Tolkien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tolkien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ağustos 2019 Cuma

Tolkien (2019): Film Sohbeti


Bir insanın hele de sıradışı işlere imza atmış insanların yaşamlarını 1-2 saatte anlatmak mümkün değil. Aslında doğru da değil. Kitaplara dahi sığmıyor çoğunun “hayat izleri”. Çaresiz, neredeyse her biyografik filmde (biopic) bir  “odak” seçilir ve alan sınırlanır, yani özellikle bir dönem ya da boyuta yoğunlaşılır. Burada da çocukluk kısa geçilip, sevdiği kadın ve okuldaki arkadaşlıklarının verilmesi tercih edilmiş. Dolayısıyla kitapların yazım süreci yok. Bunu önceden belirtmekte fayda var.

Yine konuşacak yığınla konu getirdi aklıma ama birkaç tanesini seçip başlıklar halinde değineceğim.




“Barrow’s Store”
Çocukken ya da gençliğinizde arkadaşlarınızla nerelere giderdiniz?

Siz cevabı düşüne durun, benim çocukların oturmaya gittikleri mekanı uzun uzun yazasım var. "Barrow’s Store"dan bahsediyorum. Şimdi gel de hayıflanarak sorma, kaç çocuk TR’de şu ortamda bir çay bir meşrubat içti? Ben içmedim açıkçası. Düşünüyorum da en sevdiğim mekan Bağdat caddesi Şaşkınbakkal'daki  Kristal büfeydi o yıllarda ama burayla karşılaştırmak mümkün değil, Kristal'in hamburgeri dışında kıyas kabul etmez :)

Peki niye bu konuya takıldım? Hepimiz takılmalıyız da ondan. İşte bu ortamda en azından bir kere bulunmuş bir çocuğun dünyası farklı bir incelik ve zenginlik kazanıyor. Şu ortamda arkadaşlarıyla sohbet eden bir çocuğun konuştukları, hayatı boyunca kıraathane denilen iğrenç ortamların ya da kıytırık büfelerin önünden geçen çocuklarınkinden bambaşka oluyor. Hiçbir şey tesadüf değil, uygar bir yaşam tarzının ürünü olan sanat ve bilimi, o yaşam kültürüne sahip olmadan üretemiyorsun. Bir çeşit peruk değil sanat dediğin şey alıp kafana takasın ya da bilim bir fabrika binasından ibaret değil yapınca içinden makineler, icatlar fışkırsın. Uygar ve yalancıktan olmayan kurumların olması, bunların devamlılık gösteren aydınlığında insanların yetişmesi gerekiyor. Kurum deyince sadece üniversiteleri düşünmeyin. Mahallenizdeki kafeler, fırınlar bile bir yaşam kültürünün yansıması aslında. Mahalli gazetelerden tutun pastanelere kadar yüz yılı aşan tarihe sahip pek çok dükkan var uygar dünyada. Sen kurumları yaşattıkça kurumlar da toplumun sağlıklı unsurlarını yaşatıyor. Uygar dünyanın değerlerini ayakta tutuyor. Bilim ve sanat kültürünü teneffüs ederek yetişen çocukların ortaya koyduğu eserler doğal olarak başkalarınınkine benzemiyor. Günümüz TR'sinde şu ortamı sağlayacak bir üniversite kafesi ya da "salonu" dahi olduğunu sanmıyorum. En azından ben rastlamadım. Sorsan ilkel dünyalarda dekanlık, bakanlık, rektörlük yapanlara, üniversite bilim yuvasıdır kafe mi yapacağız derler, halk da alkış tutar bu çiğliklere. Oysa bilimin gelişmesinde, yeni bir fikrin ortaya çıkmasında günlük konuşmalarla iç içe ilerleyen beyin fırtınalarının payının ne kadar büyük olduğunun bilincinde değildir bu halklar. "Çağrışım" dediğiniz büyülü kıvılcımlar, pek çok büyük düşüncenin, eserin doğuşunun ilk adımıdır ve ancak belli ortamlarda insanların etkileşimleri sonucu ortaya çıkabilirler.





