Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2019 Perşembe

“Savior” (Savaş Günahları) Filmi ve Gündem

Pat Campbell. Yeni Zelanda'nın sembollerinden "gümüş eğrelti otuyla" kurbanlara saygı duruşu

Joshua Rose (Dennis Quaid) Paris büyükelçiliğinde görevli bir subayken, İslami bir örgütün oturdukları kafeye bombalı saldırısı sonucu karısı ve çocuğu hayatını  kaybeder. Adam çıldırır, cenaze günü gidip en yakındaki camiye dalar ve içeride namaz kılmakta olan Müslümanları öldürür.  

Evet, böyle girdim çünkü geçen haftaki Christchurch katliamını duyar duymaz bu sahneler canlandı zihnimde. Ne kadar benziyor dedim kendi kendime. Olayı biliyorsunuz, 15 Mart 2019’da Yeni Zelanda’da bir manyak iki cami basıp 50 “insanı” katletti ve görüntüleri canlı canlı yayınladı. Ortaya çıktı ki Müslüman düşmanlığı başta olmak üzere bir sürü saçmalıkla doldurmuş kafasını. Yeni Zelanda hükümeti ve halkını takip etmeye çalıştım, yapması gerekenleri özenle yerine getiriyorlar ve her türlü boyutuyla konuyla ilgileneceklerini gösteriyorlar. Bir falsoları yok şimdilik. Başbakan Jacinda Ardern Müslümanları kucakladı, mecliste Kur’an bile okundu ve daha pek çok taziye ve anma gerçekleştirildi. Hassas ve uygar bir yaklaşımları vardı halkın. Suçlu ise zaten olaydan hemen sonra yakalandı.

Bu tarz olaylarda İzlenecek metod belli: “ağır olaylarda suç ve ceza esastır”. Bu vahşi katliamı yapan kişiye ve varsa arkasındaki örgüte yasalardaki en ağır cezaları uygularsın ve tekrar yaşanmaması için önlemler alırsın. Boş laflarla değil icraatınla bunu gösterirsin. Ölenlerin dini, ırki ya da diğer aidiyetleri olayın daha bilimsel (sosyolojik, kriminolojik, psikolojik) analizinde  anlamlıdır ama bunun dışında günlük konuşmalarda benim için 50 “insan” kalleşçe öldürülmüştür. Kimsenin toptancı yaklaşımla insanları birbirine düşürme hedefine alet olmam. Allah tüm iyi niyetli insanlara rahmet eylesin.   

Gelelim Türkiye’ye. Tam da 18 Mart Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Gününün arifesinde ülkemizi ele geçirmiş siyasi İslamcılar olabilecek en düşük tavırları sergiledi. Atatürk’ün yıllar önceki olgun ve bilge tavrının yerini her konuda olduğu gibi barbarlık ve düşmanlık aldı. Nefret dolu nefesleri sorunu konuşmaya değil, ancak düşmanlığı konuşturmaya yetti.


Birbirimizi kandırmayalım, bilmem kaç bininci kez görüldü ki AKP örgütü Türkiye Cumhuriyetini temsil etmiyor, hiçbir zaman da etmedi. Bunun uzlaşması falan olmaz, olmayacak. Zaten istese de buna yakışacak, bunu kaldırabilecek bir kitle değiller. Bir çeşit “cahiliye cemaati”yle karşı karşıyayız. Hayallerindeki dünyanın efendisi “müslüman imparatorluğunun” hayali sultanı ve tebaası oldukları zannıyla ortaçağdan kalma laflar ediyor, ona buna saldırıyor ve açıkçası rol kesmek için her türlü fırsatı değerlendirmeye çalışan bir figüran gibi absürd çıkışlarla dünyada gündem oluyorlar. Şu konuda bile kendilerini  haksız duruma düşürmeyi becerecek kadar kötülük dolu davranışlar sergilediler. Halifelik lafları, dünyanın öbür ucuna hamilik taslamalar falan hep bu sanrıların dışavurumu. İşin komiği temsil ettiklerini sandıkları Müslümanların çoğunun da bunları umursadığı yok, tek dertleri durmadan küfür edip durdukları Batı'ya kapağı atmak. 

