Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2020 Perşembe

TRT2'nin İlk Yılı (2019-2020)


Geçen sene nisan 2019’da TRT2 tekrar yayına başladığında kısa bir yazıyla duyurmuş ve ilk gözlemlerimi aktarmıştım. Üstünden geçen bir senede biriken yeni gözlemlerim oldu, bunları da kısaca buradan paylaşmak istiyorum. Önceki yazının linkini de aşağıya bırakıyorum.



Sinema
Film Önü ve Arkası
Sinemadan başlayalım. Özellikle film önü kısmı yönetmenin, oyuncuların önceki işleri gibi basit imdb bilgileriyle geçiyor ama format bu. Ortalama altı sinema seyircisine yönelik bir ısındırma kısmı olarak planlanmış. Film arkası kısmında bu sefer filmi okumaya yönelik yorumları oluyor. Yalnız öyle ince okumalar ve keskin yorumlar beklemeyin. Hem bakış hem de platform olarak müsait şartlar yok. Mehmet Açar bana daha yakın geliyor, Alin Taşçıyan'ı bilgili ve tecrübeli olmasına karşın yer yer takıntılı ve antipatik buluyorum. Mehmet Açar daha efendi, açık ve önyargısız yaklaşıyor konulara.

Sansüre ses çıkartmamaları ve siyasi çağrışımları olabilecek yorumlara girmemelerine karşın Türk TVlerınde bu ayarda bir sinema programı yok bugün. Youtube’u istisnalar hariç saymıyorum, maalesef hollywood filmlerinin çığırtkanlarıyla dolu, herşeyde eğlence arayan sinema konulu birkaç kanal var sadece. Imdb trivia larını arka arkaya sıralayanın üstad ilan edildiği bir rezalet ortama dönüştü Youtube. Dünya sinemasını bilen, hele film okuyabilen adam ara ki bulasın. Bir toplumun kalite ve seviyesi her alana yansıyor.

Eskiden sadece pazar günleriydi, biraz da bu karantina dolayısıyla artık cumartesi geceleri de var şu anda. Benim buradan keşfettiğim çok iyi filmler oldu, her hafta hangi filmler var bir bakın derim. TRT2'de Atilla Dorsay, Vecdi Sayar, Rekin Teksoy gibi ustaların kurduğu geleneği devam ettiren bir program. Taşçıyan biraz da o günlerin yadigarı.

TRT2'nin başına geçsem devam ettiririm.


Filmler
Filmler genelde iyi seçiliyor. İran filmlerinin haddinden fazlas olması eleştiri konusu olabilir, her hafta en az bir İran filmi gösterilecek kadar da iyi bir sineması yok İran'ın. Ama örtülü kadınlar hoşlarına gidiyordur AKP örgütünün.

Bir de ciddi bir sansür meselesi var. Belgeselde bile yaptıklarına şahit oldum. Sevişmeyi bırak geçenlerde bir İskandinav filminde kadının poposunun göründüğü bir sauna sahnesini bile komple çıkarıp atmışlar. Ayrıca öpüşmeyi dahi sansürleyen bir zihniyetin yeri ancak yerin dibi olur. Dolayısıyla buradan beğeneceğiniz filmleri mutlaka orjinal seyretmenizi öneririm.

Star, Show, Kanal D hatta paralı kanallarla  kıyaslanmayacak kalitede filmler seçtikleri kesin.

Western Kuşağı
Pazar sabahlarinin klasiği devam ediyor. Fena filmler yok. Şahsen dublajı sevmediğim için pek seyretmiyorum ama bu kişisel bir tercih olduğu için meraklısının memnun olduğunu tahmin ediyorum.