Yürüyüş ve düşünceli sohbetler
Ağaçlar arasında yürümek ve düşünmek. Klişelerin kovulduğu, taptaze düşüncelerin bir kartopunu yuvarlar gibi beraber konuşarak büyütüldüğü ağzın değil aklın daha çok çalıştığı sohbetler etmek. Bazen uzun uzun susmak. Bunun da kıymetini bilmek. Sonra yeniden zihnine akan düşünceleri lisanlara sıkıştırmaya çalışarak dile getirmek. Sohbetle sevişmek, düşünmek. Kuş sesleri arasında kelimeleri koklamak ve yakınlıklar kurmak. Konuşarak, düşünerek bir şeyleri aramak. Yeni dünyalar yaratmak. Aslında ne kadar basit bir eylem. Paraya pula da gerek yok. Yok ama bu yaz "tatil yapan" kaç dangalak bunun hakkını verebildi sizce? 

İşte bu filmde de ormanda yürüyüş ve sohbet sahnelerine bayıldım. Önce Edith'le sonra profesörle ağaçlar arasında yapılan düşünceli, sohbetli yürüyüşler harikaydı. 

Soljenitsin ve Sokurov’u hatırlayın (link). Ya da Darwin’in Evrim teorisini kurarken bahçesinde yaptığı yürüyüşleri. Bahçe küçük olduğu için attığı tur sayısını anlamak için her turda bir çakıl taşını belirlediği yere yığmasını.  O yürüyüşlerin yeni düşüncelere yer açan dinlendirici ve özgürleştirici etkisinin hiç de az olduğunu sanmıyorum. Ya "Dead Poets Society" filmindeki kısacık ama unutulmaz karda yürüyerek Latince çalışan öğrenciler sahnesi? Yeni fikirlerin arasında yürümek isteyenin bu "doğal yürüyüşlerden" uzak durması mümkün değil. O kadar çok örnek var ki siz en iyisi Frederick Gros'un "A Philosophy of Walking" kitabını okuyun, bayılacaksınız. Şurada (link) bahsetmiştim. 




Metafor
Tolkien söyleşilerinde romanlarının somut bir şeylerin sembolü olmadığını belirtir ama insanın yaşadıkları bazen bir şekilde "söylenmesi mümkün olana" dönüşerek ifade edilebildiği, dış dünyaya karışabildiği için çoğu zaman bu süreçlerin birebir eşlenmesi ya da bilinmesi kişinin kendisi için bile mümkün olmuyor. Bilinçaltında şekillenip dünyaya çengellenen yığınla metafor hem hayatlarımıza hem eserlerimize hiç durmadan karışır yaşamlarımız boyunca. Film Tolkien'ın yaşamına ciddi etkileri olmuş üç olgunun savaş, sevgi ve arkadaşlık üzerinden ilerlerken romanlardaki fantastik dünyanın zeminini veriyor ama çıkarımlar yapmayı seyirciye bırakıyor.

Yetim kalınca kardeşi ve kendisiyle ilgilenen papaz, savaşta yakınını kaybedenleri teselli etmek için söyleyecek bir şey bulamadığından bahsediyor filmde: 

“Words are useless. Modern words anyway. I speak the lithurgy. There’s a comfort I think in distance. Ancient things.”.

Geçmişe bilgelik atfederek psikolojik bir rahatlama sağlamak dinin kullandığı yöntemlerden biri. Uzaklık hissinin rahatlatması meselesi ise kendi başına ilginç bir başka konu. Metaforların bu açıdan ciddi faydaları var. Çoğu zaman insana kendini ifade etmek için bir alternatif sunuyorlar. Mevcut kabullerden nefes almanı sağlayıp düşüncelerinin topluma karışmasının tek yolu olabiliyorlar. Sadece otoritenin zorbalıklarından sıyırmak değil mesele. Filmdeki gibi utangaçlığı aşmanın da bir yolu olabiliyorlar. Toplumsal dile, alışkanlıklara, karaktere, beklentilere, kabullere, her türlü yerleşik hale gelmiş düşünceye ya da hisse karşı araya mesafe koyarak daha özgür adımlar atabiliyorsun. Çok ilerilere sıçramak için geriye doğru bir iki adım atıp engelin üstünden sıçramak gibi görüyorum metafor kullanımını. 
  
