğim Fransız sinemasının unutulmaz şaheseri “Le Herisson” filmini hatırlattı. “Kavanozdaki balık” öğesinin anahtar rolü açısından bile bu iki eserin mukayesesini yapmak çok ilginç olabilir. Evet, neden olmasın, bundan sonra o filmden bahsedip bu karşılaştırma üzerine konuşmak geldi içimden. Program sil baştan :)

solda. Florea Paul Daniel'in resmi. sağda Yapayalnız'dan bir kare.

“Eli Eli Lamma Sabachtani”  
Bu Chabouté yazısında geçen seferki gibi albümün ayrıntısına girmeden, bizdeki dandik ÇR camiasının fark etmesi zor bir ayrıntıyı buraya almakla yetineceğim. Çizgiroman içindeki karelerden birinde deniz fenerinin dikine şekliyle üzerinden geçen bulutun yatay kesiti İsa’nın Golgotha’da gerildiği çarmıhı andıran bir görüntü oluşturuyor. Biliyorsunuz o çarmıhta çakılı kaldığı anlar, İsa’nın en “yapayalnız” olduğu anlardı. Hatta bana göre inanç konusunda Muhammed’den daha ileri olan İsa’nın bile kafasını yukarı kaldırıp “Eli Eli Lama Sabachtani” dediği İncil’de geçer. Yani “Tanrım, Tanrım, Beni neden bıraktın?”. Bu açıdan baktığımızda “Tout Seul” içerisinde böyle bir karenin geçmesinin zekice ve tam yerini bulan bir gönderme olduğunu düşünüyorum.  


“Elephant Man” ve Mutlu Son?
Albümün sonuna gelindiğinde “Yapayalnız” cesaret eder ve kabuğunu kırmaya karar verir. Başka bir deyişle farklı dünyaları bizzat görmek ister. Bavullarını toplar, tekneyi beklerken öykü sona erer. Peki sonrası? Sizce doğru bir karar mıydı? Sizce bu mutlu son sayılabilir mi? Zombiler gibi deforme yüze sahip bir insanın, üstelik 50 yaşında ilk kez tek başına toplum içine çıkmasının nasıl travmatik etkileri olacağını düşünebiliyor musunuz? Sizce değer mi? Ben bu konuda kararsızım. Romantizmin kanatlarıyla havalanarak işte kendini buldu, zincirlerini kırdı, özgürlüğü seçti falan diye düşünmek çocuksu geliyor. Kendimizi kandırmayalım, toplumun hali ortada. Bu barbar kalabalığın adamcağıza yaşatacaklarını hayal bile edemiyorum. Tamam, yaşam keyif çatma yeri değil, mücadeleden ibaret bir köşe kapmaca ama bile bile ıstıraba koşmak da akıllıca gelmiyor. Sanki mecbur olmadığı sürece ayda bir iki kere dışarıdaki dünyayı ziyaret etse ve biraz tanısa daha mantıklı olurdu. Bavulları toplayıp topyekün gitmesi büyük bir hata ve korkunç bir trajedinin ilk adımı gibi geliyor. Diğer yandan, ÇRın tamamını alegorik bir hikaye olarak alırsanız, bu spekülasyon ihmal edilebilir elbette.  

Aslında isterdim ki Chabouté tıpkı “Fables Ameres”de olduğu gibi ikinci bir albüm yapsın ve bu adamın dış dünyada yaşadıklarını anlatsın. Eminim ki ilk albümle karşılaştırılamayacak dramlarla dolu bir hikayeye şahitlik ederdik.

Chabouté bunu yapar mı yapmaz mı bilemem ama sinemada çok benzer bir hikayede bu konu ve sonrasında olanlar işlendi. Hem de müthiş çarpıcı bir üslupla. “Elephant Man” (1980) filminden bahsediyorum. Bu çizgiromanı ilk okuduğumda hemen aklıma gelen o efsane film. Aynı zamanda David Lynch’in ilk işlerinden birisi. Film gerçek bir olayı anlatır ve John Hurt’ün ağır bir makyaj ve maskeyle canlandırdığı “John Merrick” isimli deforme vücutlu adamla, Anthony Hopkins’in oynadığı doktorun ilişkisi üzerinden halkın barbarlığı anlatılır. Hikayenin başında doktorun John Merrick’i sirk canavarı olarak sergileyen adamın elinden kurtarıp üniversiteye getirmesi aslında Chabouté’nin ÇR’ındaki karakterin bavuluyla dış dünyaya açılışı gibi düşünebilirsiniz. David Lynch canavar gibi bakılan karakterin toplum içine çıkışı ve gördüğü tepkileri derinlikli ve gerçekçi bir dille anlatır ve ÇRdaki adamın feneri terk edişi sonrası neler yaşayacağına dair güçlü bir öngörü sunuyor sayılabilir. Üstelik John Merrick doktorun koruması altında dünyaya çıkmıştı, Yapayalnız ÇR’ında böyle bir himaye de yok. En ufak bir üstünlük kurma fırsatını kaçırmayan, her türlü farklılığı aşağılama sebebi sayan Sodomik bir toplumun böyle bir malzeme bulduğunda nasıl bir toplu kötülük ayini başlatacağını o kadar iyi biliyorum ki.