Evliya Çelebi
Faruk Aksoy sunuyor. Sevimli bir adam. İlk bölümlerde dublaj yapılması garibime gitmişti. Bir noktadan sonra değişiklik yaşadılar. Artık kendi sesiyle sunuyor. Ayrıca süre uzatıldı. Yarım saatten 50 dakikaya çıktı. Sürenin uzaması iyi çünkü ilk bölümlerde bir anıt 2-3 saniye gösterildiğinde insan hiçbir şey göremiyordu. Bu tarz bir program için büyük hata. Dublajın bırakılması genelde iyi olmasına karşın adamın her program 15-20 kez maşallah, inşallah, hamdolsun demesinden fenalık geliyor. Yalnız bu aralar hep tekrarlarla idare vaziyeti var. Seyahat zorlaştı, herhalde ondandır. Son bir not, 35 yıl dışarıda yaşamış bir insana göre yabancı dili zayıf.


Bizim Resmimiz
Resim sanatındaki amiral gemisi "Bir Resim Bir Hikaye" programı devam ediyor. Ressam Mahir Güven'in sunduğu program Türk TVlerinn bir klasiği oldu bile bana sorarsanız. Onun yanına bir de Türk resmi ile ilgili böyle bir program başladı ki bence çok iyi oldu. Takip ediyorum.


Nakkaşın Fırçası
Resim ile ilgili programlardan birisi daha. Bence modern resmin ilkel bir hali olan minyatürün tarihi örneklerine yer veriliyor. Sadece resme ya da minyatüre özel ilgisi olanlara göre.


Doğan Hızlan ile Karalama Defteri
Doğan Hızlan takip etttiğim bir edebiyat eleştirmeni değil. Siyasete ucundan dahi bulaşmayayım, netameli konulara da girmeyeyim darken bence yüzeysel kalıyor yıllardır. Özellikle anıları açısından söyledikleri önemli çünkü bunca yıldır camianın içinde olmasından mütevellit tanıdığı konuştuğu çok. Ancak merak ettiğim ya da takip ettiğim bir yazar olursa seyrediyorum.



Anadolu Arkeolojisi
TRT2’nin şu anda en müthiş programı bence. Arkeolog Ümit Işın, Anadolu'nun arkeolojik ve kültürel zenginliklerinden bahsediyor. Ege ve Akdeniz ağırlıklı. Çoğumuzun adını bile duymadığı kentlerdeki mimari özellikleri, yaşananları kültürleri nefis görüntülerle evinize getiriyor. Buradan aldığım notlar çift sütun 50 sayfayı aştı. Arkeoloji okuması yapmadığım için muhtemelen hiç haberim olmayacak enteresan konulardan haberdar oldum. Emsalsiz bir kültürel katkı. En azından bendeki etkisi böyle oldu. Aman eğlenceli olayım, etkileyici olayım diye çabalamadan yalın anlatımıyla kavrıyor insanı. Kaçırmayın.


Tarih Söyleşileri
Tipik AKP kafasını yansıtan bir program. Cumhuriyet kültürüne laf sokmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir sunucu ve çoğunlukla aynı kafada konuklar. Tahammül edilmez. Konuğuna göre belki kırk yılda bir seyredilebilir.


Günseli Kato
Samimiyetsizliğin kitabını yazan bir sunucu Günseli Kato. Sanatçıymış. Osmanlı kelimesini 5 kez cümle içinde kullanmadan program bitirmeyen kafada, havayı koklayarak konuşan bir kadın. Korkunç teatral tavırlar. Yapmacıklığın anıtı. Dayanılmaz bir tiyatro. Ortada doğru dürüst bir gözlem/tespit falan hak getire. Geçin gitsin.


Diziler ve “Bron”
TRT dizi işine de girdi ve bu İskandinav polisiyesini yayınladı. Tamam belli bir kalitenin üstünde bir dizi ama bence haftada bir taneden fazla dizi TRT2 gibi bir kanalda yer tutmamalı. Farklı yerlerden ulaşabiliyoruz zaten dizilere, TRT2 için ideal olanı başka yerde bulamayacağımız programlara yer vermesi olmalı.


Geri Dönüşen Sanat
Bu serinin sıkı takipçisiyim. İnsanlar ne akla hayale gelmez obje hatta atıklardan ne olağanüstü eserler ortaya çıkarıyorlar. Yetenek işte. Süresi de kısa. 20 dakika civarı. Bayılıyorum.