Metaforun yaşamlarımızdaki yerine dair askere gitmeden önce Tolkien ile Edith'in şu diyaloğu önemli mesajlar veriyordu: 

-It's the “Ascanius"
-Sounds like something out of one of your stories.
-Yes. Pity the poor citizens of the kingdom of Ascanius.
-Why shall we pity them?
-For their terrible history. For their shame.Their regrets.They should forgive themselves. They can't.”

Bu arada metafor ile alegori farkını da bir ara konuşmak isterdim, hatta bunlara bir de analojiyi ekleyebiliriz. Yanlış kullanılıyorlar genelde





Fellowship vs Friendship
Seyrederken artık nereden estiyse aklıma geldi . Bence iki kavram arasında şöyle bir fark var. Fellowship belli bir amaç, ideal, hedef, iş etrafında birliktelik anlamını veriyor. Zaten "Fellowship" İngilizce’de meslektaş anlamında da kullanılıyor. Örneğin savaşta bir askeri timin üyeleri arasında buna benzer bir ilişki var. Tematik bir arkadaşlık gibi. Belki "görevdaşlık" gibi bir kelime uydurulabilir. "Kader birliği" deyimi de yakın bir anlama sahip Türkçe'de. Ya da abuk sabuk şeyleri çağrıştırsa da "ülküdaşlık" kelimesi akla geliyor. Arkadaşlık ise mutlaka belli bir ya da birkaç ortak amaç veya görev gerektirmiyor. Ortak ilgi alanları ya da mekansal yakınlık yetiyor. 

Türkçe’ye gelirsek “Yüzük Kardeşliği” deyince arkadaşlığın da ötesinde bir bağ, yakınlık anlamına geliyor ki kelime olarak orjinalinden biraz kaymış gözükse dahi bence “kardeşlik” hikayeye daha çok yakışıyor ve harika bir çeviri .

Diğer dillere baktım, nasıl çevrilmiş diye. Fransızca ve Almanca çeviriler “Communauté de l'anneau” ve “Die Gemeinschaft des Ringes”. Kardeşlikten ziyade grup arkadaşlığı, “yüzük birlikteliği” gibi bir anlama geliyorlar. Ruslar ise bizim gibi kardeşlik kelimesini seçmişler (Братство кольца).






Bir İyi Dilek
Hepimiz günlük hayatta birbirimize çeşitli dileklerde bulunuyoruz. Bazısı bunu dinle harmanlayıp dua formunda söylüyor, bazısı daha nadini terimlerle ifade ediyor ama ikisinde de ortak bir samimiyetsizliğe çok rastlıyorum, o da laf olsun diye söylenmeleri. Burada bunun söylenmesi gerekirdi diye düşünüp dillendirilen dilekler.

Bence iyi bir dileğin samimiyeti ve kıymeti için en büyük ipucu özgünlüğü. Ama öyle bir özgünlük ki farklı olsun diye de söylenmemiş olacak, tanışıklığın özüne dair bir şeylere vurgu yapacak. Bu özgünlük ve samimiyet ilişkisi pek çok olayda geçerli. Özgün bir hediyenin de daha samimi olduğunu düşünürüm mesela. Ya da diyelim ki bir film hakkında konuşuyorsunuz birisiyle, basmakalıp sözleri tekrarlayan birisini dinlemek bana fenalık getiriyor. Hep aynı terane. En basiti şimdi bu filmle ilgili yazılan yazılara bir bakın, çoğu birbirine benzer laflar edilecek, kadronun işleri IMDB’den sıralanacak ve klişe laflarla eleştiri getirilecek. Esas değerli kısımlar fark edilmeyecek bile. Kurulması gereken bağlantılar es geçilecek, hiç konuşulmayacak.

Bu kadar laftan sonra şuraya geleceğim, filmde dörtlü arkadaş klübünün Tolkien’a  en yakın olan şair üyesi Geoffrey yaralı geldiği hastanede ölüyor ama öncesinde Tolkien’a bir mektup yazıyor. O mektubun son cümlesinde arkadaşına veda olarak bir dilek yazmış. İşte o dilek insanın tüylerini diken diken edecek kadar samimi ve özgündü:

“May u say the things I have tried to say, long after I’m not there to say”

Size hiç bu kadar güzel dilekte bulunan bir arkadaşınız oldu mu? Zihinsel yakınlık hissettiğin birine ne güzel bir uzun ömür dileği. Bu çok başka bir uygarlık seviyesi.

