Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2019 Salı

"Yorumsuz"

Vrir - "Talking to an Empty Chair"























“Yorumlar” kısmının olmadığından haberim var, özellikle kaldırdım. Dolayısıyla bu konuda mesaj atmanıza gerek yok. Zaten yaklaşık 6 aydır böyle. 

Gelen mesajların büyük çoğunluğu abuk sabuk, bir katkısı olmuyor. 
Yayınlasan bir dert, yayınlamasan ayrı dert. 
Müsaadenizle hiç değilse kişisel bloglarda ne yapacağımıza kendimiz karar verelim. 

Burası ne “kadınlar matinesi” ne “erkekler kıraathanesi” ne de “okul kantini”. Boş konuşulmasına tahammülüm yok. 

Özet:
Yorumları beğenmedim ve kapattım.
“Yorumsuz” devam edilecek. 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

4 Eylül 2019 Çarşamba

"Belki biz birbirimize yalan söylüyoruzdur"


Çalmadık kapı bırakmayan 2 çocuk annesi Yasemin Ayverdi Gülseren bir türlü iş bulamaz. Sonunda Diyarbakır sokaklarında seyyar ciğercilik yapmaya başlar. Hem de gecenin karanlığında. Akşam çocuklarını doyurduktan sonra kendi güzel tabiriyle ciğere giderek aile bütçesine katkıda bulunur.

Gittikçe yapmacıklaşan va yalancılaşan toplumun arasında samimi konuşan insanların doğallığı ve mücadeleciliği insana umut veriyor. Yasemin hanım klişeleri tekrarlamaya tenezzül etmemiş, sözü söyleme kurban etmemiş, belli ki ne hissediyorsa ne düşünüyorsa allayıp pullamadan onu söylemiş. Tespitleri çoğumuzun içinde kıvrandığı ama vitrinden kaçırdığı “çaresizlik girdabı”nı birebir yansıtmaktan çekinmiyor. Aslında kendi durumu üzerine düşünürken, toplumun haline de uyarlanabilecek gerçekçi gözlemler yapıyor.

Son derece başarılı hazırlanmış ve sunulmuş bu ajitasyonsuz haberi dört beş kez arka arkaya seyrettim. Nedense özellikle ensemi ter bastı. Suçluluk mu hissettim çaresizlik mi duygudaşlık mı bilemiyorum. Belki hepsinden biraz vardı.

Umarım çocuklarına bakmaktan başka bir isteği olmayan bu Diyarbakır'daki hanımefendi emeklerinin karşılığını alır ve daha az yorucu bir işle yaşamına devam eder.

Birkaç kere seyredip ilham aldığım ve etkilendiğim bir haber videosu ve “yaşam kesiti” oldu. 



Birkaç alıntı:

“Ben ne kadar onlara bu durumun zorluğunu yasıtmasam da onlar aslında bu işin zorluğunun farkındalar. Belki de onlar bana yansıtmıyordur. Bilemem. Belki biz birbirimize yalan söylüyoruzdur.  Onlar evcilik oynuyor, ben de evcilik oynuyorum.”

Aslında kendi ailevi durumu üzerine düşürken toplumun haline de uyarlanabilecek gözlem dolu ve gerçekçi bir tespit yapıyor. Nefis. 

“Sorumluluğun cinsiyeti olmaz”

“Bu bir ekonomik sıkıntı. Ben bu saatte çocuklarımla evde oturmayı isterdim.”

“Herkes her şeyi söylüyor ama kimse benim ne şartlarda buraya geldiğimi göz önünde bulundurmuyor. “

“Ben işimi seviyor muyum? Hayır, daha iyi yerlerde olabilirdi. Yaptığım işi sevmeye çalışıyorum.”

“Şu an yaptığım iş beni gocunduruyor mu? Hayır, kesinlikle hayır. Zorluyor mu? Kolay değil. Ruhen de bedenen de kolay değil. Yoruluyorum. Çocuklarımla vakit geçirmek istiyorum. Ben bunu istiyorum ya, çocuklarımın elinden tutup gezmek için çıkmak istiyorum. Ben niye gecenin bir yarısı çıkıp gelip burada bunu yapayım ki? Niye yapayım? Demek ki şartlar bunu gerektiriyor. İmkanım bu. İyi şartlarda olmuş olsam, iyi işim, imkanım olsa yapmam herhalde.”

“Demem o ki aslında biz bir girdabın içindeyiz. İçinde bulunduğumuz durumu güzelleştirmeye çalışıyoruz”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Küçük Esnafın Rezillikleri: Bir DVD Alışverişi


Aslında küçük esnafla mecbur kalmadıkça muhatap olmuyorum. Hele İstanbul’da. Dolayısıyla  normalde adetim olmamasına karşın boş DVD lazım olunca gidip caddedeki internet kafelerden birkaç tane alayım, sonra kutuyla sipariş veririm dedim.

Bir tanesine girdim. “Boş DVD var mı?” dedim. Kafasını kaldırmadan "Biz CD satmıyoruz" dedi :) Yorum yapmıyorum.  

İkinci bir taneye girdim. “Var abi kaç tane?" dedi? “Kaç para tanesi” dedim?  “İki buçuk lira” demez mi! Hem de markası “Princo”. Piyasa değeri 50 kuruşu geçmez. Hadi olsun olsun 75 kuruş olsun. Herif beşle çarpıyor fiyatı. Parasını da geçtim bu zebevenge kazıklama zevkini yaşatacağıma uçak parasını verir gidip Londra’dan alırım daha iyi.

İki başarısız denemeden sonra küçük esnafla yakın temasa girdiğim için kendi kendime lanet okuyarak yürürken baktım bir internet kafe. Son kez deneyelim bakalım diye daldım içeri. Bankonun arkasına kıro bir herifi oturtmuşlar. Herife boş DVD sordum. “Var” dedi. “Markası ne?” dedim? Yüzü hemen ekşidi. Bizde böyledir, bir şey alacaksan alıp gideceksin, öyle yok markası yok modeli yok püsürü incelikli alışverişlerden hoşlanmaz bizim esnaf takımı :) Herif “Philips” dedi. Bu uyduruk dükkanda Philips olmasından şüphelendim hemen. Beş tane ver dedim ve gözlemeye başladım. Benim için gözlem önemli. Baktım herif bir elinde Philips DVD tutuyor diğeriyle bildiğin Princo DVDleri bir poşete dolduruyor. Gözüm de görmüyor, tam emin olamadım. Bir ver bakayım dedim, aldım birini elime, resmen princo DVD. “Bu Philips değil ki Princo veriyorsun” dedim. Herif ne cevap verdi biliyor musunuz?  “Ama kutunun en üstündeki Philips!” “Sen anlamadın galiba, bu verdiklerin Princo” dedim. Herif hala aynı şeyleri söyleyip kendisine öyle geldiğini anlatıyor, yok üstünde Philips varmış, altı Princo’ymuş. Ne alakaysa!  Hem sahtekar hem de yüzsüz. “Almasaydın, o senin salaklığın!” deyip çıktım.


Alt tarafı uyduruk bir boş DVD almaya çalışırken bu pislik tiplerle karşılaşıyorum, alengirli bir şeyler almaya kalksam başıma neler gelecek bu ülkede kim bilir! İstisnaları bir kenara ayırarak bir kez daha küçük esnafın büyük marketlerce yok edilmesine şükrettim. Bazen nostalji olsun diye eski bakkalları manavları falan överler. Romantik yazılar döşenirler. Alakası yok. Bunları dinleyen de zanneder ki tüm komiserler Reha Yurdakul, tüm manavlar Osman Alyanak, tüm kahveciler  Kadir Savun, tüm bakkallar Nubar Terziyan gibiydi. Hayır öyle değildi, ben yaşadım o dönemleri. Çoğu görgüsüz, dedikoducu heriflerdi. Büyük usta Kemal Sunal'ın defalarca seyrettiğim "Bekçiler Kralı" (1979) filminde çok iyi anlatır bu tipleri. Arada dünya iyisi insanlar da çıkardı, hala da var, ama onların sayısı o kadar az ki.

