İkinci bölüm, John Ford’un “Stagecoach” (Posta Arabası) filmi üzerinden Western Sineması ve John Wayne üzerine bir program oldu. Canlı yayın savrukluğuyla konunun dağıtmadığım yeri kalmadı :)
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2020 Pazar
Podcast #2: "Stage Coach" ve Western Sineması
İkinci bölüm, John Ford’un “Stagecoach” (Posta Arabası) filmi üzerinden Western Sineması ve John Wayne üzerine bir program oldu. Canlı yayın savrukluğuyla konunun dağıtmadığım yeri kalmadı :)
Etiketler:
cehennemden kaçış,
Film,
John Ford,
John Wayne,
Podcast,
posta arabası,
Sinema,
stage coach,
Video,
Western,
Youtube
5 Aralık 2019 Perşembe
Le Herisson (Yaşamaya Değer / Hedgehog) (2009)
Muriel Barbery’nin
“L’elegance d’Herisson” kitabından uyarlama. Yönetmen Mona Achache.
İntihar tarihini belirlemiş bir kız çocuğu, kitapları ve
kedisine sığınmış bir kapıcı kadın, apartmana yeni taşınan bir bilge Japon ve
etraflarını sarmış kara kalabalık.
Açılış sahnesinde Paloma isimli bir kızın elinde kamerayla
çevresini filme çekişini seyrediyor ve yaşından çok daha büyük şu tespitlerine
hayret ediyorsunuz:
“Mais malgré ça, malgré toute cette chance et
toute cette richesse, depuis très longtemps, je sais que la destination finale,
c'est le bocal à poisson. Un monde où les adultes passent leur temps à se
cogner comme des mouches à la même vitre. Mais
ce qui est certain, c'est que dans le bocal, j'irai pas. C'est une décision
bien réfléchie.”
Paloma 11 yaşında ve 12 yaşına bastığı gün intihar etmeye
karar vermiş. Planına göre o zamana kadar çevresini görünmeye çalıştıkları gibi
değil oldukları gibi filme çekecek ve ardında gerçeği haykıran bir eser
bırakmış olacak.
Film boyunca bu üç karakterin birbirleriyle etkileşimlerini
izlerken toplumun ötesine geçseler de içinde yaşamaya mecbur olan insanların kaçınılmaz
ızdıraplarına şahitlik ediyoruz.
Kediler, Tolstoy, ilişkiler, kitaplara sığınmak, Japon
kültürü, incelikler, ölmeye kararlı bir çocuk ve yaşamaya kararlı bir
kavanozdaki balık.
Kamerasını Paloma gibi toplumun riyakarlıklarına ve sahte
saygınlıklarına doğrultup deşifre eden acıklı bir masal. Defalarca seyredip
geceler boyu hakkında konuşulabilecek, alıştırıldığımız ama çözüm bulamadığımız
bir insanlık trajedisi.
Fransız sinemasının en sevdiğim güncel filmlerinden biri. Modern bir klasik.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Etiketler:
Film,
Fransız,
İnceleme,
Mona Achache Herisson,
Muriel Barbery,
Sinema
21 Kasım 2019 Perşembe
Öğretmen Kemal (1981) (Türk Filmi)
Eski bir Kuvâyi Milliyeci olan Kemal (Cüneyt Arkın) Karalar
köyüne öğretmen olarak atanır. Bir okul yapıp köylüyü aydınlatabilmek için
çalışmaya başladığında, köyün ağası ve
cemaat önderiyle karşı karşıya gelir. Sadece Çanakkale gazisi bir yaşlı
adam, köyün delisi ve birkaç kadın yanında durur.
Cüneyt Arkın’ı
çok severim. Yanında Fikret Hakan, Eşref
Kolçak, Selçuk Uluergüven, Meral Orhonsay gibi oyuncular da var. Kadro iyi.
Filmin hikayesine bakıldığında epik olmasa da en azından orta karar bir drama
beklentisi doğuruyor insanda. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Senaryo ve
yönetmenlik çok yetersiz kalmış.
