inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2020 Perşembe

TRT2'nin İlk Yılı (2019-2020)


Geçen sene nisan 2019’da TRT2 tekrar yayına başladığında kısa bir yazıyla duyurmuş ve ilk gözlemlerimi aktarmıştım. Üstünden geçen bir senede biriken yeni gözlemlerim oldu, bunları da kısaca buradan paylaşmak istiyorum. Önceki yazının linkini de aşağıya bırakıyorum.



Sinema
Film Önü ve Arkası
Sinemadan başlayalım. Özellikle film önü kısmı yönetmenin, oyuncuların önceki işleri gibi basit imdb bilgileriyle geçiyor ama format bu. Ortalama altı sinema seyircisine yönelik bir ısındırma kısmı olarak planlanmış. Film arkası kısmında bu sefer filmi okumaya yönelik yorumları oluyor. Yalnız öyle ince okumalar ve keskin yorumlar beklemeyin. Hem bakış hem de platform olarak müsait şartlar yok. Mehmet Açar bana daha yakın geliyor, Alin Taşçıyan'ı bilgili ve tecrübeli olmasına karşın yer yer takıntılı ve antipatik buluyorum. Mehmet Açar daha efendi, açık ve önyargısız yaklaşıyor konulara.

Sansüre ses çıkartmamaları ve siyasi çağrışımları olabilecek yorumlara girmemelerine karşın Türk TVlerınde bu ayarda bir sinema programı yok bugün. Youtube’u istisnalar hariç saymıyorum, maalesef hollywood filmlerinin çığırtkanlarıyla dolu, herşeyde eğlence arayan sinema konulu birkaç kanal var sadece. Imdb trivia larını arka arkaya sıralayanın üstad ilan edildiği bir rezalet ortama dönüştü Youtube. Dünya sinemasını bilen, hele film okuyabilen adam ara ki bulasın. Bir toplumun kalite ve seviyesi her alana yansıyor.

Eskiden sadece pazar günleriydi, biraz da bu karantina dolayısıyla artık cumartesi geceleri de var şu anda. Benim buradan keşfettiğim çok iyi filmler oldu, her hafta hangi filmler var bir bakın derim. TRT2'de Atilla Dorsay, Vecdi Sayar, Rekin Teksoy gibi ustaların kurduğu geleneği devam ettiren bir program. Taşçıyan biraz da o günlerin yadigarı.

TRT2'nin başına geçsem devam ettiririm.


Filmler
Filmler genelde iyi seçiliyor. İran filmlerinin haddinden fazlas olması eleştiri konusu olabilir, her hafta en az bir İran filmi gösterilecek kadar da iyi bir sineması yok İran'ın. Ama örtülü kadınlar hoşlarına gidiyordur AKP örgütünün.

Bir de ciddi bir sansür meselesi var. Belgeselde bile yaptıklarına şahit oldum. Sevişmeyi bırak geçenlerde bir İskandinav filminde kadının poposunun göründüğü bir sauna sahnesini bile komple çıkarıp atmışlar. Ayrıca öpüşmeyi dahi sansürleyen bir zihniyetin yeri ancak yerin dibi olur. Dolayısıyla buradan beğeneceğiniz filmleri mutlaka orjinal seyretmenizi öneririm.

Star, Show, Kanal D hatta paralı kanallarla  kıyaslanmayacak kalitede filmler seçtikleri kesin.

Western Kuşağı
Pazar sabahlarinin klasiği devam ediyor. Fena filmler yok. Şahsen dublajı sevmediğim için pek seyretmiyorum ama bu kişisel bir tercih olduğu için meraklısının memnun olduğunu tahmin ediyorum.


Evliya Çelebi
Faruk Aksoy sunuyor. Sevimli bir adam. İlk bölümlerde dublaj yapılması garibime gitmişti. Bir noktadan sonra değişiklik yaşadılar. Artık kendi sesiyle sunuyor. Ayrıca süre uzatıldı. Yarım saatten 50 dakikaya çıktı. Sürenin uzaması iyi çünkü ilk bölümlerde bir anıt 2-3 saniye gösterildiğinde insan hiçbir şey göremiyordu. Bu tarz bir program için büyük hata. Dublajın bırakılması genelde iyi olmasına karşın adamın her program 15-20 kez maşallah, inşallah, hamdolsun demesinden fenalık geliyor. Yalnız bu aralar hep tekrarlarla idare vaziyeti var. Seyahat zorlaştı, herhalde ondandır. Son bir not, 35 yıl dışarıda yaşamış bir insana göre yabancı dili zayıf.


Bizim Resmimiz
Resim sanatındaki amiral gemisi "Bir Resim Bir Hikaye" programı devam ediyor. Ressam Mahir Güven'in sunduğu program Türk TVlerinn bir klasiği oldu bile bana sorarsanız. Onun yanına bir de Türk resmi ile ilgili böyle bir program başladı ki bence çok iyi oldu. Takip ediyorum.


Nakkaşın Fırçası
Resim ile ilgili programlardan birisi daha. Bence modern resmin ilkel bir hali olan minyatürün tarihi örneklerine yer veriliyor. Sadece resme ya da minyatüre özel ilgisi olanlara göre.