Büyük marketlerde de gıda üzerine olsun teknoloji üzerine olsun sorunlar çıkıyor ama bir ölçüsü var. İyi kötü hak arama mekanizmaları, şikayet mercileri işliyor. Tartışmanın bile bir mantığı oluyor. Zaten alışveriş ortamlarının daha medeni olduğunu tartışmaya bile gerek yok.

Küçük esnafın batması sadece marketlerin daha ucuza satmasıyla ilgili değildi. Esnaf takımının çoğuna hakim odunluğun ve insanların illallah demiş olmalarının da payı vardı. Bugünkü taksici sorununu düşünürseniz daha iyi anlarsınız o günleri. Arada iyiler de kaynadı maalesef ama hep böyle olmaz mı zaten. Benim gibi belli bir yaşın üstündekilerin tatlı anıları olsa da objektif bakıldığında geçmesi gereken bir devirdi. Hepimize geçmiş olsun.

2018 - İstanbul


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

2 Nisan 2019 Salı

Çocukça da olsa bir akşamlığına da...


Danslar, şarkılar ve dostlarla geldi bahar
Sanki hiç yaşanmamış gibi
Şimdi o korkunç karanlıklar

Sonsuz bir kavga bu, hiç bitmeyecek belli
Ne kötünün eziyeti, ne de fakirin sefaleti
Dinlenmek de lazım diri kalmak için yaşamda
Gülmek ve doyasıya sarılmak sevgilinin vücuduna

Danslar, şarkılar ve dostlarla geldi bahar
Dedi kalkın ayağa, şartlar ağır ama hayat var
Çocukça da olsa bir akşamlığına da
Bıraktım kendimi içimde yükselen bu coşkuya.

(Rusenski - 1 Nisan 2019)

Geçen akşamki "bayram" coşkusundan üç “parça” paylaşayım :))) 


"...Öksüz yavruları bağrıma bastım,
Kader böyle imiş ey garip ana;
Kanım feda olsun güzel vatana..."









“…Девки ходят гурьбой, милым улыбаются. Ночь такая замечательная рядом с тобой…”


“…Я поеду на Кавказ танцевать лезгинку. По реке плывет чечен и руками машет, А на нем стоит казак и чегой-то пляшет...”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

25 Mart 2019 Pazartesi

Ekrem İmamoğlu İstanbul'u kazansın isterim


Burası kitap sinema, dizi pasta bloğu değil. Bir çeşit günlük. Bir ay boyunca yazıp çizdiklerimin sadece %1-2’sini paylaştığım ve dışarıya açtığım bir mecra. İlgimi çeken konuları vaktim yettikçe, kalemim döndükçe kendimden bir şeyler katarak farklı yanlarıyla not düşmek hoşuma gidiyor.

Seçimler konusuna tarafsızlık ya da siyaset karıştırmama bahanesiyle değinmemek bana göre şahsiyetli bir hareket değil. Fikrimi, tercihimi niye saklayayım ki? Şu anda İstanbul’da yaşamasam da Kadıköy’lüyüm. CHP’nin Kadıköy adayından hoşlanmadım ama İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun kazanmasını diliyorum.

Kazanamazsa ne olur?

CHP’de Deniz Baykal bir vizyon sergileyemedi, kısır işlerle uğraştı durdu. Muharrem İnce’ye ısınamadım. Sarıgül’ü falan zaten hiç gözüm tutmamıştı. Kılıçdaroğlu namuslu ve efendi adam ama TR gibi geri bir ülkede, hele de AKP örgütüne karşı parti başkanlığında zayıf kalıyor, sosyal ortamlarda benim gibi biraz donuk ve mesafeli olması büyük bir eksi. Ekrem İmamoğlu sempatik olmasının yanında pratik zekalı ve kontrollü. Hataları var ama hangimizin olmaz ki bu çapta bir kampanyada. Samimiyetini bilemem ama halkın kendine yakın hissedebileceği girgin ve cingöz bir tip. Mevcutları düşündüğümde, partinin başına geçmesi ve bir beyin takımı kurarak yola çıkması daha hayırlı olabilir. Ciddi ciddi düşünmek lazım. 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Mart 2019 Salı

Ezan Yalan Doğa Vatan

Sık sık Batı özentisi diyorlar ya yobazlıklarını paylaşmayan insanlara, şu 8 Mart'ta kadınlar ezana saygısızlık etti yalanını savurup yürüyüş yapan cüppeli sarıklı zavallılar ve onları koruyanlar dünyadaki ortalama bir uygar insanın tırnağındaki kir bile olamazlar. İslam bu mahluklardan kurtulamayacaksa, olmasın daha iyi. Türkiye bunlardan kurtulamayacaksa, varsın o da olmasın. Dünyayı kirletmeye hakkımız yok.

Siyaset toplumun o kadar içine işlemiş ki Türkiye’de insanlar her düşüncesini siyasi iklime göre eğip bükerek konuşuyor. İnsan aklını ve karakterini asıl dejenere eden bu. Biçimsizleştiriyor bizi. Paramızdan öte kişiliklerimizi çalıyor bizden. 

Fırsat buldukça dağa çıkar toplumun tüm alçaklığından uzakta kamp yaparım tek başıma. Tabiatın içinde sabah erkenden sizi uyandıran o çeşit çeşit kuş seslerinin verdiği his kelimelerle anlatılmaz. Açık konuşalım mı? O kuşlardan birinin sesini dahi ezanlarınızın alayına, o kuşlardan tekinin yuvasını bile camilerinizin tamamına, o kuşlardan hiçbirini bu kuştların topuna DEĞİŞMEM..!

“Vermem, dünyaları alsam da bu cennet doğayı”  





Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Mart 2019 Pazar

8 Mart Kadınlar Günü: Halimiz Haysiyetsizlik


“Darfur” filmini bilir misiniz? Yüzbinlerce insanın arap değil siyahi Afrikalı olduğu  için kesildiği o korkunç soykırımdan bir kesit sunar. Arkalarında bıraktıkları köydekilerin katledileceğini anlayan gazetecilerden biri vicdanının sesine karşı koyamaz ve geri döneceğim diye tutturur. Afrikalı barış gücü komutanı izin vermez ve hep aynı şeyi tekrarlar: “I got orders”. Sonunda gazetecilerden bir grup emri dinlemez ve geri giderler. Kalan dakikalarda yaşanan katliam, ekranın arkasından dahi iliğinize işler ve titreye titreye seyrederken çıldıracak gibi olursunuz.

Nazilerin Nürnberg yargılamalarında en sık verdikleri cevap “Ben emirleri uyguladım” olmuştu. Diğer bir deyişle zamanın yasalarına uymuştu Alman subayları. Yani akıllı, uslu  ve saygıdeğer birer yurttaştılar o döneme göre. 

Dünyada “vicdani red” diye bir kavram var. Askerlik yapmam ya da savaşa gitmem şeklinde bir tipi daha çok biliniyor ve uygar ülkelerin yasalarında karşılık bulmuş durumda. Fakat bununla sınırlı değil. Son yıllarda bu “reddediş hareketi”nin kapsamı çeşitli meselelere yayılmaya başladı ve daha aktif eylemler ortaya çıkıyor. Özellikle çevre konusunda bir yoğunlaşma var. Mesela “conscientious protectors” diye bir hareket başladı. Extinction Rebellion platformuna bağlı olarak faaliyet gösteriyorlar. Diyorlar ki: “Benim bazı şeyleri yapmayı reddetmem yetmiyor, senin de yapmanı engellemekle vicdanen yükümlüyüm”.