Öncelikle Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılının tarihini
taşıyan bu filmin söylediklerinin hepsine katılıyorum, namussuz dinci
yobazlarla alçak kodamanların cehennemi ortaklığına karşı duruşu,
her aklı başında insanın saygı duyacağı bir tavır.
Fakat bunu çok beceriksizce yaptığını da eklemek gerekiyor. Atatürkçü
öğretmen sadece slogandan ibaret bir "tipleme" olarak kalırken, olaylar doğru tonda anlatılamıyor. Mesela "Çalıkuşu" dizisi ya da "Vurun Kahpeye" filmindeki incelik, estetik ve ustalıktan eser yok. Doğruları söylese de basit bir
propaganda filminin ötesine geçemeyerek oyuncu ve konu potansiyelini harcıyor.
Sürekli teatral bir hava hakim filme. Abartılı kötü karakterler
yer yer parodiye dönüşerek filme zarar veriyor. Mesela cemaat önderi Şerif
Emmi’nin (Selçuk Uluergüven) absürd davranışları, bu kadarına gerek yok, karikatürize olarak karakterin içini boşaltıyor.
Filmdeki özensizliğe bir örnek de şu. Başta öğretmen kadın
hikayeyi anlatıyordu, sonda eşkıya Durali noktayı koydu. Başı ve sonu arasında
bile bir kopukluk hemen göze batıyor. Tüm bu zaaflar projenin üzerinde yeterince
çalışılmadığını düşündürüyor.
İyi niyetli ama çocuksu bir film.
Her şeye rağmen hoşuma giden bazı sahneleri de belirtmeden
geçmeyeceğim.
Köylülerin devletin tahsildarına gösterdikleri onursuz saygının, muallim olduğunu öğrenince dudak bükmeye dönüşmesi, dini imanı para
olmuş bir toplumun ne mal olduğunu iyi göstermiş. Az bile söylenmiş.
Çaput bağladıkları ağacı yıkışları Sovyet filmi “Kommunist”teki tek başına elinde
baltayla ağacı yıkmaya giriştiği epik sahneyi hatırlattı. Filmin en sembolik
sahnesi.
Eşkıya Durali’nin (Fikret Hakan) milletin sevip
saydıklarından daha namuslu çıkması da,
günümüzün işgal altındaki makamlarını ve itibarlı sayılan simalarını düşününce
gayet gerçekçiydi.
Kemal köye ilk geldiğinde gazi adamın karısı buyur ediyor,
yemek yapıyor. Aslında çok fakirler. Öğretmen sonradan öğreniyor ki kadın iğne
iplik almak için biriktirdiği yumurtalarıyla yapmış o yemeği. Bu sahneyi ve
bu kadını seyredince ülkesi bu haldeyken yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşıp
duran karılar geliyor aklıma. Haysiyet olmayınca öğretmen de olsan doktor da
kar etmiyor, para ancak rezil ediyor demek ki.
TR’de yüzyıllardır oynanan tiyatroyu en basit haliyle
seyretmek isteyenlerin göz atması gereken, tüm eksikliklerine rağmen, bugün Türkiye
televizyonlarını istila etmiş acınacak durumdaki programların çoğundan çok daha değerli bir çalışma.
Filmin içinden bazı sözleri not düşelim:
“Bak kardeşim, bir
ayağı tekkede bir ayağı mekkede olanların yönetimi bitti”
“Benim amacımdan
başka dostum yoktur”
“İstiklal mahkemelerini
unutma Dayı bey!”