Doğan Hızlan ile Karalama Defteri
Doğan Hızlan takip etttiğim bir edebiyat eleştirmeni değil. Siyasete ucundan dahi bulaşmayayım, netameli konulara da girmeyeyim darken bence yüzeysel kalıyor yıllardır. Özellikle anıları açısından söyledikleri önemli çünkü bunca yıldır camianın içinde olmasından mütevellit tanıdığı konuştuğu çok. Ancak merak ettiğim ya da takip ettiğim bir yazar olursa seyrediyorum.



Anadolu Arkeolojisi
TRT2’nin şu anda en müthiş programı bence. Arkeolog Ümit Işın, Anadolu'nun arkeolojik ve kültürel zenginliklerinden bahsediyor. Ege ve Akdeniz ağırlıklı. Çoğumuzun adını bile duymadığı kentlerdeki mimari özellikleri, yaşananları kültürleri nefis görüntülerle evinize getiriyor. Buradan aldığım notlar çift sütun 50 sayfayı aştı. Arkeoloji okuması yapmadığım için muhtemelen hiç haberim olmayacak enteresan konulardan haberdar oldum. Emsalsiz bir kültürel katkı. En azından bendeki etkisi böyle oldu. Aman eğlenceli olayım, etkileyici olayım diye çabalamadan yalın anlatımıyla kavrıyor insanı. Kaçırmayın.


Tarih Söyleşileri
Tipik AKP kafasını yansıtan bir program. Cumhuriyet kültürüne laf sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir sunucu ve çoğunlukla aynı kafada konuklar. Tahammül edilmez. Konuğuna göre belki kırk yılda bir seyredilebilir.


Günseli Kato
Samimiyetsizliğin kitabını yazan bir sunucu Günseli Kato. Sanatçıymış. Osmanlı kelimesini 5 kez cümle içinde kullanmadan program bitirmeyen kafada, havayı koklayarak konuşan bir kadın. Korkunç teatral tavırlar. Yapmacıklığın anıtı. Dayanılmaz bir tiyatro. Ortada doğru dürüst bir gözlem/tespit falan hak getire. Geçin gitsin.


Diziler ve “Bron”
TRT dizi işine de girdi ve bu İskandinav polisiyesini yayınladı. Tamam belli bir kalitenin üstünde bir dizi ama bence haftada bir taneden fazla dizi TRT2 gibi bir kanalda yer tutmamalı. Farklı yerlerden ulaşabiliyoruz zaten dizilere, TRT2 için ideal olanı başka yerde bulamayacağımız programlara yer vermesi olmalı.


Geri Dönüşen Sanat
Bu serinin sıkı takipçisiyim. İnsanlar ne akla hayale gelmez obje hatta atıklardan ne olağanüstü eserler ortaya çıkarıyorlar. Yetenek işte. Süresi de kısa. 20 dakika civarı. Bayılıyorum.


Kısa Bir Ara
12 dakika civarı bir sürede bir eser, olay ya da insan anlatılıyor. İki tane genç sunucusu var. Açıkçası olmamış. Bu tarz programlarda süreyi etkin kullanmak önemli. Burada bilgi iyi kullanılamıyor ve gevezeliğe dönüşüyor. Bu format nasıl yapılır merak edenler FranceCulture'ün 4-5 dakikalık yayınlarına baksın, buradakinden çok daha iyi bir özeti çok daha fazla bilgiyle, yarı sürede, akılda kalacak şekilde vermeyi başaran çok sağlam bir örnek. "Kısa Bir Ara" ise ancak TRT Çocuk'ta yayınlanabilecek bir sunum ve düzeyi aşamıyor.


Konserler
Herkesin zevkine göre bir şeyler var. Ama bunların çoğu nette zaten herkese açık.


İhmal Edilebilir Nasihatler
Bir dakikanıza bile yazık olacak bir program. Neredeyse tüm lafların gelip bağlandığı kök aynı: Batı’nın kötülüğü ve mağruriyeti, Doğunun bilgeliği ve mağduriyeti. Bu ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan yemeğin vazgeçilmez sosu olarak da Cumhuriyet eleştirileri. Doğu dediler mi de konu hep Osmanlı övgüsüne geliyor elbette. Süslü cümleler ve bol bol ondan bundan alıntılarla yapıyorlar bu “propaganda ayinini”. Oturumun baş AKPlisi Rusça bilmeden ve Rusya’da yaşamadan Rusya kültürü ve tarihini İslamcıların hoşuna gidecek şekilde yorumlamasıyla revaçta olan bir kadın, yani Alev Alatlı. Diğerleri zaten ona pas atmak için yerleştirilmişler, görüntü öyle. Ne seyredilecek ne dinlenecek bir tarafları var üçünün de. Korkunç bir samimiyetsizlik hakim. Her konuyu eğip büküp 1923 Cumhuriyetine ve Batı'ya laf sokma anafikri etrafında dolap beygiri gibi dönüyorlar. Hiç durmadan çevrilen bu otomatize çark elbet birilerinin değirmenine su taşıyordur. Bir de çok takıldığım bir konu var: insan kendi kendine aydın der mi ya? Hiç mi utanmaz insan? Ayrıca desen ne olur demesen ne olur, her şey ortada.