Mesela: “Bu ormanı katledemezsin, puştluk yapıp yasalara uydurmuşsunuz, ama bu yanlış. Vicdana da bilime de uygun değil, karşında duracağım, yaptırmamak için elimden geleni yapacağım” diyorlar.
“Seyirci kalamam bu namussuzluğa!” diye sokaklara dökülüyorlar.

Yılanın başı olan büyük şirketler ve devletlerin epey başını ağrıtmaya başladı bu cesur insanlar. İleride bunları terörist falan ilan edecekleri ve canlarını daha fazla yakacakları anlaşılıyor ama şimdilik olaylar emekleme aşamasında.

Bu hafta 8 martta dünyanın en riyakar kadınlar günü kutlaması yapıldı. Gündüz gösteriş olsun diye verilen çiçeklerin yerini akşamına “çevik” tekmeler aldı. Gece caddede yürüyüş yapmak isteyen, çoluğunu çocuğunu da yanına almış kadınların üstüne copuyla, gazıyla, kalkanıyla salınan yiğit polisler ve arkalarındaki şanlı devlet yine bir kahramanlık destanı yazdı.  

Sadece yürümek isteyen kadınların bile üzerine polis saldırtan barbar bir kültürün çocukları olduğumuzu, uzay ajansı kurma çalışmaları arasında bir kere daha hatırlamış olduk. O kadar kadına eziyet edildi, o kadınların ailelerindeki erkekler toplanıp buna karşı bir direniş sergileyemedi. Ülkenin insanları bir araya gelip “vicdani bir direniş” ortaya koyamadı. 

Sen benim kadınlarımı haksız yere dövemezsin, ittiremezsin, silmişim yasanı da babanı da!!!” diye sokaklara dökülemedi. Anasını, karısını, kızını koruyamadı. Vicdani koruyuculuk vazifesini yerine getiremedi.

Hepimiz ikiyüzlü yaşamlarımıza devam ettik. Yedik, içtik, güldük, eğlendik, gezdik, gevezelik ettik. Bilinçaltında dayak yiyen biz olmadığımız için bayram bile etmişizdir.

Ne olacak halimiz derler ya
Geleceği bilmem ama
Şimdiki durum nal gibi ortada
Halimiz haysiyetsizlik.

Önerim şu, tek tek uğraşmayalım, doğrudan ülke sınırlarına çekelim şu kordonu da bitsin bu iş!


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Mart 2019 Cuma

Kadınlar Gününü Reddediyorum..!

Caravaggio, "Judith Beheading Holofernes"

Geçen hafta dünyada bir ilk oldu ve Amerika’da bir göle “şahıs statüsü” verildi. Bu ne demek? Artık ona karşı yapılan her türlü suçtan, bir insana yapılmış gibi şikayetçi olunabilecek ve yapanlar ciddi cezalarla karşı karşıya kalacak. Bu uygulamanın nasıl evrileceğini merakla takip ediyorum. Dolayısıyla esasen "insan hakları" vardır. Hatta bunun ötesinde "çevre ve hayvan hakları" vardır. Hatta bir ağacın, bir böceğin  bile hakları vardır. Kadın hakkı dediğin zaten insan hakları kapsamındadır. 

Bugün 8 Mart kadınlar günü. Tam bir gayretkeşlik bana sorarsanız. Kadınlara "negatif ayrımcılık" yapılıyorsa bu bir insan hakları sorunudur. Bunun çaresi pozitif ayrımcılık değildir. Hukuk olan bir yerde kadınıyla erkeğiyle toplumun sorunları insan hakları çerçevesinde çözülür. Kadın dayak mı yedi, erkek dayak yediğinde karşı tarafa ne ceza veriyorsan onu verirsin. Ayrı bir prosedüre gerek yok. Aynı işi yapan kadına az mı maaş veriliyor, insan hakları kapsamında hukukla hakkını çatır çatır verirsin. Ha hukukla, mahkemeyle bu sorunlar çözülemiyorsa, kadın hakları dediğinizde de çözülmeyecektir zaten. Yani işin temeli, adil ve etkili bir hukuk sistemini kurmaktır.  

Kadınlarda bir ikiyüzlülük var. Kendilerini doğuştan kibar ve uygar sanıyorlar, sırf kadın oldukları için. Olur mu öyle şey yahu! Bir bakın etrafınıza. Çevrede, sokaklarda gözlemlediğim yığınla terbiyesiz, şirret, bencil kadın, kız, anne var.  Bunları nereye koyacaksınız? Niye sadece kadın oldukları için bu tiplere saygı göstereyim ki? Yalnızca bir makamı işgal ettiği ya da sadece bir ırka mensup olduğu için kimseye nasıl özel bir saygı göstermiyorsam kadınlara da göstermem. Saygı, değerli davranışları ve çalışmaları olanlara gösterilir.  

Tüm mevcut haksızlıkları erkeklerin üstüne atarak kadınların kendilerini sütten çıkmış ak kaşık saymaları komik olacak derecede mantıksız. Ne diyorlar mesela, meclise kadınlar girseymiş Türkiye bambaşka bir yer olurmuş. Hiç sanmıyorum. En son geçen sene kadınların mecliste nasıl birbirini boğazladığını hatırlamıyor musunuz? Mecliste yahu, ötesi var mı! Mahalleleri siz düşünün.

TBMM, Kadın milletvekilleri kavga ederken (2017).

Türkiye’de Kürtlerin her şeyin sorumlusu olarak devleti görmeleri ya da devletin tüm suçu dış mihraklarda bulması kadar aşırı bir kolaycılık var kadınları melekleştiren bu söylemlerde.

Kadına şiddet varmış. Evet var, ama erkeğin erkeğe uyguladığı şiddet çok daha fazla var, önce onu önleyin? Ya kadınların çocuklara uyguladığı şiddet? Az mı sanıyorsunuz? Çocuk kime şikayet edecek, dava konusu olmuyor ki! Nerden bilinsin! Memlekette kadın erkek çoluk çocuk şiddet putuna tapıyor herkes. Kadın da çocuğu buluyor onu hırpalıyor Niye bu korkunç gerçekler görmezden geliniyor ve ağızda sakız gibi “annelerimiz kutsaldır” lafı konuşuluyor. Kutsal olan anneler de vardır, sıradan anneler de, rezil anneler de. Tüm anneleri bir saymak, en başta gerçekten değerli ve fedakar annelere haksızlıktır . 

Erkekler arasında kötülük ve namussuzluk ne kadar yaygınsa sizin aranızda da o kadar yaygın sevgili kadınlar. Üzgünüm ama kendinizi göstermeye çalıştığınız kadar masum değilsiniz. Temiz değilsiniz. Ezilenleriniz var, doğru, ama ezenleriniz de hiç az değil. Zaten ezilmek bu ülkenin genci yaşlısı her kesimi için kaçınılmaz bir yaşam şartı. Sadece sizin başınızdaki bir bela değil anlayacağınız. Shakespeare "olmak ya da olmamak, işte bütün mesele" demişti, TR'de bu "ezmek ya da ezilmek, işte bütün mesele" olarak işliyor.

James Northcote, "Jael slaying Sisera"

“Ben kadınım, ben bayanım, benimle böyle konuşamazsın” diye bir söylem var mesela. Ne demek o? Kadın olduğun için niye bir erkeğe olandan daha kibar davranmak zorunda olayım ki?  Erkeğe hakaret ettiğinde suçun cezası neyse, kadında da aynısı olmalı. Eşitlik olmalı. Erkeğe tecavüzle kadına tecavüz yine aynı ceza hükmüne bağlanmalı. Tıpkı ırkçılar ya da dinciler gibi hiçbir çaba sarfetmeden doğuştan sahip olduğunuz bir özellik için niye saygı dileniyorsunuz? Tekrarlıyorum, eşitlik için mücadele etmenin yolu, hakkı yenmiş bir insanın mücadelesidir. İnsan hakları mücadelesidir.