Bu sonuncu çok önemli. Şimdiye kadar söyleyen oldu mu bilmiyorum ama bana sorarsanız TR bu dönemin sonunda ikinci
İstiklal Mahkemelerini kurmak zorunda. Öyle barışla, kucaklaşmayla bu zehri de kiri de temizleyemezsiniz. Siyasetçisi, gazetecisi, medyacısı, yazarı, iş adamı, akademisyeni bütün köprü başlarını tutmuş "dayı beyler" burada yargılanmadıkça bu ülkede haktan hukuktan bahsedilemez.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Etiketler:
Cüneyt Arkın,
Fikret Hakan,
Film,
İnceleme,
Öğretmen Kemal,
Sinema,
Türk Filmi
26 Ekim 2019 Cumartesi
Deli Deli Olma (Malakan) (2009)

Aslında potansiyeli olabilecek bir konu maalesef berbat bir senaryo
ve yetersiz bir yönetmenlikle hiç edilmiş. Başta Tarık abi olmak üzere
oyunculara yazık olmuş.
Ne çocukla yaşlı adamın dostluğu derinlikli verilebilmiş ne
de kadının düşmanlığı.
En büyük kusuru da gereksizce sulandırılmış olması. Film sık
sık “köy komedisi”ne dönüşüyor. Bir Şaban filminden fırlamışa benzeyen klişe kafasız köylüler bütün atmosferi
dağıtıyor. Film ne komedi olabiliyor ne de dram. Ortaya çıkan, duygu tonu
tutturulamamış darmadağın bir filmin dramı.
Oyuncular haricinde filmden aklımda kalan, köyde kimsenin
istemediği yabancı muamelesi gören piyanonun oradan oraya kovulduğu sahneler ve Mişka’nın ruh halini yansıtarak "Bir Sarmaşık Olsaydım” şarkısını söylemesi oldu.
Benzer konuda çok yabancı film seyrettim, bu kadar başarısızını
görmedim.
Tarık Akan’ı çok severim. Hem filmlerini hem kişiliğini. Kısacık biyografisini dahi iki kere okudum. Niye doğru dürüst bir belgeselinin çekilmediğine, birkaç ciltlik bir biyografisinin yazılmadığına üzülürüm. Son filmi olması açısından izlediğime kesinlikle pişman değilim. Onu son kez bir filmde görmüş olmanın mutluluğu bana yetti.
Allah gani gani rahmet eylesin.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Etiketler:
Film,
Malakan,
Rus,
Sinema,
Şerif Sezer,
Tarık Akan,
Türk Filmi
1 Eylül 2019 Pazar
"Köpek" (2015) (Türk Filmi)

Her hikayede toplumun namussuzluğu, zararsız bir şeylerin peşindeki insanlara musallat oluyor. Toplumun yiyip bitirdiği sonra da ahlak ve namus nutukları eşliğinde bir kenara attığı trajedilerden bir üçleme.
Üç tane “Gerçek Kesit” (Flash TV) bölümünün bir buçuk saatlik film yapılmış hali gibi. Orada hiç değilse düşük prodüksiyon ve her sokakta aşina olunan tiplerin tekrar tekrar farklı rollerde kullanılmasıyla daha yerel ve yer yer mizahi olabilen bir kumpanya tadı vardı, kaba ve süslenmemiş bir gerçeklik algısı sunarak kendini seyrettiriyordu, burada o da yok.
Benzer kategoriye koyabileceğim"Beş Şehir" (2009), "Kırık Midyeler" (2011) ya da"Köprüdekiler" (2009) gibi benzer diyebileceğim filmlerin gerisinde kalıyor. Aslında hikayeler fena değil, oyuncular görevini yapıyor, şiddetin farklı tiplerine değinmesi ve hedefi takdire şayan, ama Esen Işık’ın senaryosu, bilhassa da yönetmenliği zayıf. Bütüne baktığımda ortaya iyi bir film çıkmamış. Üç tane kısa filmi iç içe sunup film diye çıkaralım denmiş gibi ama kısa hikayelerin de potansiyellerinin kullanılamadığı açık.
