Gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gözlem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2017 Pazar

Belki de En İyi İletişim Karşılıklı Gözlemdir

---Arrival filminin/hikayesinin düşündürdükleri---

Bir film/hikaye/müzik sonrası aklıma olmadık zamanlarda onunla ilgili ama aslında ondan bağımsız olabilen düşüncelerin üşüşmesine alıştım yıllardır. Bugün kimse fark etmese de kafamda iletişim konusundaki bazı kabullerin eleştirilmesi gerektiği konusu dolaşıyor. Yüzyıllardır insanlar kendi aralarındaki iletişimi büyük oranda konuşma diliyle sağlıyor. İletişimin tanımı dahi bu "araç" üzerinden yapılıyor. Oysa konuşma dili adeta kestirme bir yol gibi. Fazla düşünmeye ihtiyaç göstermiyor. Uzun süre başkalarına vakit ayırmak zorunda kalmıyoruz. Gelen bilgiyi doğru kabul edip, kendi payımıza düşen sorgulamayı asgariye indirerek sıyrılabiliyoruz. Konuşma dilinin çoğu zaman bizi yanlış yerlere götürdüğünü fark etsek de bu konuda bir şeyler yapmıyoruz. Durmadan yalana maruz kalıyor veya başvuruyoruz. Yalancılığı lanetleyerek suçu başkalarına atıyoruz. Yalanın ortaya çıkmasında konuşma diliyle iletişimin gözlem tembelliğine yol açmasının rolünü konuşmuyoruz. Kendi üzerimize düşen gözlemleri yapmadığımız gerçeğini görmezden geliyoruz. İletişimler başlamadan bitiyor. İlişkiler ölü doğuyor. Konuşma dilinin her geçen gün enfekte olduğu ve konuşulan konudan çok daha farklı amaçlara hizmet etmeye başladığı gerçeğini artık kabul etmeye başlamalıyız. Gözlemin hala en temel iletişim metodu olmaya devam ettiği ve yerini hiç bir lisanın tutamadığı gerçeği bilhassa günümüzde daha da net gözüküyor.

Aslında günlük hayattaki konuşma dili, bilgisayar ortamındaki chat tipi konuşmalara benziyor. Doğruluk ve düşünmenin payı son derece az. Tüm iletişime hız ve kafada uçuşan idealler ya da kişisel arzular hakim. Alabildiğine yanıltıcı olabiliyor. Birbirini tanımak çok güç. Güvensizlik had safhada. Gözlemin tek yönlü bir iletişim olduğu, yani bir çeşit monolog olduğunu düşünenler olmasına karşın, iki yönlü olduğu konusunda şüphe yok. İlk kez tanıştığınız bir insanı düşünün. İkinizde birbirinize gözlemsel bir bakış atarsınız önce. Yani pekala iki yönlü olabilen bir iletişim tek yönlü olarak kullanılıyorsa bu ancak kullanmayan tarafın tembelliği olabilir. 
  

İnsanları gözlemlemeliyiz. O kadar çok şey anlatıyorlar ki farkında bile olmadan. Saatlerce konuşsak göremeyeceğimiz gerçekleri büyük bir cömertlikle sunuyorlar bize. Doğayı gözlemlemeliyiz. Taşlar, bitkiler ve hayvanları sabır ve merakla gözlemlemeli ve anlattıklarını dinlemeliyiz. Aslında hem kendilerini hem de bizi adeta haykırıyorlar. Gözlem yoluyla iletişimin samimiyeti bizlere sınırsız dünyaların kapılarını açıyor. Gözleme vakit ayırdıkça, konuşma dilinin amacı dışında kullanıldığını, yozlaştırıldığını daha iyi anlıyoruz. Artan çevre kirliliğinin yanında iletişimin neredeyse %99'unu teşkil eden konuşma dilinin de devasa bir kirlilik altında can çekiştiğini fark etmek için iyi bir gözlemci olmaya bile gerek yok.

Her davranışımız karşı tarafa bir ileti, Onun her davranışı da bizim için bir ileti.Ortada bir iletişim var fakat alıştığımız formatta değil. Ama doğal. Organik bir iletişim. Alıştığımız düzeni takip etmiyor belki ama aceleye getirilmemiş gerçek bir öz sunuyor. Konuşma dilinde yanıtlar hemen veriliyor, gözlem yoluyla iletişimde ise yanıtlar arası zaman uzayabiliyor. Bu zaman farkı karşılıklı gözlemin bir iletişim olmadığı yanılsamasını yaratıyor. Sanki gözlem sadece bir öğrenme metoduymuş gibi algılanıyor ve sunuluyor.