Hukuk dediğin dayak yiyen kadına nasıl yaklaşıyorsa dayak yiyen çocuğa, yaşlıya, ya da erkeğe de aynı şekilde yaklaşmalı. Herkese ayrı hukuk ve duyarlılık yaratmaya ne gerek var? Çocuğa ayrı, kadına ayrı, yaşlıya ayrı, erkeğe ayrı, böyle yaklaşım mı olur?

Mesela hayatı yemek/televizyon/dedikodu üzerine sıkışmış bir kadının neresi saygıdeğer olacak yahu? Canını dişine takmış ailesini geçindirmeye çalışan bir adam çok daha saygıdeğer değil midir? Aslında erkekler mecburiyetten kendilerini geliştirmek için yırtınıyorlar. Yaşam onları çaba göstermek için zorluyor. Bu da daha fazla gelişmelerini sağlıyor. Kadınların üzerinde bu baskı daha az. Bir koca bulup rahat etme derdinde olanların sayısı hiç az değil, yalan mı?

Cersei, "Game of Thrones" karakteri

Bıkmadan tekrar edeceğim. Esas olan insan ve yaşam hakkıdır. Doğru dürüst tatbik edersen kadına da çocuğa da erkeğe de yaşlıya da yeter. Böyle ona buna özel hassasiyetler ortaya çıkıyorsa senin memleketindeki hukuksuzluğu gösterir. Denilebilir ki biz kadın hakları diyerek zaten eşitliği amaçlıyoruz, öyle kalmıyor işte, mesela geçenlerde bir haber vardı, taciz olaylarında kadının beyanatının doğru kabul edilmesini savunuyordu. Duyduğum en büyük saçmalık! Böyle bir silah toplumun hiçbir kesimine verilemez. Dolayısıyla bu feminizm gibi hareketler eşitliği yakalasa da orada durmaz, mutlaka bir noktada karşı tarafın üstüne çıkmaya, imtiyaz edinmeye çalışacaktır. Tıpkı İslamcıların tüm okulları imam hatibe dönüştürene kadar durmayacağı gibi. Bahaneleri bitmez.

Bu duyarlılık tiyatrosu gülünç sahnelere de zemin hazırlıyor. Adam arabanın şoför koltuğundan iniyor, gidip kadının kapısını açıyor :) Ne kadar lüzumsuz ve absürd bir hareket! İşin kötüsü bu aptalı gören diğer kadınlar da aynı davranışı beklemeye başlıyor ve bunu bir kadına saygı olarak değerlendiriyorlar. Sen yapmazsan öküz sınıfına giriyorsun :) Buyrun buradan yakın bakalım! Zamanla ne oluyor biliyor musunuz? Bu kadın hakları hareketi bunun gibi içi boşaltılmış soytarılıklardan ibaret hale gelirken esas haksızlıklar aynen devam ediyor. Kof kutlamalar ve el değiştiren ölü çiçekler, böyle mi çözülecek haykırdığınız eşitsizlik? 

Walter Molino, (1958).
Gençken Ortadoğulu insanlardan hiç hoşlanmazdım. Hala da çoğuyla anlaşabildiğim söylenemez. Bunu yazacak sıkı adam çıkmaz belki ama böyle düşünenlerin sayısı az değildir aslında. Fakat kendi bulunduğum cenahta da o kadar çok ikiyüzlülük gördüm ki, gemileri yakıp aidiyetsiz kalmaktan başka çarem kalmadı ilerleyen zamanlarda. Böyle derken, televizyondaki tipler gibi "onlarda da hata var bunlarda da" şeklinde dengeleyici ve kaypak bir yaklaşımım yok. Hala ikisini aynı kefeye koymam, Batılı Türkler en ufak bir sorunda kabile savaşları yapmıyorlar, aile ve sosyal yaşamları genelde daha medeni. Kusura bakmayın, gözlemim bu, bana kızanlar sorunu biraz da kendilerinde arasın. Tıpkı kadınların bazı sorunları kendilerinde araması gerektiği gibi. 

AKP’yi canavar gösterip kendini çağdaş sayan laik kitleyi düşünsenize. Evet AKP örgütü bir ortaçağ zihniyeti, tutulacak yeri yok, ama laik kitle ondan sadece birkaç tık medeni, fırsatını buldu mu onların da çoğu sülalesini oraya buraya yerleştirecek, tanıdık şirketlere ihaleler gidecek, kendi adamlarını gözü kapalı koruyacaklar. Ha bunlardan daha iyi yönetirler çünkü daha eğitimli ve görgülüler ama pek çok patoloji yine devam edecektir. Kendimizi kandırmayalım.  


Rubens, "Samson and Delilah"

Biliyor musunuz, sıkıldım artık sürekli bir duyarlılık odağı bulup oraya yoğunlaşılmasından ve herkesin kendi vicdanını o kirli suda yıkamasından. Yok ezilen Kürtler, yok cefakar kadınımız, yok küçük esnafın vefakarlığı, yok öğretmenlerin kutsallığı, yok işçilerin fakir ama ahlaklı oluşu. Yığınla var bu içi boş söylemlerden.

Hayır efendim bu ülkede Kürtlerin birbirine yaptığı eziyet devletin baskısından daha fazla. Hayır efendim cefakar falan değil kadınlarımızın çoğu, erkeğimizden çok da bir farkları yok. Hayır efendim küçük esnaf diye idealize etmeye çalıştığınız insanların çoğu Nubar Terziyan yüzlü iyi kalpli insanlar değil, içlerinde yığınla kaba saba kazıkçı tip var. Onları zengin edeceğime temiz temiz marketten alırım. Hayır efendim öğretmenlerin çoğu ya etliye sütlüye karışmadan saatini doldurup giden ya öğretme yeteneği olmayan ya bilgisi yetersiz olan ya da daha kötüsü kendi komplekslerini kusan tipler. Çoğu öğretmen işini iyi yapan bir insana duyulacak saygıdan fazlasını hak etmiyor. O da iyi yapıyorsa. Hayır efendim her emekçi sadece fakir olduğu için haklı ve iyi değildir, onların da içinde eline fırsat geçse her türlü pisliği yapacak yığınla insan var.  

Diyeceğim o ki bu ezbere söylemler kalıplaşıyor, klişeleşiyor ve "dokunulmazlıklara" dönüşüyor. Sonra yığınla namussuz bunların arkasına saklanıyor. Oysa adil ve medeni bir toplum olduğunuzda suni saygınlıklar yaratmanıza gerek kalmaz. Herkes birbirini kalıplar/klişeler üzerinden değil, ortaya koyduğu davranış ve işler üzerinden reel olarak kişi bazlı değerlendirir. Kadınlar da buna dahildir.     

Bu konularda cesurca düşündüğünü yazabilecek kaç insan kaldı TR’de bilmiyorum ama ben içimde biriktirmemeye kararlıyım. Yanıldığım noktalar da olabilir ama gerek blog gerek kitaplar yoluyla hepsini suratınıza suratınıza yazmaya devam edeceğim. İster "bir delinin hatıra defteri" deyin ister "bir sosyopatın sorgulamaları".