Yazıyı yine kara kalabalığın her türlü aşağılamasına maruz kalmış bir başka “farklı” insanla, Tyrion Lannister’la bitirelim. Bran’ın pencereden itildikten sonra komaya girmesi üzerine Cersei çocuğun ölmesinin daha acısız olacağını söylediğinde, küçücük bedenine sığmayan o büyük ruhuyla Tyrion şu cevabı veriyordu:

“I have to disagree. Death is so final, yet life is full of possibilities.”

Evet, belki de o milyonda bir iyi ihtimalin peşinde koşması gerekiyordur insanın. Ve ben sonunu karanlık görsem de “Yapayalnız” granit bir tabut gibi içine sıkıştığı adadan, hücre hapsinde yaşadığı o daracık fenerden, yani ufacık kavanozundan ne pahasına olursa olsun çıkıp, içinde minnacık da olsa iyi ihtimalleri de barındıran devasa bir olasılıklar denizine açılmaya karar vermekle, doğru olanı yapmıştır belki de.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Corto Maltese (14): Equatoria (Ekvator)

Corto Maltese’in 14. albümü Equatoria 2017’de, yani serinin 50. yılında, satışa sunuldu. Ben ancak bu yaz denk gelip okuyabildim. Pratt’ın Corto albümlerini severim ama hayranı olacak kadar değil. Hala okumadığım birkaç tane macera kalmasından da belli zaten. Pratt sonrası Corto Maltese’in şimdiye kadar çıkan iki macerasını da (“Le Soleil de Minuit” ve “Equatoria”) okudum ama bunun sebebi yeni bir Corto macerasına olan açlıktan ziyade nasıl bir iş çıkarmışlar sorusunun cevabını merak etmemdi. Buradan hareketle bu tarz eski serilerin “canlandırılmasında” takip edilecek yöntemler konusunda insan fikir edinebiliyor. Dolayısıyla bugün son Corto albümü “Equatoria”dan bahsedeceğim biraz.

Konu
Kısaca, 1911 yılında Corto kutsal ve kadim bir aynayı bulabilmek için Indiana Jones misali Venedik’ten Malta’ya giderken beklenmedik olaylar sonucu Afrika’ya ve farklı maceralara savruluyor.

Bazı insanların hayatında önemli rol oynamış, kendini yakın hissettikleri coğrafyalar olur. Herkes doğduğu toprakları en çok sevmek zorunda değildir. Pratt’ın gönlünde de Afrika’nın yeri ayrı olmuştur hep. Biyografisine aşina olanlar hatırlayacaktır hemen. Nitekim 50. Yıl albümünde Venedik’te başlayıp (çocukluğunun geçtiği şehir) Afrika’da ilerleyen bir albüm çıkarılması bu açıdan tam isabet olmuş diyebilirim.  


Resimleme
Pratt dönemi Corto albümleri görsellikleriyle ya da hikayedeki aksiyonla ön plana çıkmazdı. Juan Diaz Canales ve Ruben Pellejero da aynı yolu takip ediyor. Bu açıdan Pratt öncesi ve sonrasında büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. Katalan asıllı İspanyol Pellejero verilen görevi başarıyla yapıyor. Hatta onun kapakları bence daha güncel ve başarılı. Çalışırken renklendirme dışında bilgisayar kullanmıyor ve geleneksel metodla çiziyor. Belki de yaşasa Pratt hikayelere odaklanmak için Pellejero’ya devredebilirdi çizim işini, kim bilir? Diğer yandan müthişti dediğim, durup uzun uzun baktığım bir kare de olmadı. Kendini frenliyor sanki.   

Senaryo
Pratt’ın senaryoları dahi pek benim tarzım değildi, bunlar daha da yavan geldi. Mesela albümü okumaya başlar başlamaz bir takım tarihi kişi ve olaylardan arka arkaya bombardıman yapar gibi bahsedilmesi beni yordu:

Tuğrul Kağan, Birinci Haçlı seferi, Lazzaro Degli Armeni, 1565 siege des turcs, moine Giovanni,da Pian del Carpine, Le Miroir du Pretre,

Bu durum albüm boyunca devam ediyor. Tamam, tarihi bir ÇR ve dönemsel karakterleri konuk edeceksin, eski mekanlarda geçecek ama fazlası sıkıcı kaçıyor, hatta yer yer Amerikalı’ların “namedropping” dedikleri olaya dönüşüyor. Örnek mi istiyorsunuz? Meşhur Yunan şairi Kavafis mesela. Hikayede doğru dürüst bir varlığı yok, “cameo” yapar gibi görünüp kayboluyor. Sadece bir atıfa vesile olsun diye, Corto’ya yakıştırılan bir şiirinden bahsetmek için oraya iliştirilmiş gibi.