Bir şey söyleyeyim mi, hayatta bu inceliği yakalayın da ister 40 ister 140 sene, ister fakir ister zengin yaşayın fark etmez. TR’de bir emekli aylığı ve başını sokacak bir evinin olmasını ifade eden “kendini kurtarmak” aslında budur işte. 







Son Söz
“Theory of Everything” filmi yine Stephen Hawking’in eşiyle ilişkisine ve gençliğine odaklanıyordu ama adamın fiziksel limitlerine karşın daha sürükleyici bir kurguya sahipti. “A Beautiful Mind” çoğu insanın tanımadığı John Nash’in rahatsızlığına yoğunlaşmış ve ortaya klasikler arasına giren epik bir film çıkmıştı. BBC yapımı “Creation” filmi Charles Darwin’in karısıyla ve ailesiyle ilişkisini öne çıkaran ama bu filmden daha ilginç olmayı başarabilen bir başka çalışmaydı. Dolayısıyla tekerlekli sandalyeye mahkum, konuşamayan ve konuşsa bile söylediklerini çoğu insanın anlayamayacağı bir adamın hayatı bile daha sürükleyici anlatılırken, bu filmin kötü bir iş olmamakla birlikte potansiyelinin değerlendirilemediğini düşünüyorum.  

Filmin başarılı olup olmadığını net anlayabilmek için şu sorunun sorulması şart: “John Nash’i tanımadan ‘A Beautiful Mind’ filmine hayran olduk. Peki bu filmde Tolkien değil de mesela tanımadığmız bir yazarın hayatı anlatılsa filmi seyreder ya da sever miydik?”.

Bence çoğumuz seyretmez, seyredenler de pek beğenmezdi. Benzerleri hatta çok daha iyileri olan, “düzgün ama dümdüz” bir film denirdi. Hem sinema hem de grafik roman cephesindeki biyografik ürünlerin yükselişine ciddi bir katkısı gözükmüyor.

Son kertede kabul edelim ki filmin en büyük albenisi, “Tolkien” ismi.


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Eylül 2017 Salı

CS Lewis'in Yaşamı/Eserleri Belgeseli (Narnia)


Narnia's Lost Poet: The Secret Lives and Loves of C.S. Lewis 
BBC'den  yine zengin bir biyografik belgesel. 2013 yapımı. Süresi bir saat. Dünyada Narnia Günlükleriyle tanınan CS Lewis'in yaşamı ve eserleri üzerine bir çalışma. Sunucu biyografisini yazan A. N. Wilson. Narnia ile ilgili kısmın süresi doğru bir kararla az tutulmuş. Bunun yerine bilinmeyen farklı yönleri anlatılıyor. Akademisyenliği, ateizmden Hristiyanlığa geçişi, Tolkien ile yakın arkadaşlığı, Radyoculuğu ve arkadaşının annesiyle yaşadığı 33 yıl süren aşk. Dolu dolu bir biyografi olmuş, ilgisi olanların kaçırmamasını tavsiye ederim.



NOTLAR
Westminster Abbey – Poets Corner
Aslında Narnia Chronicles kitaplarının küçük bir kısmı
Atheist, who became a zealous Christian
Faith’in rational basis’ini açıklamaya vakfetti yazılarını
Theological books – Christian thinker
He was a scholar of medieval literature. Henry James’inkine yakın bir alan. Teacher.
Clive Staples Lewis
Man of contrasts
İnançlı ama crisis of faith yaşıyor
Çok akıllı ama incompetent. Ehliyet testinde 17 kere başarısız olmuş.
Profesör.







60’ın üzerinde kitap ve deneme kaleme aldı. Çocuklar için yazdığı 8 kitapla tanınıyor. Narnia Stories. 100 milyonun üzerinde satılmış.

1898 doğumlu. Liberal parents. Surrounded by all kinds of books. Ulster man from Belfast. Çocukluk evi. Little Lea. Babası zengin.