Kısa Bir Ara
12 dakika civarı bir sürede bir eser, olay ya da insan anlatılıyor. İki tane genç sunucusu var. Açıkçası olmamış. Bu tarz programlarda süreyi etkin kullanmak önemli. Burada bilgi iyi kullanılamıyor ve gevezeliğe dönüşüyor. Bu format nasıl yapılır merak edenler FranceCulture'ün 4-5 dakikalık yayınlarına baksın, buradakinden çok daha iyi bir özeti çok daha fazla bilgiyle, yarı sürede, akılda kalacak şekilde vermeyi başaran çok sağlam bir örnek. "Kısa Bir Ara" ise ancak TRT Çocuk'ta yayınlanabilecek bir sunum ve düzeyi aşamıyor.


Konserler
Herkesin zevkine göre bir şeyler var. Ama bunların çoğu nette zaten herkese açık.


İhmal Edilebilir Nasihatler
Bir dakikanıza bile yazık olacak bir program. Neredeyse tüm lafların gelip bağlandığı kök aynı: Batı’nın kötülüğü ve mağruriyeti, Doğunun bilgeliği ve mağduriyeti. Bu ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan yemeğin vazgeçilmez sosu olarak da Cumhuriyet eleştirileri. Doğu dediler mi de konu hep Osmanlı övgüsüne geliyor elbette. Süslü cümleler ve bol bol ondan bundan alıntılarla yapıyorlar bu “propaganda ayinini”. Oturumun baş AKPlisi Rusça bilmeden ve Rusya’da yaşamadan Rusya kültürü ve tarihini İslamcıların hoşuna gidecek şekilde yorumlamasıyla revaçta olan bir kadın, yani Alev Alatlı. Diğerleri zaten ona pas atmak için yerleştirilmişler, görüntü öyle. Ne seyredilecek ne dinlenecek bir tarafları var üçünün de. Korkunç bir samimiyetsizlik hakim. Her konuyu eğip büküp 1923 Cumhuriyetine ve Batı'ya laf sokma anafikri etrafında dolap beygiri gibi dönüyorlar. Hiç durmadan çevrilen bu otomatize çark elbet birilerinin değirmenine su taşıyordur. Bir de çok takıldığım bir konu var: insan kendi kendine aydın der mi ya? Hiç mi utanmaz insan? Ayrıca desen ne olur demesen ne olur, her şey ortada.

Belgeseller
TRT2 belgeselleri BBC kaynaklıydı. Sayısı çok azdı ama kaliteliydiler. Çoğunu zaten seyretmiştim. Çoğunu diyorum ama toplasan hepsi 10 tane etmiyordu. Kanal başladığında gösterilenler 4-5. kez yenden gösteriliyor ve yeni bir şeyler ortada yok. Gerisi gelmedi. Göstermelik miydi o başlangıçta verilenler sorusu geliyor akıllara. Ayrıca çevirilerde sansür tespit ettim.  İşine gelmeyen yerleri altyazıya koymamaları büyük bir eksi. Belki TRT belgesel kanalı var diye diyebilirsiniz, orada BBC yapımlarına ben rastlamadım ama takip ettiğim de yok, o kadar dandik bir kanal ki. Şu anda TRT2!de belgesel melgesel kalmadı.


Edebiyat Söyleşileri
Sunucusu tek işi propaganda olanlar gibi değil ama önyargıları ve yönelimleri olduğu da belli. Doğru dürüst bir konuk olursa izleniyor. En son seyrettiğimde Sabri Gürses diye bir Rusça tercüman vardı, programdan sonra bu adamın çevirilerinden uzak durmalı dedim kendi kendime. Sunucu soruyor, bu acayip alakasız cevaplar verip duruyor. Sabahattin Ali’nin kızıyla yaptığı söyleşi iyiydi ama, aklımda kalmış.