Bunun dışında Equatoria’da senaryo bir koşturmaca içinde duygu ya da düşünce uyandırmadan oradan oraya zıplayarak başlayıp bitiyor. Hiçbir karakteri yeterince umursamıyorsunuz. Aklınızda pek bir şey kalmıyor. Örneğin Pratt döneminden de tanıdığımız Teğmen Tenton en gerçek bulduğum karakter olmasına karşın Corto’yla bir diyalogları bende istenen etkiyi uyandırmadı. Afrika'daki Victoria gölünü seyrederken kendi çocukluğunun geçtiği Britanya Cumberland’daki doğanın çok daha güzel olduğunu söyleyince, Corto “üzgünüm ama tam bir şovenizm timsalisin” diyor. Yahu adam büyüdüğü yeri daha çok beğenebilir, anıları vardır neticede, zaten hastalıktan yeni çıkmış, ne alakası var hemen laf sokuyorsun. Adama kolonici Avrupalı rolünü verip kendini de adaletli gezgin olarak sunuyorsun. Bunlar fırsatçı ve sığ hareketler gibi geliyor bana. Zaten sonradan Afrika’da kalmaktan sıkıldığını belli ediyor adamcağız. Ülkesini daha güzel hatırlamasından daha doğal ne olabilir.  


Kadınlar
İlk Pratt sonrası Corto macerasında kadın konusu zayıf kalmıştı, bu albümde telafi etmek ister gibi o konuya yoğunlaşılmış. Corto gibi başına buyruk, 3 güçlü kadın hikayede anahtar rollere sahip: Gazeteci Aida, Feride ve Yerli Kione.

Aida, NG için yazılar kaleme alan kariyer odaklı, başarılı bir gazeteci kadın. İşini her şeyin üstünde tutuyor. Bir konuşmalarında Corto’ya NG’de hakkında bir yazı yazacağım deyince Corto ile aralarında geçen diyalog gülümsetip “başına gelecekleri bir bilsen” dedirtecek türden:

“Je ne vois aucun interet a devenir un aventurier de papier”

“Pauvre Corto! Comme si on pouvait choisir”

Feride, aile değerlerine önem veren, babasının cenazesini bulabilmek için hayatını tehlikeye atıp Afrika’da tehlikeli ve sonu bilinmez bir yolculuğa çıkan fedakar bir kadın.



Yerli Kione ise albüm boyunca hiç konuşmuyor ama Corto’ya kritik anlarda faydası olabilen gizemli bir karakter. Zaten isminin anlamı dahi bu gizemi anlatmaya yetiyor:

“Celle qui rentre chez elle”

Kendine/Kendi topraklarına, yuvasına dönen anlamına geliyor. Hikayenin bağlamından kendi yaşadığı yere dönen anlamına geldiğini çıkarabiliriz ama albümden bağımsız olarak “kendine dönen” anlamına da gelebilir. “Elle” burada hem kendi benliğine hem de yaşadığı topraklara, evine işaret eden bir zamir. Buna Fransızca’da “double entendre” diyorlar bu tarz çift anlama gelen kullanımlara.

Pratt ruhu yakalanmış mı?
Yeri gelmişken söyleyeyim, aslında Pratt zamanından beri Corto karakteri bana biraz yapmacık gelmiştir. Nuri Bilge Ceylan’ın hiç sevmediğim erken dönem filmlerindeki gibi ufka ya da bir yerlere bakıp klişe kelimeleri mırıldanan bir denizci gibi gelir yer yer. Özgürlük, yollarda olmak falan bir noktadan sonra bayıyor beni, altı dolmayınca yüzeysel kalıyor.

Epeydir Pratt imzalı bir Corto albümü okumadığım için senaryo açısından net bir mukayese yapamam. Unuttum gitti :)  Serinin hayranlarına bırakıyorum bu karşılaştırmayı. Kalkıp eski albümlere bir göz atasım yok bu aralar. Çizimler açısından başarılı bulduğumu zaten başta söylemiştim.