Autobiography yazmış. “Surprised by Joy”

Moss and twig diorama forest that his brother made for him on a biscuit tin lid. He remembers that it awakened in him an obsession with the natural world.

Unsatisfied desire. An elation found and lost quickly like fragrance. An unsatisfied desire that is itself more desirable than any other satisfaction. In German they call it: Sehnsucht. 

Beatrix Potter ve Lewis Carol okuyorlar çocukken. Konuşan hayvanlar.
Kardeşi Warnie ile imaginative worlds kurup oyunlar oynuyorlar.

Boxen diye bir dünya yarattı. Hayvanları konuştuğu bir hayal dünyasıydı.
1908’de Jack 9 yaşındayken anneleri Flora kanserden öldü. Annesi ölünceye kadar Kuzey İrlanda da mutlu bir çocukluk. Sonrası karanlık.

His most recent biographer: Alister McGrath

“Her mother was the star of his life. A figure of stability. Annesinin ölümünden hemen sonra yatılı okula İngiltere'ye göndermesi belki iyi niyetliydi ama aralarının soğumasına yol açtı”

Etrafında birden İngilizlerin konuşmalarını duymak yabancı gibi hissetirdi kendini. Alienation hep eserlerinde kendini belli etti.  Romantic feeling of yearning for a thing that was forever lost.

İngiltere'de gittiği okullardan nefret etti. “Worst than life in the trenches” olarak tanımladı.
1911’de yatılı okulda bir keşif yaptı. The sight of the mythic creatures in Arthur Rackham’s illustration for Wagner’s Ring Cycle stirred romantic urges in Lewis.

Wagner’in üziğini dinlediğinde Siegfried ve Twilight of the Gods, kendi deyimiyle he was transported to “pure Northernness”


















He was a sensitive youth appalled by the brutality of public school. He loathed athleticism. Yeteneği de yok. Baş parmaklarında babasından aldığı bir bozukluk var. Eklem yok gibi. Rigid.
William Kirkpatrick. Patrician classicist from Northern Ireland. Lewis’İn babasının da hocasıymış. Baba oğlunun mutsuz olduğunu görünce ona yolluyor. Great Bookham’daki evinde Jack’e ders vermeye başladı. Over 3 years, Kirkpatrick reengineered Lewis intellectually, making him a hardened dialectician, logician, and orator.

18 yaşına geldiğinde klasikleri orjinal dilinden okuyabiliyordu. Also, Ulster protestant boy had turned into an Ulster protestant atheist. Like Kirkpatrick himself.

1917’de Oxford’da klasikler üzerine tahsile hak kazandı ama hemen askere yazıldı. Keble college’da subaylık eğitimi veriliyordu. Burada Paddy Moore, a young Irish boy, ile arkadaş oldular. Aralarında anlaşma yaptılar. Cepheden biri dönemezse, kalan arkadaşının ebeveynleriyle ilgilenecekti.

Psychological turning points
Trench warfare
Shrapnel wound.
Spirits in Bondage War Poetry collection

1918’de Paddy cephede öldü. Savaş sonrası Oxford uni’ye döndü. Odası vardı ama Paddy’nin annesiyle kalıyordu. Headington. Mrs Moore. 20 yaşındaydı. Kadın ise 46. Minto dermiş. 1919-1930 arası kaldıkları ev ziyaret edildi. Babasına yazdığı mektuplarda adresi üniversitedeki odası. Gizliyor ilişkisini.

O zamanlar Oxford çok sıkı bir üni. Öğrenciler orada kalmak zorunda. Bir kadınla dışarıda bir gece geçirdi diye üniversiteden kovulanlar var.

Mrs Moore’un Maureen isminde bir de kızı var. Ona da üvey babalık yapıyor. Sadece 8 yaş büyük. Maternal affection ve romantic love arası bir ilişkileri var diyorlar. Ev sahibi olarak tanıtıyor çevreye. Sanki bir odasını kiralamış gibi. Sonra işler biraz karışınca annesi olarak tanıtmaya başlamış.