Türkiye'de Şiddet
Minibüsçü kadına kocasının namus ve kıskançlık melezi bir duygu demetiyle uyguladığı şiddetten hareketle TR'de hiç gündemden düşmeyen şiddet konusunda birkaç cümle edeyim. Bir kere TR'de kadına özel bir şiddet falan yok. TR'de genel bir"şiddet" var. Ülkenin çoğunluğu bunun bir parçası. Kimin gücü kime yeterse ona saldırıyor. Sadece kadına şiddet demek işi sulandırıyor ve toplumun hiç değilse bir kısmını sağlıklı kabul ediyor. Oysa kadınlar da boğazına kadar bu şiddet sarmalının içine batmış durumda. Bakmayın siz feminist zırvalarına, onlar da birbirlerine, çocuklarına, öğrencilerine çatır çatır şiddet uyguluyor. Hem de hem sözlü hem fiziksel şiddet. Ya çocuklar, onlar çok mu saf sanıyorsunuz? Ne görüyorsa, ne aldıysa aynısını veriyor. Onların dünyasında da deli gibi şiddet var. Peki devlet? TR'de devletten çok şiddete başvuran var mı? Her sorununu şiddetle çözmek isteyen bir devlet zihniyeti var yüzyıllardır. Ve erkekler. Siz sadece kadına mı şiddet uyguladıklarını zannediyorsunuz? TR'de erkeklerin birbirine uyguladığı şiddet kadına uyguladıklarının o kadar ötesinde ki. Hayvanlara ağaçlara yapılanlardan bahsetmiyorum bile. Topyekün barbarlık hakim bu ülkenin büyük çoğunluğuna.
Dolayısıyla sorun kadın, erkek, yaşlı, çocuk falan değil. Basitleştirmeye çalışmayın. Mesele toplumun bütün olarak şiddete eğilimli olması. Bunun da birinci sebebi adaletsizlik. Bir ülkede ya hukuk bilinci gelişir ya şiddet bilinci. Ortası olmaz. Gelişmiş ülkelerde iyi kötü bir hukuk bilinci oturtuldu. TR'de hukuk yüzyıllardır etkisiz ve güçsüz bırakılınca, şiddet kültürü kendini bugünlere kadar muhafaza edebildi. Sorun özünde bu kadar basit. Başka bir sebep olarak gösterilen çağdışı geleneklerin, zihniyetlerin hala yaşayabilmesinin arkasında da bu hukuksuz ortamın büyük payı var. Detayları ayrıca konuşulur.
Bu haliyle TR gibi ilkel kalmakta direnen ülkelere mensup insanların 22. yüzyılda çip takılmadan uygar ülkelere alınacağını sanmıyorum. Haksız da sayılmazlar. Bu arada kadın erkek ayrımı da yapmayacaklar, çünkü ortada bir hastalık varsa, herkes payını alır.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
21 Ağustos 2019 Çarşamba
"The Night Eats the World": Hasta Kalabalık

Yönetmen Dominique Rocher. İlginç bir bilgi vereyim, buna benzer aynı tarihli bir başka film olan "Dans le Brume" ile pek çok benzerlikleri var (çatılara kaçma mesela) ve fikir yine Rocher'ye aitmiş. Bu arada bence o daha iyi filmdi, bir ara bahsedeceğim. Sam rolündeki Anders
Danielsen Lie ise, burada bahsettiğim siyasi-suspense tarzı Norveç dizisi “Nobel”den tanıdığım bir aktör.
“People hiding out in
apartments”
Aksiyondan ziyade tek başına ve sınırlı alanda sürdürdüğü hayat üzerine
odaklanılmış. Fakat ne “I am Legend”da
köpeği Sam’le koca şehirde tek başına yaşayan Robert Neville’i ne de Lost’ta
yeraltı istasyonunda 3 yıl tek başına nöbetçilik yapan Desmond Hume’u seyrederken ekrandan yansıyan yoğun yalnızlığı
hissettirmedi. İçimden bir duygudaşlık dalgası yükselmedi nedense. Günümüzde yaşadığı dairenin sınırlarına sıkışmış insanla bir
paralellik düşündürüyor ama dediğim gibi yetersiz kalıyor. Kan ve vahşet arayanlar zaten uzak dursun çünkü zombi istilası var belki ama filmin meselesi başka.