Corto’da Türk İzi ve Emin Paşa
Türk dedim ama Osmanlı diyelim hem genealogie açısından daha doğru hem de günümüz siyasi modasına uygun olur. Belki bloğumuzu Cumhurbaşkanlığı himayesine alırlar :))

Corto başlarda gizemli bir antik aynanın peşinde. Fakat 40 sayfa insanın aklında hiçbir şey bırakmayan bir koşturmacanın ardından hikayede bir kırılma yaşanıyor ve albümün yarısından sonra Emin Paşa’nın kızı Feride’nin Afrika’da babasının mezarını bulma gezisinde ona zoraki eşlik ediyor. Zoraki diyorum çünkü bir toplantıda şeyh kadınlara bu yolculuğa tek başınıza çıkamazsınız, geleneklerimize göre yanınızda bir erkek olmazsa izin vermem deyince, bu iş de Corto’ya kalıyor. Ayna mayna yalan oluyor o noktadan sonra. Tanıtımlarda bu nokta belirtilmediği için kimsenin haberi olmadı albümün TR bağlantısından.

Peki bu Emin Paşa kim? Alman ve Yahudi asıllı bir Osmanlı paşası. Son derece maceralı bir hayatı var, bir göz atmanızı tavsiye ederim, inanamazsınız. Haydi böyle bir karakterin ülkede dizisi, filmi parasızlıktan çekilemedi, hiç değilse tek albümlük bir ÇRı niye yapılmaz anlamak mümkün değil. 


Bu albümle birlikte Enver Paşa’lı “La Maison Dorée de Samarkand / Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev”  macerasından sonra Corto’nun yolu yine TR ile buluşmuş oluyor. Dahası da var, İskenderiye’deki bir Yunanla buluşmasında yine konuşmada TR geçiyor. Bu açıdan ilgi çekebilecek diyaloglardan birisini alıntılamazsam olmaz, çünkü bunları ben yazmazsam kimse yazamıyor, omuzlarımdaki tarihi sorumluluğun farkındayım :)

Aynayı ararken Manolis diye bir herifin evine gidiyor. Duvarda bir resim var. Dedesi. Altına da iki tüfek asılmış. “Dedem bu tüfeklerle yüzlerce düşman Türk’ü öldürdü” diyor. Corto “Bu antika tüfekle bunu başarabildiyse şerefine içilir” diye istihzayla cevap veriyor. 

Son Kararım
Corto Maltese’in misyonunu Pratt zamanında tamamladığını düşünüyorum. Seri ilk kez 60ların sonundan 80lerin sonuna uzanan dönemde yayınlandı. O yıllarda klasik İtalyan ekolünün Tex, Mister No, EsseGesse serileri gibi çocuksu, derinliksiz, Western şablonlu “kahraman karakterler”le ilerleyen çok satan ÇRları arasında Corto özgün ve gerçekçi bir duruşa sahip gözüküyordu ama günümüz ÇR piyasasında Pratt usulü bir Corto Maltese bu haliyle bana klişe geliyor. Sinemayı TVyi bırak, bugünün ÇR piyasası dahi daha gerçekçi, güçlü, keskin, çok boyutlu karakterler sunuyor ve Corto’nun güncel serisi bunlara ne metinsel ne de görsel olarak bir yenilik, bir katkı sunamıyor. Uzaklara bakan ve nereye gideceği belli olmayan, etrafına dudak büken bir gezgin bence artık yeterli değil. Altının ve üstünün daha iyi doldurulması gerekiyor. Biraz da yaklaşımla ilgili bir durum herhalde. Misal, Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ını (Alaska) hala zevkle okuyorum, hikayeler güzel yaşlanıyor ama Corto sıradan ve piyasa işi bir seri olmamasına karşın nedense beni biraz sıkıyor. Belki de tercih meselesi. 


Aslında aklıma şöyle bir düşünce geldi yazarken. Acaba “reboot” yerine “reimagining” yapmayı mı düşünselerdi? Mesela Corto’nun çocuğunun, “Corto Jr”ın maceraları olabilirdi ve günümüze daha uygun bir tarzda işlenebilirdi. Bugünün tarihi şahsiyetleri konu alınıp, dünyanın dört bir tarafında günümüzün olayları içinde gezdirebilirlerdi. Belki sadık okurları kızardı ama daha parlak bir gelecek şansı olurdu sanki. Elli yıl öncesinin ÇR serisi canlandırılıp aslına tamamen sadık kalınma konusunda başarılı olunduğunda, aslında doğal bir başarısızlıkla karşılaşılması mukadder olmaz mı diye düşündürüyor insana. Değerlerin çok hızlı değiştiği bir çağdayız. O günlerin pek çok avangard unsuru bugün sıradanlaşmış durumda. Sinemayı televizyonu geçtim, bir o günün ÇRlarına bakın bir de bugünkülere. O zihniyetin aynısını bugün birebir yansıtabilsen yine bugünkü okuru etkileyemezsin. Şartlar farklı, dünya değişti, insanların “ilginç” algısı farklılaştı. Antikahramanlara bakış değişti. Değer yargıları sürekli yıkılıp yeniden kuruluyor.