Norse mythology ve medieval konularına yöneliyor.
Yine bir mediavalist olan J RR Tolkien ile Inklings adındaki fellowship I kuruyorlar. Academic debate, erudition and alcohol ile ilgileniyorlar. The Eagle and Child Pub (always known as the Bird and Baby) was their Oxford drinking den. Salı günleri buluşuyorlar. 12-13 arası. Yemekten önce bira içiyorlar. Small talk sevmezmiş.















Şairliğe merakı var. Savaş şiirlerinde aradığını bulamayınca ikinci bir deneme yapıyor. Dymer. A narrative poem About a citizen of a totalitarian state who wanders into a forest. Meets a beautiful woman. She turns out to be a monster. Have congress. Çocukları olur. Çocuk büyüyünce Dymer ile dövüşür ve öldürür. Berbat bir şiir diyorlar.

1925’de Magdalen college’da (moğdlin)  ingilizce öğretmeni oluyor. Başarılı bir medievalist.
Burada, Duke Humfrey’s Kütüphanesinde saatler geçirdi. The great texts of English literature’ı defalarca okudu. Spenser, Shakespeare, Milton. İngilizce dersleri o zamanlar kadın işi olarak görülüyor. Kolejlerin çoğunda İngilizce dersi yok çünkü sadece erkekler var.

Tolkien
Tolkien ile İngilizce dersinin temelinin oluşturularak ciddi şekilde verilmesini gerektiğini düşünüyorlar.

Laura Ash, fellow of Worcester (Worstır) College at Oxford. Medievalist.
1936 – Allegory of Love
Odası hemen üst kattaymış üni de.
Okulda takılan isim Heavy Lewis.

“Çocukları serbest bırakıyor. Bir öğrencisi yetiştiremiyor ödevi. Birkaç gün süre istiyor. Haftaya getir sorun değil, keyif alarak yap, sıkışma. Üniversitede keyif almadan çalışılmaz"

1929’da babası hasta. Belfast a görmeye gelir. Yıllardır konuşmamışlar. Aslında maddi destek olmuş öğrenimi boyunca. Sonra pişman oluyor. Ama barışıyorlar görüşünce. Beraber 6 hafta geçiriyorlar.
Biyografisinde babası öldükten sonra kardeşiyle tüm çocukluk oyuncaklarını gömdüklerinden bahsediyor. Closure. End of childhood.

Lewis askerden beri ateist. Ama 30 yaşında değişmeye başlıyor. 1929 Trinity Term şöyle yazıyor: “I gave in and  admitted that God was God and knelt and prayed.”

Started to attend the college chapel. Sadece tanrıya inanıyor ama İsa’ya değil. Deist oluyor diyebiliriz.

Aslında modern materialist philosopy ye inanıyor. We re living in a world of matter and matter alone. Ama bu uzlaşmaz materyalizmi otobiyografisinde hareket etmesini engelleyen ağır bir zırha benzetiyor ve  çıkarmayı tercih ediyor. Tolkien ile bir konuşması etkili oluyor.

1931. Magdalen College ın Addision’s Walk’da Dyson ve ikisi yürüyüş yapıyor. Dyson ve Tolkien din hakkında konuşuyordu. Efsanelerden bahsettiler. Lewis: “How could it be that there are so many myths in the old world? In Egypt, Greece, Nordic?”

A young man dying and coming back to life like Baldur in Nordic mythology, Adonis in Greece and  Jesus christ’ın, who dies in order to rise to save us from our sins, bunlardan farkı nedir?

Tolkien: “Yes, of course Christianity is a myth. Happens to be the one myth  that is true.”
Tolkien  was able to show Lewis that christianity was a story, a sense making story that grasped the imagination but this one was right. Lewis Hristiyanlıkla edebiyatı paralel düşünmeye başlıyor.
Family outing to Whipsnade Zoo. Maureen, Minto, Warnie and Jack. Burada İsa’ya inanmaya başlamış. Tam bir Hristiyan olmuş. Nasılına girmedi.

The Screwtape Letters about human temptation describe one senior devil instructs a junior devil.
The Problem of Pain (1940) tries to explain how a loving God can allow us to suffer.

1940’ta Fransa düştü. Britanya’nın havadan bombalanması başladı.
Apolegetics (bu dönem yazıları)

Radyo dönemin medyası. Savaşın başında BBC Hristiyanlığı savunan programlar yapmasını öneriyor. Çoğuna göre savaş döneminin greatest broadcaster’ı sayılıyor. Genel geçer “Tanrı büyüktür” gibi sözler dinlediğim kadarıyla.