(Not: Bu yazıdaki tespitler geneli ifade eder, yoksa her kesim, toplum ve meslek grubunun değerli olanları vardır ve onlar zaten konu dışıdır)

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Ocak 2019 Pazartesi

"Korayspor"u Sobelemek..! Türkiye'de e-Alışveriş


Geçen ayın sonuna doğru kendime bir kışlık ayakkabı alayım dedim. Normalde giyime kuşama fazla para vermem ama ayacıklarımın ayrıcalığı vardır. O konu ihmale gelmez. Aslında bu bir zorunluluk. Neden diyeceksiniz? Çünkü Türkiye’deki insanlar genelde biraz küçük. Uzakdoğululardan hallice bir durum var. E küçük insanların ayakları da küçük oluyor. Benim de tam tersine. Yazın 46 kışın 46.5-47 giyerim. Aşağısı kurtarmaz :) Gençliğimden beri büyük sorun olmuştur bu durum. Ne çok çektim bilemezsiniz. 

Neyse, ayakkabıyı yakınlardan bulmam mümkün değil çünkü en fazla 44 ya da şanslıysam 45 olacağını biliyorum artık. Ben de netten sipariş edeyim dedim. Araya taraya sonunda Korayspor diye bir yerin sitesinde karar kıldım. İyi bir şey buldum mu param varsa birkaç tane alırım. Bunlardan da birkaç tane sipariş ettim. Sonra içime bir kurt düştü. Yahu dedim ilk kez bunlardan alıyorum, en iyisi iptal edip bir çift ısmarlayayım, sorun çıkmazsa ayrıca sipariş ederim. Dediğim gibi yaptım. İyi ki de öyle yapmışım, sonradan kendimle buruk bir gurur duymama sebep oldu. Ödemeyi de hemen EFT’yle yapıp başladım beklemeye.

TR’de işlerin yolunda gitmesi istisnai bir durumdur. Bu alışverişte de öyle oldu. Bekle bekle bir haber yok. Ödemeniz alındı mesajı bile gelmiyor. Bir hafta geçti. Siteye girdim biraz inceledim, 5-7 iş gününde gönderiliyor demişler. Hadi dedim biraz daha bekleyelim. İki hafta geçti bunlardan hala ses seda yok. İyice işkillendim. Hani elektrikler gidince bir refleks vardır. Gündüzse apartmanın koridorunda otomatikler çalışıyor mu diye bakarsınız, geceyse pencereden sokağın diğer evlerini kontrol edersiniz ya, ben de arıza genel mi diye anlamak için öyle yaptım ve "Şikayetvar" sitesine bir bakayım dedim :) Amanın! Tam da benim sipariş tarihine denk gelen 2 haftalık dönemde yüzün üstünde şikayet sıralanmamış mı! Dedim sıçtık! Kaptırdık parayı. Şikayetleri okumaya başladım, hepsi aynı gibi. Ödemesi yapılan ürünler gönderilmiyor, çağrı merkezi atlatıyor, zaten ulaşmak ayrı bir mesele

İçime bir karanlık çöktü. Önce aptal gibi hissettim kendimi. Sonra büyük siparişi iptal ettiğimi hatırlayınca o kadar da salak olmadığım yönünde kendi kendimi teselli ettim. Okuduğum insanların düştüğü durumları öğrenince kendi işimin acil olmamasına sevinecek kadar alçaldım bile bir ara. Bazısı yılbaşı hediyesi olarak bazısı haftaya oynayacağı maç için bir şeyler sipariş etmiş. Hepsi suya düşmüş tabii. İnsanlar haftalardır cevap bekliyor, umudu kesenler mi ararsınız, tüketici haklarına başvuranlar mı, tam bir kıyamet.

Korayspor'un sahibi Koray Cebel'i de anmalıyız burada. Milleti "yapay zeka" korkusu sardı bugünlerde ama" koray zeka" çok daha tehlikeli (foto, ucge.com)

Ne yapsam ne yapsam diye sabah deniz kenarında günlük yürüyüşümü yaparken düşündüm. Parasını geçtim, göz göre göre ütülmek insanı rahatsız ediyor. Eve döndükten sonra diğerleri gibi çağrı merkeziyle uğraşmamaya karar verdim. Derken aklıma Saul Goodman geldi. Kısa ama öz bir mesaj yazacak ama bu mesajı avukat olduğumu söyleyip buna uygun hukuki bir dil kullanarak kaleme alacak,“nitelikli dolandırıcılık”  suçlamasıyla şansımı deneyecektim. Böylelikle en azından eğer şirket mesaj seçiyor ve başına iş açabilecekleri savuşturuyorsa bir şansım olabilirdi. Daha önceki tecrübelerimden böyle durumlar olduğunu biliyordum. Birkaç saat avukat gibi yazmak için ilgili hukuki metinlere çalıştım. Sonra hiç önemsemiyormuş gibi bir ifadeyle, 4-5 cümlelik, şikayet ya da isyandan ziyade uyarı içeren net bir mesaj attım bunlara, avukat olduğumu belirterek.

İnanır mısınız, 2 saat geçmedi, ürününüz kargoya verilmiştir diye cevap düştü telefona. Hem de o gün cumartesiydi! Şaştım kaldım. Pek ciddiye almadım açıkçası başta, dedim bunlar oyalıyorlardır. Akşam 5 gibi Yurtiçi Kargo’dan gelen mesaj: “paketiniz alınmıştır, pazartesi teslim edilecektir”. Vay canına dedim kendi kendime. Gerçekten de Pazartesi günü öğlen olmadan teslim edildi ve üründe şikayetlerde yakınıldığı gibi bir yanlışlık yoktu. Tabii ki asla başka bir sipariş vermeyi düşünmüyorum bu iş ahlakı sıfır olan tiplerden. Kendi malımı hırsız gibi yalan dolanla kurtarabildim ellerinden. TR'de o kadar sık bu duruma düşüyorum ki.  

Yalan söylemek günahtır diye atıp tutarlar. İnanmayın. O silahı sadece kendileri kullanmak istedikleri için öyle derler. Pek sevdikleri saygın ve örnek bir yurttaş gibi dürüst davransam saatlerce telefonda vakit ve para harcayacaktım, abuk sabuk konuşmaları ve sözleri çekmek zorunda kalacaktım, şimdikinden çok daha fazla bekleyecek, sonunda muhtemelen elime bir ürün bile geçmeyecek ve tüketici mahkemelerinde aylarca sürünecektim. Vakit kaybını ve yaşayacağım stresi saymıyorum bile. Diğerlerinin bu yolu takip ederek yaşadıkları ortada. Ben yalan söyledim, rol yaptım ve şansa ayakkabımı aldım. Zaten benim hakkım olanı almak için bunları yapmak zorunda bırakıldım. Bana ateş edene ben de ateş ettim. Bugüne kadar çok yalan söyledim ve bundan sonra da gerektikçe söylemeye devam edeceğim. Bu ayıp benim değil bu gibi tiplere hizmet eden hukuksuzluk ortamını yaratanların. Çocuğun biri iki pasta çalsa yakasına yapışırsınız hemen! İşinize gelmeyen iki kelime laf edilse savcılarınızı salarsınız insanların üzerine! Benim gördüğüm, dinsizin hakkından imansız geliyor hayatta. Hele Türkiye gibi Ortadoğu ülkelerinde sistem bu. Kendini kollayacaksın, başka yolu yok. Her şey hikaye. 

Burada paylaştığım kişisel ve mikro ölçekte bir deneyim ama şirketler konusu önemli. Bugün sergiledikleri zalimlikler gelecekte dönüşecekleri canavarların sadece fragmanı. Devletlerin çoğu çok uluslu şirketlerin oyuncağı olmuş durumda. Bireysellik sıfırlanmaya çalışılıyor. Toplu itaat seansları düzenleniyor. Hak hukuk tanımazlık almış başını yürümüş. Ufak tefek firmalar da kendilerine büyüklerini örnek alıyor. Günümüzün kurşunu  para olmuş. "Para geçirmez bir hukuk" lazım tüm dünyaya. Hızla hareket edecek ve caydırıcı  olacak gerçek bir hukuk. Acilen önlem almalı yoksa bu "şirketçilik" dincilikten de devletçilikten de particilikten de beter bir kabusun mimarı olacak. Şirk'in en belalısını başımıza saracaklar. Canlılık adına insanlık adına ne varsa ağlarında kıvrandıracakları o kadar belli ki. Buna karşı çıkan herkesi de terörist ilan edecekler. Bakın buraya yazıyorum, bir daha Fransız ya da Rus devrimi çapında tarihe geçecek bir başkaldırı olursa, devlete karşı değil, dev şirketlere karşı olacaktır. 