Filme dönelim. Olaydan yıllar sonra paralı asker olarak yaşayan Joshua 1992-1995 Bosna savaşında nişancı olarak Sırp’lara çalışmaya başlar. İçindeki kategorik İslam nefretini boşaltmak için her fırsatta Müslümanları dürbünlü tüfeğiyle öldürmeye devam ederken, Goran isimli Sırp ile esir değiş tokuşu için bir köprüye giderler. Karşıdan alınan Sırp kadınlardan biri hamile olan Vera’dır. Goran müslüman doğuracağına ölseydin!!! falan deyip yolda kadını arabadan indirir, karnını tekmeler ve çıkacak çocuğu öldürmek için tüfeğiyle kadının bacakları arasında mevzilenir adeta. Joshua dayanamaz ve müdahale eder. Sonrasında bu üçlünün kaçış öyküsünü seyrederiz. 


Bosna demişken yine gündeme dönmem lazım. Dün, yani 20 Mart 2019’da soykırım suçlusu "Radovan Karadzic"in 40 yıl olarak ilan edilen hapis cezası temyizde müebbet’e çevrildi ve Sırpların sadistliğine maruz kalan insanların birazcık da olsa yüreklerinde adaletin nefesini hissettirdi. 

1992-1995 Bosna savaşı çoğunun sandığı gibi bir din ya da ırk savaşı değil toprak savaşıydı. Sırplar, Müslüman oldukları için değil, o toprakları kendilerine istedikleri için Boşnaklara saldırdılar. Konu Müslümanlık olsaydı Hırvatlarla birbirlerini kesmezlerdi. Biri Ortodoks diğeri Katolik olsa da ikisi de Hristiyan sonuçta. Slovenya’yla da düşük dozlu bir çatışma yaşadılar. Din sadece bir aracıydı. Aynı dinden de olsalar yine benzer olaylar yaşanacaktı. Budist ya da Şinto inanışına sahip insanlar o bölgede olsaydı, Sırplar onları da keseceklerdi. Dinsiz bir millet olsa onları da öldüreceklerdi. Tekrar söylüyorum, anlatılanların aksine sorunun esası toprak meselesiydi. Din, kitleleri birbirine düşürmek, kışkırtmak için kullanıldı. Sonunda öyle ya da böyle, az ya da çok kazanan Sırplar oldu. Birkaç savaş suçlusuna karşılık epey toprak kazandılar. Zaten filmde de Goran yaşlı bir Bosnalı kadıncağızın parmağını kesip yüzüğünü alır ve ölüme terk ettikten sonra dışarıda Joshua’ya aynen şu cümleyi kullanır:

“We just fight for our land man, thats all”


“Savior” filminin yönetmeni bir Sırp: Peter Antonijevich. Tarafsız gibi gözükmeye çalıştığını ama bu savaşta tarafsız olmanın bizzat taraflılık anlamına geldiğini düşünüyorum. Vahşeti gösteriyor olanca çıplaklığıyla, hatta bir sahnede “Walking Dead” dizisindeki meşhur “Lucille” benzeri bir infazla karşılaşıyoruz. Fakat ana amaç hikaye anlatmaktan ziyade Sırpların da acı çektiğini göstermek gibi duruyor. Joshua'nın dönüşümü zaten çok  inandırıcı değil. Her kesimin yaşadığı acılar oldu diyerek suçu eşit bölüştürme çabası sezdim alttan alta. Tabii ki Sırpların da masumları olmuştur ve aralarından bir kısmı üzücü bir şekilde hayatını kaybetmiştir böyle bir savaşta ama Boşnakların uğradığı canilikler ve toplu katliamlarla kıyaslandığında böyle bir eşitleme açıkçası beni rahatsız etti. Zaten prodüksiyon büyük oranda Sırp oyuncu ve kadrolarla kotarılmış.

Dikkatimi çeken önemli bir nokta “sarı elma” (zlatnu jabuku) metaforu oldu. Önce Boşnak yaşlı kadın Sırba uzattı, Goran gülerek aldı ama sonra yüzüğünü almak için parmağını kesti. Sonra kızın Sırp ailesinin evindeki sofrada yine “sarı elmaları” görüyoruz. Ardından yol boyunca yine “sarı elmalar”. Sonunda Hırvat adamın evinde masada yine "sarı elmalar" vardı. Birkaç yorumu olabilir. Yunan tanrıçası “Discordia” yani ortama hakim kaos/düzensizliğin sembolü olabilir mesela. Ama bana kalırsa “zlatnu jabuku” Yugoslav dönemindeki beraber yaşama ve ortaklığı, diğer bir deyişle yerini savaşa bırakmış eski günlerdeki barışı ve birlikteliği sembolize ediyordu. Üç milletten insanın evine de özellikle yerleştirilmiş olması bu ihtimali güçlendiriyor. Farklı mitolojik anlamları da var ama o konuyu pek sevmem, bu kadarı yeterli. 