1952 yılında Lewis published a version of his wartime talks.
Mere Christianity. Hiç out of print olmadı. En popüler kitaplarından.

Wartime Talks medyatik yapıyor. Screwtape Letters ise (1942) Amerikada tanınmasını sağlıyor. 

Theological ideas’ı popülerize etme yeteneği Oxford’da hoş karşılanmadı.
“What was an English don doing by writing popular theology?”
Spellbinding lecturer

Akademisyen arkadaşları popülaritesinden hoşlanmıyor. Ayrıca post-war Oxford’da Hristiyanlıktan nefret ediliyor. Martyr to his belief. 1930’dan beri kardeşi, Minto ve Maureen ile  beraber The Kilns isimli evde kalıyorlar.

Acolytes like Deborah  Higgins
3000 civarı kitabı var kütüphanesinde. Map of Narnia.

1948. Socratic Society. Christian debating club. Hristiyanlık felsefesi ve topluma etkileri üzerinde tartışmalar. Lewis sık sık katılıyor. Bir gün bir tartışmada beklemediği bir rakiple karşılaştı. 1948. Sir Anthony Kenny was a priest, before he became a philosopher. He knew Lewis’ debating opponent well. An immensely gifted scholar named Elisabeth Anscombe. As a philosopher she would become legendary. As would her encounter with Lewis.

























Lewis had published a book called “Miracles”. He said if everything that we say or think is the result of purely mechanical processes in our brain, then there cant be any value, there cant be any truth, nothing can be either true or false. Anscombe refuted this with a simple argument. She said “Suppose I stand on one of those weighing machines. That say “I speak ur weight”. And it says to me you weigh 15 stones, that is true. Even though it is produced by totally mechanical means. This simple argument did really undercut Lewis’ position. Aslında Anscombe’da devout Roman Catholic. Naturalism ve secularism’e karşı ona destek olmak yerine  karşı çıkması üzüyor. Friendly fire tarafından brought down gibi hissediliyor. Arkadan vurulmuş hissi. Dostun gülü. 

After the debate he felt humiliated. Dyson’ın anlattığına göre Pub a gitmiş.Başını elleri arasına alıp: “I’ve been utterly crushed, humiliated” demiş. And he wrote afterwards that he’d been obliterated as an apologist. Bir daha asla Christian apologetics aimed at converting unbelievers yazmadı.

Başarılı bir uzay trilogy yazmıştı o zamana kadar. Kafasında çocuk hikayeleri vardı. Ama bu tartışma sonrası hayal dünyasına ağırlık verdi.

1988’de TV uyarlamasından önce de Narnia kitapları başarılı ve tüm dünyada tanınmasını sağladı.
Four children in the land of with and the wardrobe go to stay in the house of a professor Kirke who bears more than a passing resemblance to his old tutor Kirkpatrick.

Plato believed that this world as the shadow of a real world beyond. Tolkien’la konuşmalarından, efsanelerin gerçek olmasının temel alındığı yazılıyor.

Narnia hayali bir yer. Ama çocukken yaşadıkları yerden etkilenmeler var. Northernness, thin light, remnants.

Ruined castles of Northern Ireland. He had holidays with his mother. Dunluce castle. Narnia’daki Cair (Kağr) Paravel castle’ın bundan hareketle yaratıldığı düşünülüyor. Sevdiğin her şeyin başka bir dünyada seni beklemesi fikrine inanıyor.

As with the buried childhood toys in the garden of Little Lea (liğ),  Lewis clung onto the hope that the love he had for his lost mother would in some way be saved, unspoiled by separation.

Çocuğu yok. 19 yaşında Minto ile ilişkisi başlar. O zaman bile 45 yaşında. Minto’nun çocukları var. Motherly bir insan. Ayrıca pek çoğu adopted ve savaş yıllarında Kilns evi yetimhane gibi olmuş, filled up with evacuee children.