Belgeseller
TRT2 belgeselleri BBC kaynaklıydı. Sayısı çok azdı ama kaliteliydiler. Çoğunu zaten seyretmiştim. Çoğunu diyorum ama toplasan hepsi 10 tane etmiyordu. Kanal başladığında gösterilenler 4-5. kez yenden gösteriliyor ve yeni bir şeyler ortada yok. Gerisi gelmedi. Göstermelik miydi o başlangıçta verilenler sorusu geliyor akıllara. Ayrıca çevirilerde sansür tespit ettim.  İşine gelmeyen yerleri altyazıya koymamaları büyük bir eksi. Belki TRT belgesel kanalı var diye diyebilirsiniz, orada BBC yapımlarına ben rastlamadım ama takip ettiğim de yok, o kadar dandik bir kanal ki. Şu anda TRT2!de belgesel melgesel kalmadı.


Edebiyat Söyleşileri
Sunucusu tek işi propaganda olanlar gibi değil ama önyargıları ve yönelimleri olduğu da belli. Doğru dürüst bir konuk olursa izleniyor. En son seyrettiğimde Sabri Gürses diye bir Rusça tercüman vardı, programdan sonra bu adamın çevirilerinden uzak durmalı dedim kendi kendime. Sunucu soruyor, bu acayip alakasız cevaplar verip duruyor. Sabahattin Ali’nin kızıyla yaptığı söyleşi iyiydi ama, aklımda kalmış.


Sarayın Lezzetleri
Rastladığım en berbat yemek programı. Bunun çok daha iyileri ulusal kanallarda bile var. Her program en az 20 kez Osmanlı, birkaç kez de ecdat kelimelerinin geçmesini şart koşmuşlar herhalde. Hadi o da neyse ama sunucu gördüğüm en sevimsiz yemek programı sunucusu. Nasıl suratsız bir adam anlatamam. Ne sohbeti ne davranışları çekilmez. Abus mu abus bir yüz ifadesi bitmek bilmiyor. Aynı masada otursan içinden yemek yemek gelmez, öyle bir iticilik. Mankenlerin program sunmasına itiraz ediliyordu ama böyle aşçılar sunacaksa yemek programlarını, güleryüzlü mankenler sunsun daha iyi. Çekilecek gibi değil. Ekrana yakışmıyor.


Kelimeler ve Şeyler
AKP zihniyetini rahatsız etmeyecek bir şair, bir editor ve bir öykücünün edebiyat sohbetleri.  Her şeye rağmen mevcut TV ortamında seyredilebilecek bir edebiyat programı. Düzenli olarak izlemeye çalışıyorum. Belli bir kalitenin üstünde seyrediyor. TRT2 genel müdürü olsam devam ettireceğim birkaç programdan biri daha. Dekoru biraz abartmışlar dedirtecek kadar harika. Favorilerimden.


Murat Boncuk ile Atölye
Özellikle atçılıkla ilgili el emeği işlerin tanıtıldığı, hayvanlarıyla atölyesinde yaşayıp giden gerçek manada bir ustanın çalışmaları ve yaşamından kesitler veriliyor. Sessiz, sakin ve emek dolu bir uzak hayat. Bir gün bir gence sormuştum kimin yaşam tarzını beğeniyorsun diye ali ağaoğlu ne güzel yaşıyor abi değil mi demişti. Şu yaşama özenecek insanların sayısı arttığında toplum daha yaşanılır olacaktır.

Kısa Kısa 
Fuat Güner'in dünyayı gezerek yaptığı ve her bölümde bir müzisyene konuk olduğu programın herhalde seyahat sınırlamaları sebebiyle tekrarları yayınlanıp duruyor. Geçen yazımda mezat programından bahsetmiştim ama onun da sadece tekrarları dönüp duruyor, belki yaza mahsustur. Bir de Hayat Sanat artık bir saatten yarım saate indirilerek sunucusuz ve sadece günün haberlerinin özetiyle devam ediyor.

Netice
TRT2 de diğer kanallar gibi AKP örgütünün TR’yi dönüştürme sürecinde kullandığı enstrümanlardan birisi. Bu çok açık. Haber kanallarında habere sarıyor propagandasını burada sanata. Zaten farklı bir şey beklemek saflık olurdu. İki doz kültür, bir doz AKP söylemiyle yoğurulmuş “örtülü propaganda” yapılan bir kanal görüntüsü veriyor şu anda. Abartmadan, abanmadan, aralara sokuşturulan programlarla asimilatif hareketler sözkonusu. E bunu yiyecek çok liberal geçinen tip ve cahil var ülkede.

Sorun şuİ belgesel, film, dizinin en iyisine zaten ulaşabiliyoruz. Dolayısıyla TRT2 nin gücü ve farklılığı yerli kültür sanat programlarının kalitesine bağlı. Oysa kanal özellikle bu alanda propagandasını sokuşturmaya uğraşıyor kendisine yakın tiplere uyduruk programlar yaptırarak.

Buna karşın seçmece yöntemiyle faydalı ve değerli bir şeyler bulabileceğiniz bildiğim tek ücretsiz kanal olduğunu da söylemeliyim. Hakkını yemek istemem. Artık diğer kanalların kalitesizliğini siz tahmin edin. Kötünün iyisi, ehven-i şer durumu var.

Son bir tespit. Ayıklamadan yemeye kalkan zayıf bünyeleri yavaş yavaş zehirleyecek içeriklerin sayısı gittikçe artıyor.