Filmle ilgili son olarak müzikler hakkında birkaç cümle. Özellikle sondaki yazıları bekledim ve halk şarkılarını, biri ninni olmak üzere not aldım ve Youtube’dan buldum. Mutlaka dinlenmeli.

“Rasti rasti moj zaleni bore”, "Uspavanka" (ninni), “Zajdi Zajdi”

Southland karikatüristi Shaun Yeo

Yazı sonuna geldi ama bilmeliyiz ki:

Bu olaylar bitmedi, bitmeyecek.

Bir Hristiyan gidip 50 müslüman öldürdü diye Hristiyanların daha uygar toplumlar olduğu gerçeği değişmedi, değişmeyecek.

Müslümanların genel olarak ortaçağdan çıkamamış olmaları, aralarında çok medeni insanlar da olduğu gerçeğini değiştirmiyor, değiştirmeyecek.

Rastgele insanların katledilmesi asla barışa hizmet etmedi, etmeyecek.

Filmdeki Joshua karakteri gibi, bir gruba karşı kin ve nefrete kapılıp körleşerek daha beter bir cehennemin kölesi haline gelmek, dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse için çözüm getirmedi, asla getirmeyecek.

Kendimizi kin ve nefrete kaptırmamak, ahmaklığa ve alçaklığa karşı mücadele etmemiz gerektiği gerçeğiyle çelişmeyecek.

Ve gözünün önünde gencecik askerlerin ölümüne şahit olan, o gencecik çocukların kan kokuları ve çığlıkları arasında cephede ölümle burun buruna çarpışan kurucu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün, tüm yaşadıklarına karşın Anzak askerleri için sarf ettiği şefkatli sözler, ilelebet yolumuzu aydınlatmaya devam edecek:

Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçik’lerle yanyana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”


Filmden Kareler



sarı elma” (zlatnu jabuku)






sarı elma” (zlatnu jabuku)



sarı elma” (zlatnu jabuku)





sarı elma” (zlatnu jabuku)









Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

9 Kasım 2018 Cuma

10 Kasım


Ruhunuz şâd olsun Paşam. Hakkınız ödenmez.

"Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır" demiştiniz zamanında. Hattı da sathı da kaybettik son yıllarda.

“Fikri müdafaayla” tutunmaya çalışıyoruz vatana.


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

20 Mart 2018 Salı

Atatürk’ün İzinde (Çizgiroman) Loulou Dedola / Letio Bonaccorso (2018)

Le Pere Turc: A la Recherche de Mustafa Kemal
AtaTürk: Mustafa Kemal’in İzinde

Fransa’da bu mart ayında çıkan çizgiromanlardan birisi biz Türkler için ayrı bir öneme sahip. Kurtarıcı komutanımız ve cumhuriyetin babası Atatürk konu ediliyor.

Senarist:          Loulou Dedola
Resimleyen:    Letio Bonaccorso
Renklendiren: Letio Bonaccorso
Glenat / 120s / Mart 2018

Senarist Loulou Dedola daha önce Kuzey Kale’sinde tanıttığım Le Jeu D’Ombre (2016) ÇRının da yazarıydı. Buradan okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz o hikayede de Fransa’daki Atatürkçü bir gencin yaşamından bahsediliyordu. Dolayısıyla Türkiye ve Atatürk üzerine ikinci ÇR çalışması. 

Dedola dünyayı gezmeyi seven çok yönlü bir yazar, besteci ve tercüman. Afrika’ya yaptığı pek çok yolculuk sırasında buradaki suç örgütlerini tahlil ederek 410 African Mafia (2014) isimli ilk ÇR denemesinde paylaşmıştı. Aynı albümün film uyarlamasının da senaristliğini yaptı. Loulou tam bir Türk dostu ve Atatürk devrimlerinin tutkulu bir hayranı. Sık sık ülkemize gelip gidiyor.  