Son kertede hem isminden hem de eski hayranlarından dolayı bence satışları tatmin edici olacaktır ama büyük bir başarı kazanmasını, yeni nesil arasında çok tutulmasını mümkün görmüyorum.  



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Dull Margaret (Grafik Roman): Broadbent ve Dix

Çizgiroman

Pieter Bruegel (baba) fantastik öğelerin ağır bastığı, yoruma çağıran ilginç bir 16 yy ressamı. Burada birkaç kez bahsi geçmişti. Jim Broadbent yığınla filmini seyrettiğim bir aktör. Hele de Mike Leigh ile olan çalışmalarını tekrar tekrar izlemekten bıkmam. ”Guardian” epeydir  hayatımda yer alan rafine lezzetlerden birisi. TR’de çıkan 10 tane gazeteyi okuyacağınıza birkaç sayfa Guardian okuyun, seminere gitmiş gibi olursunuz her gün.

İyi güzel de niye Pieter Bruegel, Jim Broadbent ve Guardian’dan arka arkaya bahsettim?

2018’de çıkan bir grafik roman üçünü bir araya getiriyor da ondan. Nasıl mı? Jim Broadbent Alzheimer olan annesine bakarken hem ailesinin yıllardır yaşadığı deniz kıyısındaki bölgeden hem de Bruegel’in "Dulle Griet" tablosundan esinlenerek bir hikaye yazar, filme çekmek ister. Prodüksiyon maliyetleri falan gözünü korkutunca grafik romana yönelir. Guardian’dan tanıyıp beğendiği Dix’e eposta atar ve süreç gelişerek 2018 yılında çalışmanın "Dull Margaret" ismiyle grafik roman olarak raflarda yerini almasıyla sonlanır. Benzer bir yapım sürecini yine bir aktörün yazdığı “Indeh” (Ethan Hawke / Greg Ruth) grafik romanında yaşadığımızı burayı takip edenler hatırlayacaktır (link).

Konu
Dull Margaret yılan balığı avlayıp satarak hayatını kazanan fakir bir kadın. Kasabadan uzakta yıkık dökük bir barakada tek başına yaşıyor. İtilip kakılan, sefalet içinde ama en önemlisi yalnız bir insan. En son pazara gidişinde kendisine yapılan haksızlığın öfkesiyle büyü işlerine girip hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bir sürecin fitilini ateşliyor.

Pieter Bruegel "Dulle Griet"

Bruegel ve "Dulle Griet"
Tıpkı bir önceki yüzyıl eser vermiş Bosch gibi Pieter Bruegel’i de bugünün korku sinemasının 16.yy'daki öncülerinden biri gibi görürüm. Dönemin Hollanda’sında, hatta Avrupa’sında konulu resimlerin ana teması dini açıdan Kutsal Kitap, örfi açıdansa genelde halk masalları ya da atasözleri oluyordu. Bruegel kalabalık  insan manzaralarıyla, toplumunun öyküleri ve inanışlarını resmetmesinin yanında, dönemin dilini de yansıtıyor. Rastgele değil kompozisyonları, resimlerin her bir köşesi bir tiyatro sahnesi, bir deyimler sözlüğü sayfası gibi. Herhangi bir resmini saatlerce düşünüp, her bir figür ya da objeden yepyeni hikayelere yelken açabiliyorsunuz.

Grafik romana ilham kaynağı olan “Dulle Griet” tablosu (1563) “şirret kadın” temasını merkezdeki zırhlı kadın ve etrafındaki kavga dövüş içindeki diğer kadınlar üzerinden yansıtan bir resim olarak kabul ediliyor. O dönem Hollanda’sında “şirret kadınlara” cehennemde bile kimsenin dokunmaya cesaret edemeyeceği söylenirmiş. Bruegel bu deyime örneklerle doldurmuş tablosunu. "Yağma" unsuru adeta bir koltukta 4 karpuz taşır gibi yüklendiği ganimetlerle betimlenirken, bir açgözlülüğe de işaret ediyor gibi.  

Grafik roman’daki yılan balığı açısından da bir bilgi vermek açıklayıcı olacaktır. O dönem yine şöyle bir atasözü varmış: “Kuyruğundan yakalanmış yılan balığı, yarısı yakalanmamış yılan balığıdır”. Yani “erken sevinme sonra dövünme!” gibi bir anlamı var. Bunu da ben uydurdum şimdi yazarken :) Dolayısıyla çizgiromana baktığımızda başta kadının sepetindeki yılan balığını göz göre göre kaçırması ve sonrasında yaşadıkları, bu atasözü bilindiğinde daha anlamlı gözüküyor. 