Bunlardan biri de 1942 yılında evacuee olarak aralarına katılan bir Londoner, June Flewett. 16 yaşında.  İleride Jill Raymond ismiyle actress oldu. Lewis’in kitaplarına bayılıyor. “Çok kibar bir adamdı. Evden ayrıldıktan sonra iki sene Royal Academy of Dramatic Art’daki harçlarımı ödedi. O olmasaydı bu eğitimi alamazdım." Minto’yu tanımış olan tek yaşayan insan Jill.           

“Most loving, gentle, kind relationship between them. She was a feisty lady. I don’t think she showed her emotions very easily. When I got there, she had open varicose ulcers on her legs but Jack was so gentle with her and so kind and lovely and always looking after her."

Mintoyla birliktelikleri 33 yıl sürdü. Dementia başlamış. Her yıl bakımı için 500 sterlin ödüyor. 1951’de ölüyor Minto.













1954 yılında Cambridge offered its first chair of Medieval and Renaissance English Literature. It was a post tailor-made and designed with him in the mind. İki kere reddetti. Duygusal bir dönem. 8 hafta buraya gelmek zorunda kalacağını ve Oxford’dan uzak kalacağını düşünüyor. Oxford’daki çevresini, pubları seviyor. Alışmış.  Esas sebep Warnie diyorlar. Alkolizmin pençesindeymiş.

Prof. Tolkien was the hero of the hour, he told Cam that Lewis was frightened to leave Oxford for such a long time. They said of course he can commute. Bunu öğrenince kabul etti. Cambridge’e hemen kanı ısındı. Oxford’un aksine Cam de onu sevdi. Fenland town was smaller, softer, and more old fashioned. 1954’de ilk dersini verdi. Manşet oldu üniversite değiştirmesi.BBC bir program yapmayı bile düşündü.

Lewis Tanrı inancı olmayan teknolojik dünyaya doğuk bakıyor. He was prehistoric and glad of it. Ses kaydı dinletildi kısaca. Dinozor diyor kendine. “Hala buradayken faydalanın benden”

Yüzlerce mektup arkadaşı var. Hepsine cevap yazıyor. 1952’de Eastgate otelinde bir Amerikalı kadınla konuşuyor. Joy Davidman. Evli ama unhappy. İki erkek çocuğu var. 16 yaş genç. Ona aşık olmuş. Former communist. Aspiring writer. Douglas ve abisi David Jack Lewis’in üvey çocukları oldu ileride. Dışişleri vizesini uzatamayacaklarını söyleyince Jack İngilterede kalmak istiyorsan evlenebiliriz demiş. O dönem aşk evliliği değil. Sonrasında duygular gelişiyor.

His autobography is called: “Surprised by Joy” He really was surprised by a person named Joy. Kilns’e yerleştiler. Joy’un ağrısı var. Siyatik tanısı konmuş. Bir gün telefon çalınca ayağı takılıyor ve femur kırığı. Hastanede terminal cancer olduğu ortaya çıkıyor.

Arkadaşı Dorothy Sayers’e bir mektubunda: “We soon learn to love what we know we must lose”
Hristiyan geleneklerine uygun şekilde bedside marriage ayarlıyor tanıdığı bir rahiple. Sornasında Joy remission sergiliyor. Relapse’e kadar bir süre birlikteliklerinin tadını çıkarıyorlar.

1960’da vefat. Jack crisis of faith yaşıyor.
A Grief Observed kitabının açılışı: “Noone ever told me that grief felt so like fear”
Manuscript Bodleian Library’de. Only 34 pages. Neredeyse hiç düzeltme yapılmamış. En ham haliyle acı içinde bir insanı yansıtıyor.

İnancını tamamen kaybedip kaybetmediği konusu tartışmalı. Rekalibrasyon diyen var. İnancın tümüyle açıklanamayacağı ve mantığa uydurulamayacağı düşüncesi gibi. “A Problem of Pain”den çok daha olgun olduğu söyleniyor.

1963’te prostat kanserinden öldü. Cenazeye neredeyse kimse gelememiş çünkü kardeşi sarhoş ve tarihi doğru iletememiş insanlara. Aynı gün Kennedy suikasti olduğu için o olayın da gölgesinde kalıyor. Yine aynı gün Aldous Huxley vefat ediyor. Overshadowed.

Hayatında önemli 3 kadın.




























Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...