Sarayın Lezzetleri
Rastladığım en berbat yemek programı. Bunun çok daha iyileri ulusal kanallarda bile var. Her program en az 20 kez Osmanlı, birkaç kez de ecdat kelimelerinin geçmesini şart koşmuşlar herhalde. Hadi o da neyse ama sunucu gördüğüm en sevimsiz yemek programı sunucusu. Nasıl suratsız bir adam anlatamam. Ne sohbeti ne davranışları çekilmez. Abus mu abus bir yüz ifadesi bitmek bilmiyor. Aynı masada otursan içinden yemek yemek gelmez, öyle bir iticilik. Mankenlerin program sunmasına itiraz ediliyordu ama böyle aşçılar sunacaksa yemek programlarını, güleryüzlü mankenler sunsun daha iyi. Çekilecek gibi değil. Ekrana yakışmıyor.


Kelimeler ve Şeyler
AKP zihniyetini rahatsız etmeyecek bir şair, bir editor ve bir öykücünün edebiyat sohbetleri.  Her şeye rağmen mevcut TV ortamında seyredilebilecek bir edebiyat programı. Düzenli olarak izlemeye çalışıyorum. Belli bir kalitenin üstünde seyrediyor. TRT2 genel müdürü olsam devam ettireceğim birkaç programdan biri daha. Dekoru biraz abartmışlar dedirtecek kadar harika. Favorilerimden.


Murat Boncuk ile Atölye
Özellikle atçılıkla ilgili el emeği işlerin tanıtıldığı, hayvanlarıyla atölyesinde yaşayıp giden gerçek manada bir ustanın çalışmaları ve yaşamından kesitler veriliyor. Sessiz, sakin ve emek dolu bir uzak hayat. Bir gün bir gence sormuştum kimin yaşam tarzını beğeniyorsun diye ali ağaoğlu ne güzel yaşıyor abi değil mi demişti. Şu yaşama özenecek insanların sayısı arttığında toplum daha yaşanılır olacaktır.

Kısa Kısa 
Fuat Güner'in dünyayı gezerek yaptığı ve her bölümde bir müzisyene konuk olduğu programın herhalde seyahat sınırlamaları sebebiyle tekrarları yayınlanıp duruyor. Geçen yazımda mezat programından bahsetmiştim ama onun da sadece tekrarları dönüp duruyor, belki yaza mahsustur. Bir de Hayat Sanat artık bir saatten yarım saate indirilerek sunucusuz ve sadece günün haberlerinin özetiyle devam ediyor.

Netice
TRT2 de diğer kanallar gibi AKP örgütünün TR’yi dönüştürme sürecinde kullandığı enstrümanlardan birisi. Bu çok açık. Haber kanallarında habere sarıyor propagandasını burada sanata. Zaten farklı bir şey beklemek saflık olurdu. İki doz kültür, bir doz AKP söylemiyle yoğurulmuş “örtülü propaganda” yapılan bir kanal görüntüsü veriyor şu anda. Abartmadan, abanmadan, aralara sokuşturulan programlarla asimilatif hareketler sözkonusu. E bunu yiyecek çok liberal geçinen tip ve cahil var ülkede.

Sorun şuİ belgesel, film, dizinin en iyisine zaten ulaşabiliyoruz. Dolayısıyla TRT2 nin gücü ve farklılığı yerli kültür sanat programlarının kalitesine bağlı. Oysa kanal özellikle bu alanda propagandasını sokuşturmaya uğraşıyor kendisine yakın tiplere uyduruk programlar yaptırarak.

Buna karşın seçmece yöntemiyle faydalı ve değerli bir şeyler bulabileceğiniz bildiğim tek ücretsiz kanal olduğunu da söylemeliyim. Hakkını yemek istemem. Artık diğer kanalların kalitesizliğini siz tahmin edin. Kötünün iyisi, ehven-i şer durumu var.

Son bir tespit. Ayıklamadan yemeye kalkan zayıf bünyeleri yavaş yavaş zehirleyecek içeriklerin sayısı gittikçe artıyor.