Bu maceranın sonunda Korayspor'u soracak olursanız, ağlarına düşen insanların çığlıkları hala internette yankılanıp duruyor, değişen bir şey yok. Bana gelince, büyük ustamız Saul Goodman’ın pek veciz ifadesinde belirttiği gibi: 

"S'all good man" 




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

20 Ocak 2019 Pazar

Tören Bahane, Tepişmek Şahane: Yaşa Fenerbahçe

Bu nasıl bir tören!
(Sözcü, 20 Ocak 2019)

Burası Pazar Yeri Değil, Park Açılışı!
Yok yok. maç yazılarına başlamadım :) Bugünkü Sözcü gazetesinin netteki bir haberi gözüme çarptı. Yalova’da bir parka vefat eden bir Fenerbahçeli gencin ismi verilmiş, Fenerbahçeliler de Bursa’ya maça giderken Yalova’da durup açılışa katılmışlar. Fakat açılıştan görüntülere bakınca rezaleti fark ediyor insan hemen. 

Bloğa alırken birkaç foto kullanmam lazımdı, baktım kim çekmiş düzenlemiş, hiç değilse ismini yazayım diye ama Sözcü bu olayı fotohaber başlığıyla bol foto eşliğinde yayınlamasına karşın haberi yapanın ismi netteki sayfada yok! Onu bırak, fotoları çeken şahıs ya da şahısların adları bile yok. Rezilliğe bakar mısınız! Fotohaber yapıyorsun çekenlerin ne ismi var ne cismi! Uygar bir ülkenin herhangi bir gazetesini alın. İster dijital ister matbu versiyonunu. Tüm fotoların altında çekeni bağlı olduğu ajans, hatta küçük bir açıklama verilir. TR’de gazeteciliğin düştüğü acıklı hallere örnek. Instagram hesabı yönetir gibi gazete yönetiyor koca koca isimler.

Barbarizm!
(Sözcü, 20 Ocak 2019) 

Ama esas konu bu değil. Adına açılış dedikleri şu “kahreden karmaşaya” bir bakın! Kim seyirci, kim ne veriyor, ne yapıyor, ne diyor nereye gidiyor. Hiçbir şey belli değil. Sanki stada girmiş bir taraftar grubunun ortasında kalmış bir avuç insan gibiler. Sanki park alanı koca bir belediye otobüsü olmuş gibi herkes birbirine yapışmış durumda. Biri çocukluktan gençliğe adım atan bir fidanı ayağıyla basarak katletmek üzere. Kucaklarda çocuklar, elini kolunu nereye koyacağını şaşırmış davetliler. Telefonlarıyla akrobasi sergileyen tuhaf insanlar. Davetlilerin rahatsız olmuş yüzünde ayıp olmasın diye saklamaya çalıştığı bir sıkıntılı hal. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Bir numaralı sorumlu belediye başkanı bile elinde forma pazarcı esnafı gibi kendi beceriksizliğinin pençesinde çaresizce çırpınıyor. Estetik bir kaygı yok. İncelik sıfır. Tam bir kaos. Tam bir rezalet. 

Sanmayın ki bu rezillik buraya has bir durum. Buna denk geldim, buradan konuya girdim. Neredeyse tüm açık havadaki açılış törenleri, konuşmalar, ödül törenlerimiz böyle. Hatta cenazelerimiz bile bu başıbozukluk içinde sıkış tepiş bir ilkellikle kaldırılıyor. Kavgalar dövüşler, sen oturacaksın ben oturacağım, ben önde duracağım tipi yığınla ucuzluk. 

Elinde FB mikrofonu olan Yalove Belediye Başkanı Ali Koç'a yaklaşma mücadelesinde, Volkan arkasındaki belediye zabıtasından rahatsız gibi, Ali Koç "Yalova dedik Castlerock çıktı" dercesine bir çıkış yolu arıyor sanki  :))
(Sözcü, 20 Ocak 2019) 

Ayıptır yahu. İnsanları da geldiğine geleceğine pişman ediyorsunuz. Anladık seçimler yaklaşıyor, kendinizi göstereceksiniz falan da şu işi organize etmek bu kadar mı zor! Nedir bu kepazelik..!

Eksik olan düzen, planlama yani uygarlık. Aklı dışlayan bir kabile toplumu gibi yaşıyoruz. Sabah bindiğimiz yapış yapış otobüsten, arabamızla ecel terleri döktüğümüz trafikten, kargacık burgacık sokaklarımızdan, sivil mimarimizin olmamasından, kuyruk makineleri gelene kadar devlet dairelerinde yaşadığımız kavgalara kadar her toplumsal davranışımızdan bu belli. Mutsuz olmak için hiçbir sebep olmayan sıradan olayları dahi büyük sorunlara dönüştürüyoruz.  

Kimse kendi üstüne almıyor bu durumu. Alışılmış artık, yadırganmıyor bile. Haber bile olmuyor işte. Kimsenin gözüne takılmıyor, garibine gitmiyor. Kimse eleştirmiyor.

Sonra Trump "Türkler siz rahat durun Kürtlere saldırmayın, Kürtler siz de Türkleri kışkırtmayın" diye oymak başını oynadığında kızıyoruz. Niye sinirleniyorsunuz adama. Barzani aşiretinde de açılış yapılsa bu kadar olur işte. Manzara ortada.  

Hastalık derinlerde.
Suçlu kültürün kendisi olunca
İşin ucu millete dokununca
Ne kadar haykırsan boşuna
Suç kalıyor söyleyene
Onlar çıkıyor kerevetine

Sözcü, 20 Ocak 2019



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Ocak 2019 Perşembe

Palu’krasi: Bir Mağduriyet Makinesi


Ülkemizi sarmış kötülüğün en sade ve net ifadesidir Palu ailesi. Mikroskopik bir örnektir. Kanserli dokunun son evredeki hastalıklı hücrelerinden birinin fotoğrafıdır.

Bu habis dokunun hüneri sürekli kendini mağdurlaştırmasıdır. Fakir, dinine bağlı, çilekeş, gelenekçi, mağdur ve riyakar pozları değişmeyen kamuflajıdır.

Tecavüz eder, tahrik edildim der
Katleder, sallar bir Allahu Ekber
İşkence eder, dokunmadım bile der
Yalan söyler, geçer gider
Hakaret eder, cevap verdim der
Saldırıp döver, nefsi müdafaa diye inler
Ağaçları keser, daha çoğunu diktim diye rol keser
Yeşil alanları işgal eder, çağdaşlığa karşılar der
Haksızca hapse attırır, adaleti över
Haksızca hapse atılır, adalete söver
Tekme atar, ayağım çarptı der
Tokat atar, okşayacaktım der
Ekonomiyi batırır, nankörlük etmeyin diye saldırır
Satar savar, zenginlikte sınıf atladık diye azarlar
Önüne gelene kandırılır, özeleştiri diye anlatır
Televizyonları gazeteleri kapatır, demokrasi diye kandırır
İnkar eder, yalancı der
Küfreder, racon keser
Eşini dostunu durmadan kayırır, laf cambazlıklarıyla kıvırır
Faşistliğin kitabını yazar, demokratlık nutukları atar

Örtü üstüne örtüyle pisliklerini örter durur
Dur durak bilmeyen sonsuz bir mağdurluk yolunun yolcusudur.