İlk yedimi yazarak yazıyı bitireyim:

Anadolu Arkeolojisi

Sinema

Bir Resim Bir Hikaye

Kelimeler ve Şeyler

Geri Dönüşen Sanat

Bizim Resmimiz

Murat Boncuk


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

16 Temmuz 2020 Perşembe

Rams (İnatçılar / Hrútar) İzlanda Filmi (2015)


TRT2'de seyrettim geçen gün. Daldım gittim sonrasında. Alakasız şeyler de düşündürdü. Anahtar kelime gibi düşündürdüğü "anahtar cümlelerle" not düşeyim aklımda kaldığı kadarıyla. İleride bir gün okuduğumda bunlar da başka düşüncelere götürür belki.  Her şey basamak basamak. Sona da Tomasz Alen Kopera resimlerini ekledim birkaç tane. Tematik bir "kardeşlik" hissettirdiler. 

Akıllı cep telefonu çağında köpekleri Sommi’nin taşıdığı mesajla haberleşen iki insan. Çağdışılık da değil, çağdaşlık da. Bir seçim. Bir yaşam üslubu. Bir ayıklama.

Kirlendiği düşünülen bir şeylerin toptan kökünün kazınması. Makro hakikat toptancı mıdır?  Toptan yıkım bazen tek seçenek mi?

Yüzyılları aşıp gelen ortaklıklara sığınmak. Nedir ki bu hayalet varlıklar?

Topluma tapınan halklar. “Anne Frank”e dönmüş benlikler. “Hive” zihniyeti.

Dostlaşan düşmanlar, düşmanlaşan dostlar. Şartlar. Koşulsuz desteğin kökenleri.

Değişmek başka devşirilmek başka.

Tabiat mı toplum mu? Bitkinin ve hayvanın ötesindeki derin doğa. İzlanda.

Başı sonu belirsiz bir garip gidiş. Yalnız ve iğdiş.

Teslimiyet değil hürriyet. Millet değil şahsiyet.

İnat, bir nevi tutunmak. Can havli.

Keçi gibi inatçı, koç gibi kararlı. Bir fark var aralarında.

Muhafaza ederken yenilenebilme sanatı. Kimine gerici kimine devrimci.

Kaçınılmaz çelişkiler. Çıkışsızlığın doğallığı.

İnsanın koyun, keçi ve koç halleri.

Groteskleşen gerçeklik.

Söylem sarhoşlukları. Ayıklamak, toplumsal sarhoşluktan ayrık ve ayık kalmak.

Ayrı kalabilmenin sınırları. "Hvannalindir" kaçınılmaz son mu?






Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

23 Eylül 2019 Pazartesi

The Journey of Natty Gann (1985) (film)

Amerika’da ekonomik buhran yılları. Ekmek aslanın ağzında. İşçi arkadaşlarının hakkını savunan Sol Gann (Ray Wise) memleketin diğer ucuna sürülür ve hemen gitmezse kovulacağı söylenir. Zaten eşini kaybetmiş olan adam küçük kızı Natty Gann’i (Meredith Salenger) kaldıkları otelin sahibesine emanet eder ve çaresiz trene biner. Fakat işler beklendiği gibi gitmez, kadın kızı terk edilmiş olarak devlete ihbar edince, kızı da babasını bulmak için binlerce kilometre sürecek bir yolculuğa tek başına çıkmak zorunda kalır.    

Yine çocukken video kasetini seyredince aklımda yer eden, yıllar sonra tekrarladığımda hala beğendiğimi gördüğüm güzel yaşlanmış bir film. Evet, filmler/diziler de insanlar gibi aslında, bazısı tekrar seyredilmiyor, bazısı benzer tatlar verebiliyor.

Natty Gann yol boyunca çeşit çeşit insanla karşılaşıyor. Ama en iyi arkadaşı bir kurt oluyor. Yol boyu kıza göz kulak oluyor desek yeridir. Disney yapımı diğer filmlerle kıyasladığımda, bir Disney filminden beklenebilecek en yüksek drama dozuna sahip diyebilirim. Hatta belki de beklenmeyecek kadar.

Çocuk-hayvan dostluğunu konu alan basit komedi-macera filmlerinden değil kesinlikle. Dramatik bir bakışa sahip olmasının yanında oyuncuların yeteneği, sinematografi ve James Horner’ın müzikleriyle duygulu bir gerçekçilik sunuyor. Harry (John Cusack) gibi yolda karşılaştığı karakterlerin filme ciddi katkısı var. Kızın yolculuğu boyunca o yılların sefalet içindeki Amerika’sından verdiği kesitlerle döneminin perişanlığını yansıtmayı ihmal etmiyor.     

Arşivlik.







Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Eylül 2019 Perşembe

Fright Night Part 2 (Korku Gecesi 2) (1990)

Charlie Brewster (William Ragsdale) ve Peter Vincent’ın (Roddy McDowall) yeni bir vampir grubuna karşı mücadelesi.

İlk film 80lerin korku/komedi tarzındaydı ve alanında “Lost Boys” ile beraber efsanelerimdendi. Bu filmin senaryosu da Tom Holland’a ait ama yönetmenliği Tommy Lee Wallace’a bırakmış (1990 yapımı efsane IT filminin de yönetmeni).    