Hikaye
Çetin Altan insanoğlunun başında iki büyük bela var derdi. “Biri parasızlık diğeri de yalnızlık”. Haklıydı. Artık fakirlikten konuşmak TR’de tabu olsa da; herkes gezilerinden, yediklerinden, giydiklerinden bir kontes edasıyla bahsetse de, parasızlık çoğumuzun hayatına eli kırbaçlı bir efendi gibi hükmetmeye devam ediyor. Canavarlar yok sayınca yok olmuyor. İşte bu albümde de evrenin bir köşesindeki zamansız diyarlardan birinde, bu iki illetin pençesinde kıvranan insanlardan birinin yaşadıklarına şahitlik ediyoruz. Yalnız bir kadın. Ne para ve ne de bir arkadaş. Ne bir ses ne bir nefes. Yaşam zor. Yaşam saldırgan. Tek başına insan. Yolunu şaşırıyor kadıncağız sonunda. Ne yapsın ki…

Hani peri masalları vardır ya, ben bu albümü bir “cadı masalı”na benzettim. Bir cadıya dönüşümün öyküsünü buldum okurken. Tamamen dışlanmış hissettiğiniz noktada artık karşı taraftaki en ufak bir iyiyi de gözünüz görmüyor ve dönüşüyorsunuz. Yılmaz Erdoğan “Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim” diyordu ya, “Toplumun iyi davranabilme ihtimaline yönelik umudunu kaybetmek” de çok tehlikeli bir başkalaşımı tetikler. Artık herkes, her ilişki, yaşamın her anı sizin için bir  "tehdit" ve daha da ötesinde“intikam mastürbasyonu” olur. Köleliğinin intikamını daha da zalim bir efendi olarak çıkarmak istersin. Poe’nun deyimiyle korkunç bir “maelstrom”a kapılmıştır insan ve kendini kurtarmak çok zordur. Yaşayan bilir.  


Resimleme
Ürkütücü bir acayipliği var karakterlerin. İnsanlıktan çıkmakla çıkmamak arasında kararsızlar, "araf'talar" sanki. Hem şekil hem de davranış olarak. Albüme çamur ve yosun renklerinin bulamaçlaşmış silik ve soluk tonları hakim. Gökyüzü ve deniz, mavinin griye komşu tonlarını paylaşıyor. İnsanların yüzlerinde en fazla ağızları belirgin. Tıpkı Bruegel’in resmindeki cehennemin kapısında olduğu gibi. Dix’in farklı ilüstrasyonlarına baktığımızda hikayeden çok bir çizim stili olarak genel bir tercih olduğu anlaşılıyor. Deniz, başlarda kadının sırtındaki elbiseyle aynı renkte, "coğrafya kaderdir” diye diretir gibi yapışmış kadına. Büyüden sonra ise kadının kırmızı bir elbise giymesiyle çevresinden, kendi doğasından kopuşu veriliyor belki.

Okudukça daha başka çağrışımlarla da karşılaşıyorsunuz. Kimi kişisel kimi ortak. Yine albümün daha ilk sayfalarında bana hatırlattığı, yılan balıklarının merkezi rolünün de etkisiyle, alegori’nin alasının yapıldığı “Teneke Trampet” oldu. 

Kafamda düşünceler uçuşturması hoşuma gitti. Biraz şiirsel biraz fantastik biraz masalsı, koyu ve depresif bir grafik roman denemesi, bir "varolamazlık öyküsü", bir  “cadı masalı”.


Dix'in çizgilerinde kapalı ya da küçük gözler ve yüzün en belirgin öğesi olarak "iri dişli büyük ağızlar" dikkat çekiyor.

Dix
Dix

Dix

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Nisan 2019 Pazartesi

Dünya Çizgiroman Kültürü ve Frankofonlar (#3)


My Favorite Thing is Monsters
Emil Ferris

1960’larda Chicago’da yaşayan 10 yaşında bir kızın korkunç çizimlerle dolu günlüğü aracılığıyla üst komşularının cinayetini çözme hikayesi. 400 sayfa civarı. Dolu dolu bir çalışma. Birkaç ay önce 2019 yılı Angouleme ödüllerinde Fransızcasının “En İyi Albüm” ödülü  aldığını da unutmayalım. Okumaya niyetliyim ama kalınlığı erteletiyor şimdilik. O kadar çok okuyacak kitap var ki...  