Örtüsü kaldırılmış kötülüğün resmidir 
Palu ailesi

Örtülü kötülüğün yönetimidir
Palu’krasi

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

9 Ocak 2019 Çarşamba

Balkanlar vs Barbarlar: Rumeli İnsanının Çilesi


Son yıllarda Rumeli/Balkan Türklerine ve temsil ettikleri değerlere gülünç bir yukarıdan bakma, küçümseme furyası başladı. Tırnağımızın kiri olamayacak paçoz tipler Osmanlıcılık oynarken yeni ve dişlerine göre bir düşman icat etmeye çalışıyorlar. Almışlar devletin olanaklarını arkalarına, melanet peşindeler. Kendilerine benzemeyen bu güzel insanları geri postalamanın hayallerini kuruyorlar ama şimdilik gönderemedikleri için süründürmeye çalışıyorlar. Zavallılar.

Rumeli insanı zekidir, iyidir, neşelidir. Güzel insanlardır. Yobazlığı yoktur. Her toplumda kötüsü de çıkar ama ortalaması medenidir. Gerçekçi olalım, demokrat olacağım liberal gözükeceğim diye kaypaklık yapmayın. Rumeli insanı olmasa Türkiye’nin Suriye gibi Irak gibi Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerinden hiçbir farkı kalmaz. Ne zihinsel ne de fiziksel olarak! Ama zaten son yıllarda amaç bu.

Mesela adı katliamla anılmaz Rumeli'nin. Siz hiç Edirne katliamı, Kırklareli katliamı, Tekirdağ katliamı duydunuz mu? Fıtratında yoktur Rumeli Türklerinin. Toplanıp sürü halinde masum ve silahsızlara saldırmak! Olmaz öyle şeyler oralarda. Çoğunlukla Rumeli insanının yaşadığı Ege de yabancıdır katliamlara. Aydın Katliamı? Muğla Katliamı? İzmir Katliamı Var mı? Duyamazsınız. Kültüründe yoktur yerel halkın. Çorum, Sivas, Maraş katliamları var ama…Güneydoğuda okul basanlar, otobüs durdurup herkesi katledenler, anasını  bacısını kardeşini öldürenler yığınla. Açın okuyun yakın tarihi, hatta gazeteleri. Hem de ne zalimane ne sebepsiz katliamlar. Hem de öyle yüzyıl önce falan değil. Daha yeni sayılır çoğu. Çoluk çocuk genç yaşlı demeden öldürülen masumların mezarı olmuş Anadolu. Niye böyle olsun? Niye burası terörle, töreyle ve katliamlarla anılsın?


Olanlara utanç ve çaresizlik içinde bakarak yaşayan aklı başında güzel Anadolu insanları yok mu sanıyorsunuz? Ama azınlıkta kalıyorlar. Güçleri yetmiyor devletin görmezden geldiği haksızlıklara tepki göstermeye. Onlar da çareyi oralardan kaçmakta buluyorlar. Göçün tek nedeni ekonomi mi zannediyordunuz? Böyle çok Anadolu insanı tanıyıp dinledim ben. Kötülük gelenekselleşmiş Anadolu’da, yaşatmıyor. Sırf yoksulluk değil mesele. Trakya nasıl yoksul biliyor musunuz siz? Korkunç! Ya Karadeniz? Kıt kanaat hayatta kalıyor insanlar. Peki onlar niye katliamla anılmıyor sürekli? Bu ruh hastalıkları hep aynı bölgede tekrarlanıyorsa saçma sapan düşmanlıklar yaratmak yerine o “kültürü” sorgulayacaksın. Bunlar tam tersine her fırsatta övgüler düzüyorlar ortaçağın barbar geleneklerine. “Katliamcı kültürü” yok etmeden ne cinayetleri ne de terörü bitiremezsin. Ha sen bu hasta kültürün daha da yayılmasını istiyorsan o zaman Ortadoğudan barbar transfer edersin ve bunca sorunun içinde Balkan kökenlilerle uğraşırsın tabii.

Türkiye hakkındaki gözlemimi dolandırmadan söyleyeceğim. Çoğu insan nedense çekiniyor bunu dile getirmekten. Ayrımcılık ya da ırkçılıkla suçlanırım diye düşünüyorlar herhalde. Hapis korkusu diyorsanız onun için sebebe bile gerek yok bugünlerde. İstediklerini desinler yapsınlar, görünen köy kılavuz istemez. Arabın Kürdün kendi kökenini bağıra bağıra söylediği bir ülkede Rumeli çocuğu olmaktan gurur duyduğumu niye söylemeyecekmişim! Manzara ortada. Malzeme karşımızda. Bugün Rumeli’ye kin kusanlar, Ortadoğu kültürünün katil kafalarıdır. Azgınlıkları yatışır diye beklemek boşunadır. Kudurmuşlukları bu ülkeden son uygar insanı da göndermeden son bulmayacaktır. Hazırlıklı olmakta fayda var. Nefsi müdafaa en temel insan hakkıdır. Yağmurdan  kaçarken doluya tutulmuşuz haberimiz yokmuş.Yetti  bre..!

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Aralık 2018 Çarşamba

Ya Bir Putin Çıkaracağız Ya da…


Geçen hafta yabancı bir radyo kanalında Cumhuriyet Türkiye'siyle ilgili bir program dinledim. Konukların hepsi Türk’tü. Bir tanesi Cumhuriyet’in toplumun alıştığı kültürü yasakladığından  bahsetti durdu. Alfabenin değiştirilmesine takılmış kadın.  Bir anda dünyamız yıkıldıya getirdi. Vah yazık…Osmanlı halkı kütüphanelerden çıkmıyordu oysa, Latin alfabesine dönünce cahil kaldılar bir anda. Gülünç olsa iyi, kötü niyetli bir yaklaşım. Okuma yazma oranı %3’lerde olan Ortaçağ kalıntısı bir "reaya"dan bahsettiğinin farkında değil. Belli ki kültür devriminden  hiçbir şey anlamamış ve bugünkü konforlu çağın prensipleriyle geçmişin mecburiyetlerini yargılamaya ve kişisel çıkarları yönünde olan biteni yorumlamaya devam edecek yurt dışından. Orhan Pamuk açtı bu yolu. Bugünün canavarları önünde sus pus olup, geçmişe dönük sahte kahraman pozları vermek iyice değer kazandı sayesinde  Ülke son yıllarda baskı altında inim inim inlerken siz hiç Orhan Pamuk’tan doğru dürüst bir protesto duydunuz mu? Neyse bakın buradan nereye geleceğim. Daha geçen gün Rus lider Putin ülkesinde arkasından alçakça sövdükleri bir dehanın hakkını milyonların önünde teslim etti.

Olay şöyle gelişti. Putin 2018 yılına dair gazetecilerin sorularını cevaplarken Türk kökenli olduğu belli Fuat Safarov isimli bir gazeteci bence yersiz bir şekilde Atatürk’ü ve bugünkü Rusya-Türkiye ilişkilerini sordu. Ne gerek var ki böyle bir oturumda Atatürk'ü sormaya. Neyse, Putin bir kere daha ne kadar değerli bir devlet adamı ve mevcutlar içinde “dünya lideri” olabilecek vasıftaki tek kişi olduğunu cevabıyla gösterdi.