Genel olarak eski dostları yeni bir macerada görmek keyifli olsa da ilk filmin çıtasının altında kalıyor. Score yine Brad Fiedel imzalı olmasına karşın OST bu kez daha zayıf. Vampir grubunda Brian Thompson (Cobra, Lionheart) gibi tanıdık isimler var ama yine ilk filmdeki tad yok. Bunları söylerken Julie Carmen (In the Mouth of Madness) baş vampir rolünde başarılı. Traci Lind, Charlie’nin yeni sevgilisini oynuyor ve yakışmış.

IMDB’den Trivia’lara baktım. Özellikle iki bilgi gözüme çarptı. İlk filmdeki kız arkadaşı  Amanda Bearse (Married with Children) ve arkadaşını canlandıran Stephen Geoffreys’e (Evil Ed) teklif götürülmüş ama kabul etmemişler. İkincisi de filmin dağıtımcısı Menendez’le üçüncü bir film daha düşünüyorlarmış ama daha bu film gösterime girmeden adam oğulları tarafından öldürülünce hem o film yatmış hem de bu film sinemalarda çok sınırlı gösterilip tanıtılamamış.

İlk filmi sevenlere ya da 80ler vampirli korku komedilerinden hoşlananlara tavsiye ederim. İlki kadar iyi değil ama “Lost Boys”un devam filmleri gibi dandik olmadığı da ortada. Hele ilk filmi sevdiyseniz eğlendiriyor.    








Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Corto Maltese (14): Equatoria (Ekvator)

Corto Maltese’in 14. albümü Equatoria 2017’de, yani serinin 50. yılında, satışa sunuldu. Ben ancak bu yaz denk gelip okuyabildim. Pratt’ın Corto albümlerini severim ama hayranı olacak kadar değil. Hala okumadığım birkaç tane macera kalmasından da belli zaten. Pratt sonrası Corto Maltese’in şimdiye kadar çıkan iki macerasını da (“Le Soleil de Minuit” ve “Equatoria”) okudum ama bunun sebebi yeni bir Corto macerasına olan açlıktan ziyade nasıl bir iş çıkarmışlar sorusunun cevabını merak etmemdi. Buradan hareketle bu tarz eski serilerin “canlandırılmasında” takip edilecek yöntemler konusunda insan fikir edinebiliyor. Dolayısıyla bugün son Corto albümü “Equatoria”dan bahsedeceğim biraz.

Konu
Kısaca, 1911 yılında Corto kutsal ve kadim bir aynayı bulabilmek için Indiana Jones misali Venedik’ten Malta’ya giderken beklenmedik olaylar sonucu Afrika’ya ve farklı maceralara savruluyor.

Bazı insanların hayatında önemli rol oynamış, kendini yakın hissettikleri coğrafyalar olur. Herkes doğduğu toprakları en çok sevmek zorunda değildir. Pratt’ın gönlünde de Afrika’nın yeri ayrı olmuştur hep. Biyografisine aşina olanlar hatırlayacaktır hemen. Nitekim 50. Yıl albümünde Venedik’te başlayıp (çocukluğunun geçtiği şehir) Afrika’da ilerleyen bir albüm çıkarılması bu açıdan tam isabet olmuş diyebilirim.  


Resimleme
Pratt dönemi Corto albümleri görsellikleriyle ya da hikayedeki aksiyonla ön plana çıkmazdı. Juan Diaz Canales ve Ruben Pellejero da aynı yolu takip ediyor. Bu açıdan Pratt öncesi ve sonrasında büyük bir fark olduğunu düşünmüyorum. Katalan asıllı İspanyol Pellejero verilen görevi başarıyla yapıyor. Hatta onun kapakları bence daha güncel ve başarılı. Çalışırken renklendirme dışında bilgisayar kullanmıyor ve geleneksel metodla çiziyor. Belki de yaşasa Pratt hikayelere odaklanmak için Pellejero’ya devredebilirdi çizim işini, kim bilir? Diğer yandan müthişti dediğim, durup uzun uzun baktığım bir kare de olmadı. Kendini frenliyor sanki.   

Senaryo
Pratt’ın senaryoları dahi pek benim tarzım değildi, bunlar daha da yavan geldi. Mesela albümü okumaya başlar başlamaz bir takım tarihi kişi ve olaylardan arka arkaya bombardıman yapar gibi bahsedilmesi beni yordu:

Tuğrul Kağan, Birinci Haçlı seferi, Lazzaro Degli Armeni, 1565 siege des turcs, moine Giovanni,da Pian del Carpine, Le Miroir du Pretre,

Bu durum albüm boyunca devam ediyor. Tamam, tarihi bir ÇR ve dönemsel karakterleri konuk edeceksin, eski mekanlarda geçecek ama fazlası sıkıcı kaçıyor, hatta yer yer Amerikalı’ların “namedropping” dedikleri olaya dönüşüyor. Örnek mi istiyorsunuz? Meşhur Yunan şairi Kavafis mesela. Hikayede doğru dürüst bir varlığı yok, “cameo” yapar gibi görünüp kayboluyor. Sadece bir atıfa vesile olsun diye, Corto’ya yakıştırılan bir şiirinden bahsetmek için oraya iliştirilmiş gibi.