Benjamin ve Benjamine (2017)
Goscinny ve Uderzo

“Albert Rene” yayınları Goscinny ve Uderzo’nun pek bilinmeyen Benjamin ve Benjamine ÇRını toplu eserler kapsamında 224 sayfalık bir cilt şeklinde 2017 ağustosunda yayınladı. 148 sayfa Benjamin ve Benjamine’in 4 macerasına ayrılmış. Bunun haricinde albümde Goscinny ve Uderzo’nun yarattığı ama tanımadığımız başka karakterlerle de tanışma fırsatı buluyorsunuz: “Antoin I’Invincible”, “La Famille Moutonet”, “Poussin et Poussif”, “La Famille Cokalene”. Bununla da kalmıyor 30 sayfalık bir bölümde Goscinny ve Uderzo ile ilgili bilgiler ve resimlere yer verilmiş.

224s


Le Voleur de Livres (2015) (Book Thief/2019)
Alessando Tota / Pierre Van Hove

Hırsızlık derken intihal kastediliyor. Türkiye’nin yakından tanıdığı bir hırsızlık tipi. Kendini şair olarak tanıtan Daniel Brodin isimli bir hukuk öğrencisinin Paris’in entelektüel çevresine kendini kabul ettirebilmek ve aralarında iyi bir yer edinebilmek için başkalarının şiirlerini kendisininmiş gibi okumaya başlamasıyla içine yuvarlandığı sahte dünyanın hicvi. İngilizce edisyonun kapağı daha çok hoşuma gitti.   

Fransa’da Futuropolis tarafından 2015’te yayınlandı.  2019 nisanında İngilizcesinin “Memoirs of a Book Thief” adıyla çıkacağı açıklandı. Siyah beyaz.

170s

  
Le Dernier des Mohicans (2017)
James Fenimore Cooper

İlüstrasyonlarını ÇR dünyasının tanıdığı bir isim olan Patrick Prugne’ün yaptığı James Fenimore Cooper’ın klasik romanı ağustos 2017’de yeni bir edisyonla Margot Yayınlarından çıktı. 


  
Philip K Dick: A Comics Biography (2019)
Laurent Queyssi / Mauro Marchesi

Felsefi bilimkurgu yazarlarından Philip K. Dick’in biyografisi. Renkli.  Pek gözüm tutmadı ama Philip Dick'in zihnimdeki yeri ayrıdır :)

144s 


Jean-Pierre GIBRAT Artbook
Jean-Pierre GIBRAT'nın tüm eserlerinden en iyi çizimlerin yer alacağı bir artbook hazırlanma aşamasında.

kaynak (Emmanuelle Guibert)


"Green Class" serisi
Jerome Hamon | David Tako

Serinin ilk albümü “Pandemie”.
Biliyorsunuz, dünya çapında yayılıma sahip salgınları ifade eden bir kelime “pandemi”. Hatta geçenlerde bu konuda bir BBC belgeselinden bahsetmiştim. ÇR’ın konusuna gelirsek okul gezisine çıkmış olan öğrenciler döndüklerinde kendilerini bir virüs salgınının tam ortasında bulur ve sağkalım mücadelesi başlar. Konusu bir gün aniden Sovyet işgaliyle karşılaşıp direnişe geçen "Red Dawn" filmini hatırlattı.

2019 Şubat | Le Lombard | 64s


Trees (2014-)
Waren Ellis | Jason Howard

Dünyanın dört bir yanında ağaç benzeri yapıların belirdiği ve insanların bunların ardındaki gizemi çözmeye çalıştığı bir bilimkurgu macerası. Konusu ilgimi çekti ve okuma listeme aldım. Arada iktidar baskısı ve sosyal meselelere falan da değindiği söyleniyor ki bu benim merakımı daha da arttırdı. Şimdiye kadar fasikülleri iki ciltte toplayıp yayınlamışlar: “In Shadows” ve “Two Forests”

Image Comics 



Druuna (T9): "Celle Qui Vient du Vent" (2019)
Paolo Eleuteri SERPIERI

Finali tatlı yapalım dedim :) 2019 Şubat ayı, Serpieri'nin yepyeni bir Druuna albümünün yayınlanışına aracılık etti: "Celle qui vient du vent". Geçmiş zamana dönen Druuna'ya karşılaştığı kızılderili şefin taktığı bir isim bu. "Rüzgarla Gelen" anlamında. Böylece hangi döneme gitmiş olduğunu da anlıyoruz. Tam 15 yıl sonra gelen bu albüm okuru aynı çizgide yeni bir macera ile buluşturuyor.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

4 Mart 2019 Pazartesi

Dünyadan Çizgiroman ve Frankofonlar (#2)


“Hobo Mom”
Charles Forsman
Max de Radigués (Bastard – 2018 / Angouleme ödüllü)

Tom ve küçük kızı Sissy küçük bir kasabada mutlu mesut yaşarlarken ev kadınlığı ve anneliğin kendisine göre olmadığını söyleyip yollara düşen Nataşa birden geri dönüverir. Tom annesi olduğunu söylemezsen bir süre görebilirsin der. Sonrasında Nataşa’nın gitmek ve kalmak arasındaki gelgitleri. Aile dinamikleri. Kararsızlıklar.