Resimleyen çizer Letio Bonaccorso’yu ise burada tanıtma fırsatım olmayan 2014 yapımı Jan Karski albümünden tanıyorum. Yine biyografik bir hikayeydi. Bonaccorso, albümlerin yanı sıra çizgiroman dersleri veriyor. Daha önce Dedola ile beraber 410 African Mafia ÇRında çalıştı. Bu ikinci ortak çalışmaları oluyor. İtalyanca yayınlanmış bir başka çalışmada ise Che Guevara konulu bir albümü resimlemiş, albümün yazarı Jan Karski’de olduğu gibi Marco Rizzi.




Loulou Dedola (solda) Gölge Oyunu albümünü tanıtırken

Çizgiromanın konusu basit sayılır. İzmir’de bir üniversitede profesör olarak görev yapan Afife hanım, hastalığının etkisi ve ülkesinin AKP örgütünün yönetiminde geldiği duruma üzüntüsünün sonucu olarak geçmişiyle yüzleşmeye karar verir. Almanya’daki suç ve radikal İslam arasına sıkışmış akrabası Mehmet’le tanışır. Ülkesinin laik tarihini reddeden Mehmet’i kendisiyle birlikte Atatürk üzerine yapacağı çalışmayla ilgili Anadolu’dan Trakya’ya uzanan bir yolculuğa davet eder. Afife Mehmet’e Atatürk’ün hayatını ve yaptıklarını anlatırken geriye dönüş sekanslarıyla ÇR’a da yansıtılır.


NİYE BUNLARDAN HABERİMİZ YOK!
Çizgiromanın kalitesi tartışılır, beğenirsiniz beğenmezsiniz, ama bir gerçek var. Bizim TR’de bu ÇRdan haberimiz yok. Tıpkı 2016'da çıkan “Gölge Oyunu” ÇRından haberimiz olmadığı gibi. Tıpkı daha pek çokları gibi. Bu çağda böylesine bir vurdumduymazlık böylesine bir cahillik kabul edilemez.

Dünya’da Türkler ve Türkiye ile ilgili yılda çıkan ÇR sayısı 2-3’ü geçmezken bunları bile dilimize kazandıramayan Türk ÇR yayıncıları olsa ne olur olmasa ne olur! Çeviri bürosundan bozma bu taşeron yayıncıların bugüne kadar yerli ÇRa bir şey katmadıkları gün gibi ortada. Açın bakın yıllık yayınlarının %10’u bile yerli değil. Hiç bir Türk ÇR yayınevinin çıkarttığı bir çizere ya da senariste rastladınız mı? Dandik süper kahramanları ergenlere ve ergen kalmışlara pazarlayıp cebini şişirecek bir Türk ÇR piyasasının basit tüccar zihniyeti bilinçli okurun desteğini hak etmiyor. Fakat sorun şu:  doğru dürüst okur da yok! Yok ki! Dolayısıyla her alanda olduğu gibi ÇR piyasasında da körler-sağırlar düzeni devam ediyor.

Şu Loulou Dedola Türk medyasında iki satır haber olmamış…nasıl bir umursamazlık içindeyiz! Turabi’nin terbiyesizliklerini manşetten veren, topun çizgiyi geçip geçmediğini sabahlara kadar tartışan medyamızda iki kelime bulamadım yahu! Beğenirsin beğenmezsin, adam 2-3 senedir bu ülkenin sorunlarıyla ilgili bir şeyler yazıyor..AKP yönetimindeki TR’ye eleştirel bir bakış sergiliyor..Atatürk devrimlerinden yana tavır alıyor. Yani bizimkilerin yapması gerekeni yapıyor..Ulusal medyada tek satır yok..tek kelime yok..Üç maymun medya. Ondan sonra insan maymundan gelmemiştir diye böğürür bir grup cahil..Evet bazılarımızın maymundan gelmediği ortada, hala maymundan çok da ileri gidememişler!