Bazen yalnızlıktan zombileri bile özleyecek hale geliyor
Sam. Bazen sokakta gördüğü bir kediyi evine alıp arkadaşlık edebilmek için
hayatını tehlikeye atabiliyor. Anlayacağınız film boyunca zombilerden çok hasmane bir ortamda yalnızlığın altı çiziliyor. Aslında tüm zombi anlatılarında altta bu vardır ama genelde bol aksiyon ve vahşetle seyirci avlama yoluna giden filmciler ortaya birbirinin aynı işler çıkarttığı için olayın o tarafı ihmal edilir. Burada tam tersi aksiyon kısmı ihmal edilmiş bilinçli olarak.
“Being on my own
saved me”
Yalnız olduğu için ya da toplumdan farklı bir yerde olduğu
için üzülürken, bu hali sayesinde hayatı kurtulan karakterlerin sayısı hem
edebiyatta hem sinemada az değildir. Mesela
çok sevdiğim “30 Days of Night”
filminde kasaba dışında yalnız hayatını sürdüren Beau Brewer isimli adamın vampir istilasından paçayı kurtabildiğini
hatırlarsınız.
Albert Camus’nün “L’etranger” romanından, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabına kadar klasik edebiyatta da toplumdan
ayrı yaşayan insan örnekleri akla geliyor. Gerçek bir olayın bir gazeteci ağzından akıcı bir şekilde aktarıldığı “The Stranger in the Woods” kitabında ise meçhul bir sebeple yalnızlığı seçmiş biriyle tanışıyorduk. Yine sinemada “To Kill a Mockingbird” filminden Boo Radley karakteri unutulmaz bir başka isim. Tabii Boo Radley deyince şu acı gerçeği de hatırlıyoruz. Toplum her türlü melaneti önce kendisinin dışında yaşayan, öteki sayılanlarda arar. Dolayısıyla yalnızlığı seçen insanlar ne gariptir ki hep daha fazla suçlanır. Böyle de bir riski vardır.
İşte bu filmdeki karakter de kendi kendine aynı şeyi
söylüyor: “Being on my own saved me”. Doğru söze ne denir :)
Konu açılmışken biraz laflayalım. Yalnız kalmak, ya da iletişimini ciddi ölçüde sınırlamak psikologlar,
yaşam koçları, kariyer danışmanları ya da psikiyatristlerce düzeltilmesi
gereken bir araz olarak öne sürülse de, bazı insanlar için bunun bilinçli bir
seçim olabileceği nedense es geçiliyor. Belki adam o yaşamı ideal görmüyor,
istemiyor. Belki de onu ısrarla kalabalığa soktuğunuzda hem kendisine hem
çevresindeki insanlara zarar vermiş olacaksınız. Belki o insanın verimi yalnızken zirve yapabiliyor.
"La Nuit a Devoré le Monde"
Bazen düşünürüm, mutluluk deyince hep bir aile ya da arkadaş
ortamında etrafına gülücükler saçan insan imajı geliyor akıllara. Ne kadar yanlış. Bunda sermaye
sahiplerinin toplumları aileler ya da cemaatler halinde daha kolay kontrol
edebileceği gerçeğinin de payı var doğal olarak. Anlayacağınız toplu yaşam
pompalanıyor, uyduruk ortak değerler inşa edilmeye çalışılıyor. Ticaretin de
işine geliyor çünkü az reklamla ürünlerin tanınırlığı enfeksiyon gibi insandan
insana kolayca yayılabiliyor. Otobüste bile gördüğün telefondan pantolona,
kitaptan çantaya yığınla ürün sarıyor etrafını. Oysa ormanda bir kulübede
köpeğiyle yaşayan ya da köyde tarlasıyla ilgilenen bir adam niye faydası
olmayacak zımbırtılara özensin ki. Niye cep telefonunu her sene bir üst modelle
değiştirsin mesela? Bir gömlek ne kadar değişebilir ki her yıl? Niye pantolonun lekelendi diye kaldırıp atasın? İşin özü kendi yaşamını başkalarına göre ayarlamayan
insanı kandırmak her açıdan daha zor.