İlk yedimi yazarak yazıyı bitireyim:

Anadolu Arkeolojisi

Sinema

Bir Resim Bir Hikaye

Kelimeler ve Şeyler

Geri Dönüşen Sanat

Bizim Resmimiz

Murat Boncuk


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Haziran 2019 Çarşamba

Black Mirror: S5E2 "Smithereens" (dizi) (2019)


Chris, Uber tarzı bir taksicilik hizmeti verirken özellikle Smithereens isimli dev sosyal medya şirketinin merkezinden gelen çağrıları bekliyor. Sonrasında bir çalışanı kaçırıp şirketin sahibi Billy Bauer’la görüşmek istediğini, yoksa adamı vuracağını söylüyor. Hikayenin ön planı bu. 

“Striking Vipers”a göre daha iyi olsa da vasatın birazcık üzerine çıkabildi bana kalırsa. En iyi 10 Black Mirror bölümüm arasına giremez.

Yeşil renk ve ünlemli logoyla sembolize edilen günümüzün Facebook / Twitter benzeri sosyal medya şirketlerini temsil eden Smithereens üzerinden bu bağımlılık yaratan uygulamaların insanların yaşamına olumsuz müdahaleleri resmedilmiş. Bu zaten 10 yaşında bir çocuğun dahi dilindeki bir klişe ve bu kadar düz bir senaryoyla 70 dakika anlatmaya kalkınca sıkıcı oluyor. 


Evet, sosyal medya dikkatimizi, zamanımızı, düşüncelerimizi çalarak hayatlarımıza zarar verebilir. Bunun neresi iyi bir fikir? Herkes biliyor zaten. İşlerken fark yaratman lazım ama burada enteresan bir bakış açısı getirilmiyor, ilginçleştirilmiyor, ölü bir tempoyla ilerliyor, ters köşe yapmıyor ve uzattıkça uzatıyor. Rahatça 40 dakikada anlatılabilecek bir hikayeyi sündürüp duruyor. İyi bir sinematografi ve oyunculuklarla bildik meseleler bir kez daha "yüzeylemesine" gündem yapılıyor.  

Chris suçluluk duyuyor çünkü nişanlısıyla arabada giderken telefonundan Smithereens mesajına bakmak istemiş ve kaza yapıp kadının ölümüne yol açmış. Vay işte insanların dikkatini bozuyormuş teknoloji. E bir şeyler atıştırmaya çalışırken, yanındakiyle konuşurken, alkollü kullanırken de aynı şey yaşanabilirdi. Hatta dünyanın her yerinde yıllardır yaşanıyor. Sosyal medyanın ilave bir suçu yok, araba kullanırken telefonunla oynamasaydın. Buradan yüklenmek, herkesin kabul ettiği bağımlılık  bakımından doğru olsa da, teknolojinin kontrolden çıkması açısından bana mantıklı gelmedi ve aksine aslında teknoloji biraz günah keçisi yapılıyor gibi düşündürdü. Her dönem dikkatsizliğe sebep olan bir şeyler vardı. Bu dönem cep telefonları. Dolayısıyla üzerinde çalışılarak daha teknolojiye spesifik bir sorumluluk ekseninde ilerlenebilirdi. Çocuğun vicdan azabını sosyal medya üzerinden sorgulamasını gerçekçi bulmadım. Kişisel bir hata bu.   


Sosyal medyanın yaratıcılarının dahi kontrolünden çıktığı ve bağımlılık yaptığı herkesin malumu. Bu vaziyeti “Cant take my eyes off of you” şarkısıyla vermek, tepesi yüksek gerilim hatlarıyla kaplı bir kırın ortasında cep telefonlarıyla sıkışıp kalmış insan imgesiyle alegori yapmak, sniper’ın tetiği çekişiyle kadının enter'a basışı arasında paralellik kurmak ile sunmak biçimi kurtarsa da özünde bir şey katmıyor ve hikayeyi kurtaramıyor. Yüzeyde başarılı ama derine inmeye mecali olmayan bir deneme olarak kalıyor. İnsanların her türlü olayı birkaç saniye ömrü olan bir mesaja indirgeyen ilgisinin de teknolojinin bir ürünü olduğunu sanmıyorum, cep telefonlarından önce de herkes sadece kendi yakın çevresiyle ilgilenirdi ve gerisi basit birer rakam ya da harften ibaret olurdu hayatında.