Hadi ulusal medyada yok, haberleri olmadı, ilgilenmediler, peki ÇR medyasında iki satır haber var mı? Yok efendim nerde o insan kalitesi! ÇR haber siteleri, dernekleri, forumlarında da tek kelime yok..Türkiye ile ilgili yazılan çizilen yılda 2-3 ÇRı bile, hem de elinizin altında internet varken, haber veremeyecekseniz, ne halta yararsınız siz? Bu nasıl bir yetersizliktir! TR’de hiçbir şeyin iyisi yeteri kadar olmadığı gibi doğru dürüst bir ÇR okuru da yok maalesef. Konuşmaların çoğu zırva.

Zaten sayıları fazla olmayan Türk ÇR sanatçılarının çoğunu da es geçmemek lazım. Bu çizgiromancılar 2018 yılında bile hala at üstünde kılıçla kendilerine yol açmaya çalışıyor. Bu nasıl bir "dar görüşlülüktür", nasıl bir “eskiciliktir”! Bırakın artık bu atlı savaşçı ezberini…Bazı şeyler zamanında güzeldir. Yığınla güncel sorunumuz varken atlı kahramanlarla uğraşmak, gerçeklerden dörtnala kaçarak kahraman olmaktan farksız.

Son zamanlarda sık tekrarladığım bir laf var. En iyisi onunla bitirmek. Biraz rahatlatıyor.   

“Neyse ki dünya bu ülkeden ibaret değil”

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

9 Kasım 2017 Perşembe

10 Kasım ve Atatürk'ü Taşımak


Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 79. ölüm yıldönümünü üzüntü ve saygıyla anıyorum. Hakkınız ödenmez Paşam. Aziz ruhunuz şad olsun.

Geçenlerde İsmail Küçükkaya vasıtasıyla haberim olmuştu. Çocukluğumdan hatırladığım “Atatürk Ölmedi. Kalbimizde Yaşıyor” şarkısının bestecisi Erdoğan Okyay geçen ay (15 ekim) vefat etmiş. Ona da Allah rahmet eylesin.


Hasan Ali Yücel. Atatürk’ün ortaya koyduğu insanlık değerlerini ve hedeflerini ömrü boyunca taşımış bir abide isim. Belki de onu en iyi anlayan ve bunu uygulamalarıyla da ortaya koyan çok değerli bir insan. Türk Maarifinin medar-ı iftiharı.

Henüz bakan değilken Atatürk vefat edince mecliste kura çekilir. 12 vekil merasimde naaşını taşıyacaktır. Hasan Ali bunlardan biri olur. İşte o anlarda aklında fırtınalar estiren hisleri sonradan yazıya döker. Başlığı “Taşı” dır o duygusal yazının. Celal Şengör, Hasan Ali Yücel ve Türk Aydınlanması kitabında anlatır. Taşımak kelimesi oradan geldi aklıma. 

"Birini taşıyabilmek", son yılların moda bir deyimi aynı zamanda. Birine yakışır davranmak anlamında kullanılıyor. Açık konuşalım. bu halk birbirini ne kadar taşır bilmem ama umumi manzaraya baktığımda Atatürk’ü taşıyamadığımız ortada. Fazla geldi. Büyük geldi. Ne kıymetini bilebildik ne anlayabildik ne anlatabildik. Aslında Atatürk’ü taşımak demek çocuklarımızı aydınlık bir geleceğe taşımak demekti. Oysa şimdi onları yazdıracak okul bile bulamıyoruz. 

Atatürk'ü taşıyamadıkça taşlaştırdık, şimdi başımızı o taşlara vuruyoruz. Üstelik bu daha iyi günlerimiz. Özellikle son yıllarda yapılan vefasızlıkların onun büyüklüğünden bir şey götürmediğini, sadece kendimize zarar verdiğimizi anladığımızda, başımızı taşlara vuracak bir özgürlüğümüz dahi kalmamış olabilir. Üç kuruşluk heriflerin peşine takılan iki paralık bir toplum gibi davranmanın bedeli tarihin her devrinde ve her coğrafyasında ağır olmuştur.

Aslında işin özü nedir biliyor musunuz? Kendini taşımak. Kendine sahip olmak. Yani vatandaş olmak. Adaletin ve bilginin ışığında birey olmanın onuruna sahip çıkmak. Ezmeden ezilmeden ayakta durabilmek. Bizi birilerinin kölesi olmaktan çıkarıp tekrar bize teslim ederken Paşa'nın  istediği işte bundan ibaretti. Yoksa bizim onu taşımamıza zerre ihtiyacı olmadığı aşikar değil mi...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...