Gönül ilişkilerinin başlangıç aşamalarında konuşma dilinin ne kadar aciz kaldığını düşünsenize. Aslında taraflar farkında olmadan dilden çok gözleme ağırlık vermeye başlarlar. Gözlem yoluyla anlaşmanın, iletişime geçmenin daha güvenilir olduğunu sezerler. Çünkü konuşma dili duyguları ifade etmek için olduğu kadar karşı tarafın gerçek duygularını süzebilmek için de yetersizdir aslında.

Aklıma bir başka soru geliyor. Sizce iki insan birbirini 1 hafta gizli kameradan gözlemleyerek mi daha iyi tanır yoksa konuşarak mı? Ben 1 hafta gizli kamera gözlemini, 1 sene belli  aralıklarla sohbet etmeye tercih ederim. Mesela insanların birbirini seyahatte daha iyi tanıyacağının söylenmesi de aynı yönde bir bulgu değil midir? Yavaş yavaş gözlemleşmek diye bir fiili hayatlarımıza sokmanın vakti gelmiş gözüküyor.

Yine aynı şekilde insanların aynı evde yaşadıklarında birbirlerini gerçekten tanıdıkları gerçeğinin altında kaçınılmaz olarak gözlemin devreye girmesi yatmaz mı? Eğer konuşma dili yoluyla iletişim birbirimizi tanımamız açısından son derece aldatıcı sonuçlar doğuruyorsa ve çok daha az konuşarak gözlemle daha fazla bilgi sahibi olabiliyorsak, bir iletişim yöntemi olarak konuşma diline yüklediğimiz önemin sorgulanması gerekmez mi?

Bizim için hayati önemi olan iletişim ağımızı güvenilirliği ve yetkinliği tartışılır, durmadan yalan söylediği bilinen bir tek adam rejimine, yani konuşma diline, teslim ederek kendi sonumuzu hazırlıyoruz. Kolaylaştırmak adına kendi hayatımızı güçleştiriyor, sürekli yeni çıkmazlar yaratıyoruz. Pasını kendi verdiğimiz golleri kalemizde gördükçe sinir hastası olacak raddeye geliyoruz.


Arrival'da heptapod'ların bahsettiği gift-exchange kavramının karşılıklı gözlem sonucu bilgi alışverişinin bir başka ifadesi olarak alınabileceğini düşünüyorum. Zaten neden geldikleri sorulduğunda hep aynı cevabı vermiyorlar mıydı?

"Gözlem yapmak için..." 

Hayatımda daha az konuşma ve daha fazla gözlem istiyorum çünkü yıllardır görüyorum ki doğal iletişimin özü gözlemdir.




Arrival (2016)

Bilim-kurgu, sinema ve linguistik oldum olası ilgimi çekmiş 3 alan. Herkesin konuştuğu bir filmin bunları bir araya getirdiğini duyunca seyretmekte gecikmedim. Maalesef film beklentilerimi karşıladı diyemem. Yanlış anlamayın, aksiyon beklediğimden değil, bunu birkaç cümleyle açmak istiyorum.

Filmi seyredip “olmamış” hissini yoğun olarak yaşayınca, öncelikle senaryonun uyarlandığı Story of Your Life isimli Ted Chiang hikayesini de okudum. Fena değildi. Ama filme çekilmesini bekleyeceğim bir hikaye izlenimi almadım. 