![]() |
Walkind Dead dizisinin ilk bölümünde böyle bir sahne vardı. Onu hatırlattı. |
Çevrenin iyi ya da kötü özellikleriyle insanda bir değişim, gelişim hatta dönüşüm gerçekleştirebileceği yadsınmamalı elbette, mutlaka ciddi katkıları olur, fakat bir noktadan sonra patolojik yönleri ağır basan bir çevreye ve ruh hastasına dönmüş, adeta zombileşmiş insan topluluklarına karışmamak ve uzak durmak daha faydalı olabilir. Ya da bazı insanların yalnızlığa yatkın bir kişiliği oluyor ve bunu zorladığınızda kötü sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Örnek kendim :) Dolayısıyla hele de insan gibi kompleks bir organizmayı tektipleştirmek ve tek bir doğru olduğunu iddia etmek art niyetten kaynaklanmıyorsa, ahmaklık gibi geliyor bana. Çocukluğumdan beri yalnız yaşamayı ve yalnız çalışmayı daha çok seviyorum. Geldiğim noktada kendi açımdan bu konudaki son kararımı paylaşarak bitireyim:
”Keşke sağlıklı bir toplum olsaydı da bir parçası olsaydım, isterdim
aslında, bazen hayal ettiğim bile oluyor, ama sokakları dolduranlara baktığımda
düşüncem yıllardır değişmedi, iyi ki bu namussuzların arasına karışmamışım”
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
16 Mayıs 2019 Perşembe
Hostiles (Vahşiler) (2017) (Western Filmi)
Siz bu sorunun cevabını düşünürken ben kısaca filmi
özetleyeyim. Yeni tarihli bir Western. “3:10
to Yuma”dan sonra Christian Bale’in
rol aldığı ikinci kovboy filmi. Kızılderili şefini oynayan Wes Studi'yi burada da bahsettiğim (link) PBS kanalında yayınlanan Çeroki sürgünü belgeselinde yine bir kızılderiliyi canlandıran isim olarak hatırlıyorum. Yönetmen ve senarist Scott Cooper.
Yüzbaşı Joseph
Blocker (Christian Bale) kanser olan Cheyenne şefi Yellow Hawk (Wes Studi) ve ailesini onlardan nefret etse de sağ salim
kendi topraklarına götürmekle görevlendirilir. Yolculuk, herkesin hem
kendisiyle hem birbiriyle hesaplaştığı bir maceraya evrilir.
“If we are not regularly deeply
embarrassed by who we are, the journey to self-knowledge hasn’t begun.” Alain de Botton
Bu açıdan bir yol
filmi sayabiliriz ve her yolculukta olduğu gibi burada da karakterler ciddi
değişimlerden, hatta dönüşümlerden geçiyor. Yüzbaşı ve kızılderililer dışında diğer askerler ve ailesini yerlilerin katlettiği kadın da
bu başkalaşımdan payını fazlasıyla alıyor. Karşılıklı sorgulamalardan ziyade şahit oldukları olaylar, insanların kendini ve bulundukları tarafı sorgulamasına yol açıyor.
Beyazlar yerlilere “hostiles”
adını takmış. Kötü niyetli, düşmanca
davranan anlamında. Fakat yolculuk süresince tüm vicdanlı karakterler düşmanlık
ifade eden böyle bir sıfatın sadece bir ırka ya da gruba ait olamayacağına
şahitlik edip gerçekle yüzleşerek pişmanlıklarının ateşinde arınıyorlar.