Bunun dışında Equatoria’da senaryo bir koşturmaca içinde duygu ya da düşünce uyandırmadan oradan oraya zıplayarak başlayıp bitiyor. Hiçbir karakteri yeterince umursamıyorsunuz. Aklınızda pek bir şey kalmıyor. Örneğin Pratt döneminden de tanıdığımız Teğmen Tenton en gerçek bulduğum karakter olmasına karşın Corto’yla bir diyalogları bende istenen etkiyi uyandırmadı. Afrika'daki Victoria gölünü seyrederken kendi çocukluğunun geçtiği Britanya Cumberland’daki doğanın çok daha güzel olduğunu söyleyince, Corto “üzgünüm ama tam bir şovenizm timsalisin” diyor. Yahu adam büyüdüğü yeri daha çok beğenebilir, anıları vardır neticede, zaten hastalıktan yeni çıkmış, ne alakası var hemen laf sokuyorsun. Adama kolonici Avrupalı rolünü verip kendini de adaletli gezgin olarak sunuyorsun. Bunlar fırsatçı ve sığ hareketler gibi geliyor bana. Zaten sonradan Afrika’da kalmaktan sıkıldığını belli ediyor adamcağız. Ülkesini daha güzel hatırlamasından daha doğal ne olabilir.  


Kadınlar
İlk Pratt sonrası Corto macerasında kadın konusu zayıf kalmıştı, bu albümde telafi etmek ister gibi o konuya yoğunlaşılmış. Corto gibi başına buyruk, 3 güçlü kadın hikayede anahtar rollere sahip: Gazeteci Aida, Feride ve Yerli Kione.

Aida, NG için yazılar kaleme alan kariyer odaklı, başarılı bir gazeteci kadın. İşini her şeyin üstünde tutuyor. Bir konuşmalarında Corto’ya NG’de hakkında bir yazı yazacağım deyince Corto ile aralarında geçen diyalog gülümsetip “başına gelecekleri bir bilsen” dedirtecek türden:

“Je ne vois aucun interet a devenir un aventurier de papier”

“Pauvre Corto! Comme si on pouvait choisir”

Feride, aile değerlerine önem veren, babasının cenazesini bulabilmek için hayatını tehlikeye atıp Afrika’da tehlikeli ve sonu bilinmez bir yolculuğa çıkan fedakar bir kadın.



Yerli Kione ise albüm boyunca hiç konuşmuyor ama Corto’ya kritik anlarda faydası olabilen gizemli bir karakter. Zaten isminin anlamı dahi bu gizemi anlatmaya yetiyor:

“Celle qui rentre chez elle”

Kendine/Kendi topraklarına, yuvasına dönen anlamına geliyor. Hikayenin bağlamından kendi yaşadığı yere dönen anlamına geldiğini çıkarabiliriz ama albümden bağımsız olarak “kendine dönen” anlamına da gelebilir. “Elle” burada hem kendi benliğine hem de yaşadığı topraklara, evine işaret eden bir zamir. Buna Fransızca’da “double entendre” diyorlar bu tarz çift anlama gelen kullanımlara.

Pratt ruhu yakalanmış mı?
Yeri gelmişken söyleyeyim, aslında Pratt zamanından beri Corto karakteri bana biraz yapmacık gelmiştir. Nuri Bilge Ceylan’ın hiç sevmediğim erken dönem filmlerindeki gibi ufka ya da bir yerlere bakıp klişe kelimeleri mırıldanan bir denizci gibi gelir yer yer. Özgürlük, yollarda olmak falan bir noktadan sonra bayıyor beni, altı dolmayınca yüzeysel kalıyor.

Epeydir Pratt imzalı bir Corto albümü okumadığım için senaryo açısından net bir mukayese yapamam. Unuttum gitti :)  Serinin hayranlarına bırakıyorum bu karşılaştırmayı. Kalkıp eski albümlere bir göz atasım yok bu aralar. Çizimler açısından başarılı bulduğumu zaten başta söylemiştim.


Corto’da Türk İzi ve Emin Paşa
Türk dedim ama Osmanlı diyelim hem genealogie açısından daha doğru hem de günümüz siyasi modasına uygun olur. Belki bloğumuzu Cumhurbaşkanlığı himayesine alırlar :))

Corto başlarda gizemli bir antik aynanın peşinde. Fakat 40 sayfa insanın aklında hiçbir şey bırakmayan bir koşturmacanın ardından hikayede bir kırılma yaşanıyor ve albümün yarısından sonra Emin Paşa’nın kızı Feride’nin Afrika’da babasının mezarını bulma gezisinde ona zoraki eşlik ediyor. Zoraki diyorum çünkü bir toplantıda şeyh kadınlara bu yolculuğa tek başınıza çıkamazsınız, geleneklerimize göre yanınızda bir erkek olmazsa izin vermem deyince, bu iş de Corto’ya kalıyor. Ayna mayna yalan oluyor o noktadan sonra. Tanıtımlarda bu nokta belirtilmediği için kimsenin haberi olmadı albümün TR bağlantısından.

Peki bu Emin Paşa kim? Alman ve Yahudi asıllı bir Osmanlı paşası. Son derece maceralı bir hayatı var, bir göz atmanızı tavsiye ederim, inanamazsınız. Haydi böyle bir karakterin ülkede dizisi, filmi parasızlıktan çekilemedi, hiç değilse tek albümlük bir ÇRı niye yapılmaz anlamak mümkün değil. 