Bana göre sosyal medya bağımlılıklarının verdiği zararlar üst başlığını destekleyen majör metaforlardan biri şuydu: Tıpkı annenin kızının gerçekte neler yaşayıp intihara gittiğini bilemeyecek kadar çocuğundan uzaklaşması gibi, Billy Bauer da kendi çocuğu olan, bizzat yarattığı Smithereeens sosyal medya platformunun neye dönüştüğü hakkında bir fikri olmayan bir anneye/babaya dönüşmüştü. Aslında çok da bir farkları yoktu ve bu durum paralel hikayelerle verilmiş oldu. Nasıl ki anne Hayley intihar eden kızı hakkında hesabına zorla girerek bir şeyler öğrenmek istiyorsa, Billy Bauer’da birinin kendi sistemi içine zorla girip sesini duyurmasıyla kendi çocuğu hakkındaki gerçeklerle birinci elden yüzleşmiş oldu. 

Sekizinci sezon şimdiye kadar seyrettiğim iki bölümde geçiştirilmiş gibiydi. Son bölüm tüm sezonların en berbat bölümü diyenler var. Bu yakınlarda seyretmeyeceğim herhalde. Charlie Brooker’ın senaryo konusunda bir ekip oluşturup diziye taze kan katmasının zamanı gelmiş gibi gözüküyor.















Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

"The Professor and the Mad Man" (Deli ve Dahi)

Bir Zamanlar Ben
İlk gençlik yıllarımda evde iki tane dil sözlüğü vardı. Biri “Redhouse” diğeri de dedemden kalma Tahsin Saraç’ın Fransızca Büyük Lugatı. Redhouse’u zaten mecburen kullanıyordum ama Tahsin Saraç’ın kitabı da ilgimi çekmiş ve okumaya başlamıştım. Evet, bildiğin sözlük okuyordum. Roman okumak gibi değildi doğal olarak, sürekli altını çiziyor, notlar alıyordum. O kadar müthiş bilgiler vardı ki kendimi çok önemli sırlar öğreniyormuş gibi hayal ediyordum. Neden daha 18’ine gelmemiş bir genç olarak böyle bir şey yapma isteği duyduğumu hala açıklayamıyorum. Bilmiyorum, içimden geldi ve zevk aldım, yoksa okuyacak dolu kitap vardı evdeki kütüphanede. O sözlüğü okuduğumda dünyadaki her şeyi öğrenebilirmişim gibi düşünüyordum belki. İnsanların yaşamları boyu sıradan hayatın içinde duymayacakları o kadar çok terimle karşılaşıyordum ki bunları bilmek anlamsız bir şekilde kendimi güçlü hissetmemi sağlıyordu, özgüvenimi besliyordu her yeni kelime. Sanki kimsenin görmediği sihirli bir dünyaya pencere açılmıştı hayatımda. Sadece bana özel bir dünyaya. 

O kadar kendimi kaptırmıştım ki sözlüğe, okurken çalışmalar çıkartıyordum. Nasıl mı? Mesela Latince deyimleri ve atasözlerini falan ayrı bir deftere not alıp sözlükten bağımsız bir kitapçık oluşturmuştum. Çift sütun harita metod 60-70 sayfalık bir kitapçık oluşmuştu. Bu yaşımda Türkçe öyle bir derlemeye rastlamadım hala. Keşke kaybetmeseydim :) 