Filmi seyrederken özellikle TR'de yaşadıklarım geçti aklımdan. İlişkilerinde aşırı bağlayıcı olan bir toplumuz. İster aile içinde olsun ister arkadaşlıklarda biraz çete mantığıyla hareket ediliyor. Yani yakın çevrendense ya da tanıdığınsa sürekli kollayacaksın, öveceksin, yanında duracaksın. Herkeste bir gruplaşma merakı, birbirine kayıtsız şartsız aptal aptal kefil olma durumu var. Bireyselliğe saygı duymayan bir toplumuz, ancak tek tip bir çoklaşmanın içinde kendimize güvenebiliyoruz. Kişisel gelişim yerlerde sürünüyor. Beklendiği gibi hareket etmezsen güvenilmez bir insansın. Çevrendekilere değil de aklına ve vicdanına sadık kalırsan yandın. Birden "hain" ilan edilmen, "rahatsızlık yaratan" bir "mikrop mayk" muamelesi görmen işten bile değil :) Siyasette yersizce sık sık kullanılan bu söylemin toplumun içinde de güçlü bir temeli var aslında.
Melankoli
Bir sahnede Yüzbaşı’nın en yakın arkadaşı Çavuş Thomas Metz melankoliden
yakınıyor ve konuşurken yüzünün yarısı karanlık çekilmiş. Bu sinematografiyi
görünce melankoliyi düşündüm. Belki melankoli ile depresyonun farkı bu. Depresyonda tamamen
karanlıktasın, melankolide hala aydınlık kalan, tutunduğun bir şeyler var. Kendini tam bırakmamışsın ama ilerlemek de beyhude geliyor. Susan Sontag melankoliyi şöyle tarif
ediyor: “Depression is melancholy
minus its charms.” Melankolinin tıbbi tarifleri de var ama sınıflamış olmak
için yapılmış gibiler. Zaten söz konusu
psikiyatri olduğunda tıbba kesinlikle güvenemeyiz. Nihayetinde, biraz romantik gözükse de benim en akla yakın bulduğum tanımı büyük Victor Hugo yapmış: “Melancholy is the happiness of being sad.” Bu tarife göre içinde bir miktar suçluluk hissi barındırması da muhtemel. Neyse çok uzayacak, bu konuya
ayrı bir başlık altında döneyim en iyisi. Belki de "Melancholy" filminde uzun uzun konuşmak zevkli olabilir.
![]() |
melankoli |
"Ur spirit within me,
mine within u”.
Yine bir saldırı sırasında Yüzbaşı’nın kızılderilere çok
ihtiyacı olmasına karşın kelepçelerini çıkarmaması aslında kendi kafasındaki
kelepçeleri söküp atamayışının yansıması
olarak hoşuma giden bir detaydı.
Şefin beyaz kadına teşekkürünü duyar duymaz not aldım, o
kadar iyi bir kindness tarifiydi ki: “Thank
u for ur kindness. Ur spirit within me, mine within u”.
Derinlikli karakterlere sahip, oyunculukları başarılı, “intikam”
temasının ötesine geçebilen, şiddet içeren ama aksiyona yaslanmayan, klişeleri bir adım ileri taşıyabilen, revizyonist
bir son dönem Western örneği.
15 Mart 2019 Cuma
Шивачки (Shivachki, Terziler, Seamstresses) (2007)
Людмил Тодоров (Lüdmil Todorov) filmi. Fakir insanların hayatını yansıtmaya çalışan bir rejisör. Bu filmde de
parasızlık, sefalet sebebiyle Popovo kentinden Sofya’ya gelen üç kızcağızın (Dora, Elena, Katya) tutunma süreci
var.
Sovyet usulü komunalka’da (коммуналка) bir oda kiralıyorlar. Mutfak banyo ortak. Odaların birinde kızlar diğer
ikisinde başkaları kalıyor. Ev arkadaşları içinde pisliği de var temizi de. İş bulmaları lazım hemen.
Kızlar terzi, yani şivaç. Ama kendilerine göre bir iş bulana kadar servitörka’lıktan mesar’lığa kadar her işi yapmak zorunda kalıyorlar. Soğukta
elektrik parası gelmesin diye peçka
larını bile yakamayacakları bir sahne vardı mesela. Bilenler bilir, insanın eli
fişe gidecek gibi olur, sonra gelecek faturayı düşünüp paltosunun yakasını
kaldırarak bir çay yapar. Tuhaf bir tad da alırsın aslında bundan, mücadele
ettiğin hissini verir belki.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)