Bu albümle birlikte Enver Paşa’lı “La Maison Dorée de Samarkand / Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev”  macerasından sonra Corto’nun yolu yine TR ile buluşmuş oluyor. Dahası da var, İskenderiye’deki bir Yunanla buluşmasında yine konuşmada TR geçiyor. Bu açıdan ilgi çekebilecek diyaloglardan birisini alıntılamazsam olmaz, çünkü bunları ben yazmazsam kimse yazamıyor, omuzlarımdaki tarihi sorumluluğun farkındayım :)

Aynayı ararken Manolis diye bir herifin evine gidiyor. Duvarda bir resim var. Dedesi. Altına da iki tüfek asılmış. “Dedem bu tüfeklerle yüzlerce düşman Türk’ü öldürdü” diyor. Corto “Bu antika tüfekle bunu başarabildiyse şerefine içilir” diye istihzayla cevap veriyor. 

Son Kararım
Corto Maltese’in misyonunu Pratt zamanında tamamladığını düşünüyorum. Seri ilk kez 60ların sonundan 80lerin sonuna uzanan dönemde yayınlandı. O yıllarda klasik İtalyan ekolünün Tex, Mister No, EsseGesse serileri gibi çocuksu, derinliksiz, Western şablonlu “kahraman karakterler”le ilerleyen çok satan ÇRları arasında Corto özgün ve gerçekçi bir duruşa sahip gözüküyordu ama günümüz ÇR piyasasında Pratt usulü bir Corto Maltese bu haliyle bana klişe geliyor. Sinemayı TVyi bırak, bugünün ÇR piyasası dahi daha gerçekçi, güçlü, keskin, çok boyutlu karakterler sunuyor ve Corto’nun güncel serisi bunlara ne metinsel ne de görsel olarak bir yenilik, bir katkı sunamıyor. Uzaklara bakan ve nereye gideceği belli olmayan, etrafına dudak büken bir gezgin bence artık yeterli değil. Altının ve üstünün daha iyi doldurulması gerekiyor. Biraz da yaklaşımla ilgili bir durum herhalde. Misal, Giancarlo Berardi’nin Ken Parker’ını (Alaska) hala zevkle okuyorum, hikayeler güzel yaşlanıyor ama Corto sıradan ve piyasa işi bir seri olmamasına karşın nedense beni biraz sıkıyor. Belki de tercih meselesi. 


Aslında aklıma şöyle bir düşünce geldi yazarken. Acaba “reboot” yerine “reimagining” yapmayı mı düşünselerdi? Mesela Corto’nun çocuğunun, “Corto Jr”ın maceraları olabilirdi ve günümüze daha uygun bir tarzda işlenebilirdi. Bugünün tarihi şahsiyetleri konu alınıp, dünyanın dört bir tarafında günümüzün olayları içinde gezdirebilirlerdi. Belki sadık okurları kızardı ama daha parlak bir gelecek şansı olurdu sanki. Elli yıl öncesinin ÇR serisi canlandırılıp aslına tamamen sadık kalınma konusunda başarılı olunduğunda, aslında doğal bir başarısızlıkla karşılaşılması mukadder olmaz mı diye düşündürüyor insana. Değerlerin çok hızlı değiştiği bir çağdayız. O günlerin pek çok avangard unsuru bugün sıradanlaşmış durumda. Sinemayı televizyonu geçtim, bir o günün ÇRlarına bakın bir de bugünkülere. O zihniyetin aynısını bugün birebir yansıtabilsen yine bugünkü okuru etkileyemezsin. Şartlar farklı, dünya değişti, insanların “ilginç” algısı farklılaştı. Antikahramanlara bakış değişti. Değer yargıları sürekli yıkılıp yeniden kuruluyor.

Son kertede hem isminden hem de eski hayranlarından dolayı bence satışları tatmin edici olacaktır ama büyük bir başarı kazanmasını, yeni nesil arasında çok tutulmasını mümkün görmüyorum.  



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

"The Night Eats the World": Hasta Kalabalık

Sam isimli bir gencin kendisi uyurken patlak vermiş zombi istilasıyla karşılaşınca apartmanında tek başına yaşam mücadelesi.

Yönetmen Dominique Rocher. İlginç bir bilgi vereyim, buna benzer aynı tarihli bir başka film olan "Dans le Brume" ile pek çok benzerlikleri var  (çatılara kaçma mesela) ve fikir yine Rocher'ye aitmiş. Bu arada bence o daha iyi filmdi, bir ara bahsedeceğim. Sam rolündeki Anders Danielsen Lie ise, burada bahsettiğim siyasi-suspense tarzı Norveç dizisi “Nobel”den tanıdığım bir aktör.

“People hiding out in apartments”
Aksiyondan ziyade tek başına ve sınırlı alanda sürdürdüğü hayat üzerine odaklanılmış. Fakat ne “I am Legend”da köpeği Sam’le koca şehirde tek başına yaşayan Robert Neville’i ne de Lost’ta yeraltı istasyonunda 3 yıl tek başına nöbetçilik yapan Desmond Hume’u seyrederken ekrandan yansıyan yoğun yalnızlığı hissettirmedi. İçimden bir duygudaşlık dalgası yükselmedi nedense. Günümüzde yaşadığı dairenin sınırlarına sıkışmış insanla bir paralellik düşündürüyor ama dediğim gibi yetersiz kalıyor. Kan ve vahşet arayanlar zaten uzak dursun çünkü zombi istilası var belki ama filmin meselesi başka. 