Fuad Safarov:
фуад сафаров, эксперт по турции пожалуйста (информацию портал вести)
уважаем владимирович, недавно турция отметила основательно турецкой республика мустафы кемаля ататюрка хотелось бы узнать ваши отношения личности ататюрка как вы а те ну это его историческую роль мировой политики если вспомнить ататюрка сегодня как развивается российская туристка отношения позвольте второй вопрос 1 достаточно атаки

Putin'in cevabı:
"безусловно выдающийся деятель турецкой истории он вписал  очень яркую страницу в сохранении и восстановлении турецкой государственности очень многое для этого сделал и был большим другом в россии мы это хорошо знаем сотрудничал с  россии работал вместе с ней и мы это очень ценим ататюрк создал современное турецкое государство заложил и его базисной основу и вот так я к этому отношусь”

Putin kısaca Atatürk’ün hakkını teslim edip ne kadar değer verdiklerinden ve modern Türkiye'nin temelini attığından  bahsedip bugünkü ilişkiler için “idare ediyoruz işte” nevinden bir cevap veriyor.

Şimdi 2015 yılına götüreceğim sizi. Rusya’da yine yıl sonu yapılan geleneksel soru-cevap seansı. Aynı toplantı yani. Yine soru Türkiye-Rusya ilişkileri olunca bakın Putin o zaman ne cevap vermiş:


дружественным нам народе и другие народы тюркоязычные они как были нашими и друзьями так и остаются и мы конечно будем и должны продолжать ними контакт с действующим турецким руководством как показала практиканам сложно договориться  или практически невозможно даже там и тогда где и когда мы говорим да мы согласны а не сбоку или в спину научном удары причем по непонятным абсолютно причинам поэтому на межгосударственном уровне я не вижу перспектив наладить отношения турецким какого страны вот так ползучая такая исламизация от которой бы ататюрк наверно уже в гробу перевернулся

Önce halkların kardeş olduğuna vurgu yapıp sonra gerçeği takır takır söylüyor: “Atatürk’ü çoktan mezarında ters döndüren böyle bir islamlaştırıcı iktidarla ilişkilerimizde iyileşme olacağını sanmıyorum”


Şimdi soruyorum, siz bu lafı AKP örgütüne bu kadar açık bir şekilde söyleyen başka bir devlet başkanı gördünüz mü?  Göremezsiniz. Orası Rusya. O adam Putin. Avrupa'nın kaypaklığı yok orada. Canını yakarsan canına okur. Nitekim bizimkiler pabucu pahalı bulup her alanda geri adım atınca bence kerhen ilişkileri sürdürüyor çünkü adam ülkesinin çıkarına göre tavır alıyor doğal olarak. 

Açık konuşalım, ütopik bir ortam olsa,  tüm milletlerin oylamasıyla dünyaya tarafsız bir başkan seçilse, hiç düşünmem gider Putin’e atarım oyumu. Evet, hiç kusura bakmayın. Başka kim var ki? Macron, Theresa May, Donald Trump? Bırakınız efendim, arada ciddi kalibre farkı var. Hele Ortadoğu kültürünün dikta heveslisi kara cahil lider müsveddelerinin sözünü etmeye bile değmez.

Peki Putin’in hiç mi kötü tarafı, hiç mi günahı yok? Çoook. Devlet söz konusu oldu mu Rusya’da demokrasi falan olmaz. Mesela kesinlikle muhalefet yaptırmıyorlar. Siyasal anlamda bir demokrasi yok. Navalni ve taraftarlarının başına gelenler ortada. Çeçenistan'ın hali biliniyor. Bugüne kadar öldürülen gazeteciler zaten malum. Rüşvet ve bürokrasi hala çok güçlü. Ama hesapları alt alta topladığınızda Putin döneminin sevabı çok daha fazla. Neden? Göreve geldiği günleri hatırlayın. Ne yapacağını bilmez halde kendini kapitalist dünyanın kucağında bulan şaşkın ve darmadağın olmuş halkını o korku filminin içinden hızla çıkarıp ayağa kaldırdı ve Rusya’yı bugün yeniden“açık açık Amerika’nın karşısına dikilebilen tek ülke” haline getirdi. Haraç mezat yağmalanmış devletin şirketlerini oligarkları mecbur bırakarak geri aldı. Hem de 20 sene civarı kısacık bir sürede. Peki Türkiye 20 senede nereden nereye düştü farkında mısınız? Türkiye bu süreçte sırf ekonomik olarak değil, ahlaki ve toplumsal olarak da çökmüş durumda. Tam bir canlı cenaze var karşımızda. 


Yıllardır takip ederim Putin’i, onlarca anekdot anlatabilirim ama adamın bir kere bağırdığına şahit olmadım. Kızdığında bile kontrollü adam, yüzü ve bakışları değişiyor sadece. O kadar sakin ve hafif bir ses tonuyla konuşur ki, en ufak bir fırsatta damarları çıka çıka böğüren ruh hastalarını düşündüğünüzde, her toplumun kendine müstahak olanlarca yönetildiğini anlarsınız.

Bir keresinde Avrupa’lı bir gazetecinin sorusuna o kadar sakin ve mantıklı bir cevap vermişti ki:

“Avrupa’nın dostu musunuz düşmanı mı?.”

“Ne dostuyum ne de düşmanı. Ben Rusya’nın başkanıyım ve Rusya’nın haklarını korumakla yükümlüyüm.”

İşte bu kadar basit. Eveleyip gevelemiyor. Onca gücüne rağmen utangaç tavırları hala devam eden bir adam. Hayvan ve doğa sevgisini ise anlatmama bile gerek yok, tüm dünya biliyor. Adam fırsat buldukça tabiata kaçıyor. Spor yapmadan duramıyor. Tertemiz bir Rusça konuşuyor, gülümsüyor, aklı başında sözler ediyor, düşünerek konuşuyor, her kesimden insanla çekinmeden canlı yayına çıkıyor, yabancı dil konuşuyor, piyano çalıyor, giyinmesini biliyor ve dünyaya karşı hep Rus halkının hakkını koruyor.. Velhasılı bugün TR'de üst düzey devlet adamı diye gezinenlerin hepsinin vasıflarını toplasan bir Putin eder mi sizce?



Niye Putin'i anlattım? Türkiye, Atatürk’ten beri ehil ellerde değil. Kaliteli insanımız az da olsa var ama kalitesiz kalabalık bunlardan ölesiye nefret ediyor. Üzerlerine titreyeceğimize iftira, yalan, küfür kıyametle hırpalanıyorlar. Toplumsal hayatta Lut kavmine dönüşme yolundaki nihai durağa emin adımlarla ilerliyoruz. İlla gökten ateş yağdırmaz Tanrı, ekonomik ve sosyal krizler de bir tufandır ama anlamak isteyenlere.     

Açıkça söylemeliyim ki Türkiye’nin son 20 yıllık süreçte uğradığı yıkım, Sovyetlerin dağılmasıyla Rusya’nın yaşadığı yıkımdan daha fazla. Bu tespitimi unutmayın, yazın bir kenara.  Eğitimden ekonomiye, siyasetten demokrasiye sosyolojiden bilime her alanda maalesef böyle.

Hem Kürtçü, hem şeriatçı hem de aşırı milliyetçi hareketleri zaptı rapt altına alacak, ülkesinin modernizasyonu ve iyiliği için gece gündüz çalışacak adaletli ve uygar bir yönetime her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Sıradan bir kadro ya da liderle bu felaketin içinden çıkamayız artık. O fırsatları çoktan kaçırdık.

Yeni bir Atatürk çıkarmamız da mümkün değil. Öylesi bir millete bir kez gelir.

Dolayısıyla tek yol kaldı:

Ya bir Putin çıkaracağız, toparlayacak bu enkazı, ya da çocuklarımızı uygar ülkelere kaçıracağız.





EK
Bir şu insanlara bakın bir de bizim devlet törenlerindekilere. Hangi toplum güzel günleri hak ediyor? Bizimkiler daha itişmeden podyumda duramıyor. Konuşmaya gerek var mı... 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...