Fantagraphics | 64s | 14.99$


“Credo: The Rose Wilder Lane Story”
Peter Bagge

Rose Wilder Lane biyografisi. Hala ara sıra seyrettiğim efsane dizi “Küçük Ev”in yazaru Laura Ingalls Wilder’ın kızı. Fakat bundan ibaret değil, Amerikan bireysel özgürlük (libertarian) hareketinin kurucularından. Aşağıdaki lafı insanı acı acı gülümsetiyor 2019 Türkiye'sinde.

Representative government cannot express the will of the mass of the people, because there is no mass of the people. The People is a fiction, like The State. You cannot get a "Will of the Mass", even among a dozen persons who all want to go on a picnic. 

The only human mass with a common will is a mob, and that will is a temporary
insanity.
In actual fact, the population of a country is a multitude of diverse human beings with an infinite variety of purposes and desires and fluctuating wills.”

”Give Me Liberty” (1936)
  
Drawn and Quarterly | 108s | 22.95$ 


 “Les Femmes dans le monde de Tintin” (kitap)

Renaud Nattier

Tenten ÇRlarında Bianca Castafiore’den Paggy Alcazar’a kadın imgesi üzerine bir araştırma.

Presses Universitaire François-Rabelais | 72s | 13€


 “Jour J” serisi: “Tout l'or de Constantinople” (T36)
Fred Duval / Jean-Pierre Pecau / Yana

Tarihe alternatif yorumlar getiren bir seri. Vlad Tepeş’in (Drakula soyundan Kazıklı Voyvoda) İstanbul kuşatmasında Ortodoksları desteklediği bir dünya yansıtılıyor. Serinin 27. albümünde başlayan hikayenin devamı anladığım kadarıyla: “Les Ombres de Constantinople”. Bir başka ayrıntı ise  otuz altıncı albümün  kapağına İkinci Abdülhamid’in saray ressamı Fausto Zonaro’nun meşhur “Fetih” tablosunun uyarlanmış halinin konulması. Hoş gazetelerde çıkan haberlere göre Fausto Zonaro bu resmi Hasan Rıza isimli Balkan savaşlarında kaybettiğimiz bir Türk ressamdan kopyalamış, o da ayrı mesele. İlginizi çekerse aşağıdaki linkten bu konuyu okuyabilirsiniz.



Delcourt (Neopolis) | 62s | 15.50€

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

25 Şubat 2019 Pazartesi

Chabouté Artbook: Çizgiroman Sanatı ve Frankofon Dünyasından Haberler


“Bricoles, gribouillis et fonds de tiroirs...”
“Artakalanlar”

Christophe Chabouté. Takip ettiğim çizgiroman sanatçılarının ilk sıralarında. Yirmi yıllık çizgi yolculuğunun panoramasını sunduğu ve artakalanları değerlendirdiği bir “artbook” çalışması 2018’in sonunda çıktı. Beraber iki sergi yaptığı Charlelie Couture’ün önsözüyle, tematik bölümlere ayrılmış çizimler, taslaklar, arayışlar içeren Chabouté’ye has sessiz ve şiirsel çalışmalar.

256s / Renkli / 39 €


Un artiste accompli et un travailleur exigeant. Les marques de plume et tâches d’encre qui ornent sa table à dessin en témoignent. Auteur d’une œuvre riche, il a montré au cours de sa carrière que son talent ne se limitait pas à la bande dessinée.

Aujourd’hui, pour notre plus grand plaisir, il nous ouvre ses tiroirs pour en livrer ses trésors secrets…Croquis, recherches, illustrations de couvertures, pièces d’expositions ou travaux personnels, ce beau-livre retrace 20 ans de création acharnée. Divisé en chapitres implicitement thématiques, il entre en parfaite résonnance avec les différentes sources d’inspiration qui émaillent l’œuvre de son auteur. « Océan », « Musique », « New-York », « Ombres et Lumières » ou « Toits de Paris » forment ainsi les composantes d’un univers contemplatif et poétique, où les silences parlent et racontent.

Rythmé et ponctué par la voix d’un narrateur à laquelle répondent, en écho, des interventions personnelles de l’auteur et ouvert par une préface de Charlelie Couture (avec qui Chabouté a eu l’occasion d’organiser deux expositions croisées), cet ouvrage offre le panorama créatif d’un artiste unique dans le paysage de la bande dessinée contemporaine.”


Vents d’Ouest  (Glenat) basın bülteni.         

solda, Charlelie Couture, sağda, Christophe Chabouté (Entrecase)
                                                                       
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...