Bazen yalnızlıktan zombileri bile özleyecek hale geliyor Sam. Bazen sokakta gördüğü bir kediyi evine alıp arkadaşlık edebilmek için hayatını tehlikeye atabiliyor. Anlayacağınız film boyunca zombilerden çok hasmane bir ortamda yalnızlığın altı çiziliyor. Aslında tüm zombi anlatılarında altta bu vardır ama genelde bol aksiyon ve vahşetle seyirci avlama yoluna giden filmciler ortaya birbirinin aynı işler çıkarttığı için olayın o tarafı ihmal edilir. Burada tam tersi aksiyon kısmı ihmal edilmiş bilinçli olarak.  


“Being on my own saved me”
Yalnız olduğu için ya da toplumdan farklı bir yerde olduğu için üzülürken, bu hali sayesinde hayatı kurtulan karakterlerin sayısı hem edebiyatta hem sinemada az değildir. Mesela çok sevdiğim “30 Days of Night” filminde kasaba dışında yalnız hayatını sürdüren Beau Brewer isimli adamın vampir istilasından paçayı kurtabildiğini hatırlarsınız.

Albert Camus’nün “L’etranger” romanından, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” kitabına kadar klasik edebiyatta da toplumdan ayrı yaşayan insan örnekleri akla geliyor. Gerçek bir olayın bir gazeteci ağzından akıcı bir şekilde aktarıldığı “The Stranger in the Woods” kitabında ise meçhul bir sebeple yalnızlığı seçmiş biriyle tanışıyorduk. Yine sinemada “To Kill a Mockingbird” filminden Boo Radley karakteri unutulmaz bir başka isim. Tabii Boo Radley deyince şu acı gerçeği de hatırlıyoruz. Toplum her türlü melaneti önce kendisinin dışında yaşayan, öteki sayılanlarda arar. Dolayısıyla yalnızlığı seçen insanlar ne gariptir ki hep daha fazla suçlanır. Böyle de bir riski vardır. 


İşte bu filmdeki karakter de kendi kendine aynı şeyi söylüyor: “Being on my own saved me”. Doğru söze ne denir :)

Konu açılmışken biraz laflayalım. Yalnız kalmak, ya da iletişimini ciddi ölçüde sınırlamak psikologlar, yaşam koçları, kariyer danışmanları ya da psikiyatristlerce düzeltilmesi gereken bir araz olarak öne sürülse de, bazı insanlar için bunun bilinçli bir seçim olabileceği nedense es geçiliyor. Belki adam o yaşamı ideal görmüyor, istemiyor. Belki de onu ısrarla kalabalığa soktuğunuzda hem kendisine hem çevresindeki insanlara zarar vermiş olacaksınız. Belki o insanın verimi yalnızken zirve yapabiliyor. 


"La Nuit a Devoré le Monde"
Bazen düşünürüm, mutluluk deyince hep bir aile ya da arkadaş ortamında etrafına gülücükler saçan insan imajı geliyor akıllara. Ne kadar yanlış. Bunda sermaye sahiplerinin toplumları aileler ya da cemaatler halinde daha kolay kontrol edebileceği gerçeğinin de payı var doğal olarak. Anlayacağınız toplu yaşam pompalanıyor, uyduruk ortak değerler inşa edilmeye çalışılıyor. Ticaretin de işine geliyor çünkü az reklamla ürünlerin tanınırlığı enfeksiyon gibi insandan insana kolayca yayılabiliyor. Otobüste bile gördüğün telefondan pantolona, kitaptan çantaya yığınla ürün sarıyor etrafını. Oysa ormanda bir kulübede köpeğiyle yaşayan ya da köyde tarlasıyla ilgilenen bir adam niye faydası olmayacak zımbırtılara özensin ki. Niye cep telefonunu her sene bir üst modelle değiştirsin mesela? Bir gömlek ne kadar değişebilir ki her yıl? Niye pantolonun lekelendi diye kaldırıp atasın? İşin özü kendi yaşamını başkalarına göre ayarlamayan insanı kandırmak her açıdan daha zor.

Walkind Dead dizisinin ilk bölümünde böyle bir sahne vardı. Onu hatırlattı. 

Çevrenin iyi ya da kötü özellikleriyle insanda bir değişim, gelişim hatta dönüşüm gerçekleştirebileceği yadsınmamalı elbette, mutlaka ciddi katkıları olur, fakat bir noktadan sonra patolojik yönleri ağır basan bir çevreye ve ruh hastasına dönmüş, adeta zombileşmiş insan topluluklarına karışmamak ve uzak durmak daha faydalı olabilir. Ya da bazı insanların yalnızlığa yatkın bir kişiliği oluyor ve bunu zorladığınızda kötü sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Örnek kendim :) Dolayısıyla hele de insan gibi kompleks bir organizmayı tektipleştirmek ve tek bir doğru olduğunu iddia etmek art niyetten kaynaklanmıyorsa, ahmaklık gibi geliyor bana. Çocukluğumdan beri yalnız yaşamayı ve yalnız çalışmayı daha  çok seviyorum. Geldiğim noktada kendi açımdan bu konudaki son kararımı paylaşarak bitireyim:

”Keşke sağlıklı bir toplum olsaydı da bir parçası olsaydım, isterdim aslında, bazen hayal ettiğim bile oluyor, ama sokakları dolduranlara baktığımda düşüncem yıllardır değişmedi, iyi ki bu namussuzların arasına karışmamışım”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...