Hikaye ve film temelde paralel diyebiliriz. Ama farkları da var. Örneğin filmdeki askerlerin uzaylılara suikast sahnesi hikayede yok. Zaten o sahnenin filme bir şey kattığını da düşünmüyorum. Yine uzaylı dilinin çözülme sürecini Chiang daha iyi veriyor. Hikayede “silah”tan bahsedilmiyor, uzaylılar “birkaç bin yıl sonra size ihtiyacımız olacak” demiyor, Çinli generalle konuşup uzaylılara saldırmasını son anda engelleme gibi durumlar da yok hikayede. Ayrıca filmde uzaylılar ayakta duran ve yüzer gibi hareket eden ahtapotsu canlılar olarak tasvir edilirken, hikayede gözlerinin bedenlerinin üst kısmında her yöne doğru birer tane olmak üzere 7 tane olduğu da belirtiliyor. Hareket ettiklerinde ileri gidiyorlar diyemiyoruz çünkü anatomilerinde ileri olarak tanımlayabileceğimiz bir yapı ya da yön yok. Bu durum dillerine,  yaşamı algılayışlarına, zaman algılarına da aynen yansıyor. Bu noktalar hikaye okunmadan açıklığa kavuşmuyor. Senaryo, oyunculuk açısından dil uzmanı Louise (Amy Adams) dışında kimseye fırsat vermiyor. Uzaylıların tasviri ve iletişim sahnelerinde kullanılan görsel efektler yeterli. Fakat tüm bu debdebeye rağmen zaman-mekan algısı üzerine ayrıntıya girmeden kendini basit ifadelerle açıklayan birkaç bilimsel yazının insanda oluşturabileceği meraktan daha fazlasını vermiyor film.   

Temel nokta kullanılan dilin, kullananların yaşamı algılayışını hem yansıttığı hem de biçimlendirdiği görüşü gibi gözüküyor. Heptapod (yedi ayaklı) adı verilen uzaylıların iletişim sisteminin çözülmesi süreci bu fikri yansıtıyor. Buradan hareketle doğum olarak bildiğimiz başlangıç noktasından ölüm olarak bildiğimiz sona doğru ilerleyen doğrusal düzendeki bir yaşam algısının kullandığımız dilin yapısının çaktırmadan dikte ettiği bir bakış açısından ibaret olabileceği ve farklı dil yapılarında yaşamın çok daha farklı algılanabileceği örnekleniyor. Bu yaklaşımları kazanmanın yolu olarak ise beynin yeniden formatlanması gerekiyor ve buna uygun bir dil öğrenilerek bu değişim yaşanabiliyor.   




Filmin başrol oyuncusu  dil uzmanı Louise uzaylıların dilini öğrendiğinde yaşamı ve zamanı algılama şekli de otomatik olarak değişiyor ve geleceği de görebiliyor. Bu noktada filmin ikinci mesajı sahneye çıkıyor. Geleceği bilirsek olumsuz gördüğümüz kısımları değiştirmeli miyiz? Louise karakteri gelecekte yapacağı çocuğunun öleceğini bilmesine karşın yine de onu dünyaya getirmek istiyor. Artık yabancısı olmadığı Heptapod mantığında çocuğunun yani sevdiğinin lineer zaman kavramında kaç yıl yaşayacağının önemi yok. Yaşamında varolması başlı başına bir hediye. Lineer bir yaşam algısı olmayınca hayatta ne kadar kaldığının da önemi olmuyor. Louise karakterinin söylediği gibi başlangıç ve bitişlerin önemi kalmıyor. Varoluşun niceliği değil niteliği ön plana çıkıyor. Sıralama değil bütünlük değer kazanıyor. Varoluşun bu şekilde değerlendirilmesi, uzaylıların gelişi ve ansızın gidişi ardından geride bıraktıkları değişimle de paralellik içeriyor.

Uzaylılar, insanların düşünmesi için tetikleyici bir etken olarak alınabilir. Onların iletişimini incelerken farklı bakış açıları ve algı boyutları da keşfediyoruz. Bunlar ise kendimizde daha önce fark etmediğimiz özellikleri ortaya çıkarıyor. Yani çevremizi gözlemlerken, gözlemlemek ve anlamak zorunda kalırken, bu gözlemler dönüp kendi kendimizi de yeniden anlamaya ve değiştirmeye çalışmamızı sağlayan bir sürecin başlatıcısı oluyor. Zaten hikayede uzaylılara ne için geldikleri sorulduğunda ısrarla "Gözlem için" diyorlar. Bu durum gözlemin tek başına bile aslında ne kadar basit ama etkili ve verimli bir iletişim yöntemi olduğunu düşündürüyor..  

Genel olarak yukarıdaki sorgulamalardan ibaret bir film olduğunu söyleyebilirim. Uzaylı tasarımları ve dil ile zihin arasındaki ilişkinin kurcalanması hoşuma gitti. Ama bütün olarak bir hamlık vardı sanki. Araya doldurulan olaylar sırıtıyordu. Hikaye daha iyi uyarlanabilirdi diye düşünüyorum. Ortalama bilimkurguların üzerinde, ağırlığı aksiyondan felsefeye kaydıran seçkin bir iş olmuş.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...