Aslında çevremde bunları kullanabileceğim insanlar yoktu, yani pratikte pek işime yarayacak şeyler değildi ama beni mutlu ettikleri için tek başıma bunlarla ilgilenmeye bayılıyordum. Okulu sevmediğimi ve “Autodidact” olduğumu küçükken keşfetmiştim ama bu kelimeyle “A” harfinde karşılaşınca taşlar iyice yerine oturmuştu. Sadece dünyayı değil, kendimi de anlamaya başlamıştım. Sanki kim olduğuma dair ipuçları keşfediyor gibiydim bir yandan. Yeni yeni kelimeler öğrenirken heyecanlı bir dizinin gelecek bölümünü merak eder gibi, bir sonraki sayfada kimbilir nelerle karşılaşacağım diye heyecan içinde saatlerce çalışıyordum. Aslında çalışmak bile denmez, bugün düşününce oyun gibi olduğunu anlıyorum. Samimi ilgilerimiz biraz oyun gibidir zaten, zamanı da dertleri de unutturur insana. Belki maddi bir faydası olmaz ama keyif verir.

O zamanlar filizlenen bu çalışarak okuma ve referans kitaplarını inceleme alışkanlığı bana gençliğimin en değerli miraslarından biri oldu. Hala çalıştığım, özetler çıkardığım, çeşitli kitaplarımda alıntılar yaptığım “kaynak kitapların” yeri benim için çok ayrı, onları okuma listemden eksik etmem. Kitap dünyasının belgeselleridir benim için. Hatta bir ara birkaçını tanıtayım, belki birilerine faydası dokunur. 

Maalesef TR’de kaynak kitap geleneği yoktur, ne çeviri ne de özgün kaynak kitap çok çok azdır.Daha da korkuncu bunun farkında olan insan sayısının düşüklüğüdür. Kitap bloglarına falan bakın mesela, ağaçlarla, ulaşım tarihiyle, astronomiyle ilgili kaynak kitap tanıtımı ya da incelemesinin yok gibi olduğunu göreceksiniz. Kitapçıya gidin, doğru dürüst kaynak kitap kıyıda köşede ve çok azdır. Batı kaynakları ise romanlar gibi düzenli olarak çevrilmez. Uzmanlık ve emek ister çünkü, satması da zordur. Türkiye film/dizi seyreder gibi roman ve hikayeye meraklıdır kitap söz konusu olunca. Aslında ne olduğumuzu o kadar net belli ediyoruz ki, çırılçıplak her şey ortada ama görmezden gelmek işimize geliyor. Söyleyenler de hain ilan ediliyor.  


The Professor and the Mad Man (Deli ve Dahi) (2019) 
Konuya ilgimi uzun anlattım ama bu aralar her şeye rağmen keyfim yerinde olduğu için çenem düşmüş durumda. Hal böyleyken geçenlerde “Oxford English Dictionary”nin yazılma süreciyle ilgili 2019 yapımı bir filmden haberdar olunca hemen seyrediverdim. 

Konusu tam benlik ama kadro da harika. Aktörlüğü mü yoksa yönetmenliği mi daha muhteşem diye karar vermekte zorlandığım büyük usta Mel Gibson var bir kere. Deli doktor rolüyle ona eşlik eden yine bir başka usta oyuncu Sean Penn. Game of Thrones ve Hunger Games’den tanıdığımız Natalie Dormer, Yine Game of Thrones ve burada da bahsettiğim “Welcome to Sarajevo”dan Stephen Dillane, bu sene Alan Partridge ile TV’ye geri dönen Steve Coogan, ve Ray Donovan dizisi yanında Still Life’daki oyunculuğuyla kendisine hayran bırakan Eddie Marsan. Bunlar sırf benim tanıdıklarım, düşünün. 

Biyografik ve gerçek olaylar temel alınarak çekilmiş bir film. James Murray (Mel Gibson) 14 yaşında fakirlikten okulu bırakmış ama kendi kendini yetiştirmiş bir adam. Oxford Üniversitesinde kapsamlı bir İngilizce Sözlüğü meydana getirmek için onun yetenekleri ve bilgisinden yararlanmak istiyorlar ve editör yapıyorlar. O tarihlerde Britanya “üzerinde güneş batmayan imparatorluk”. Hindistan’da, Çin’de, Pasifik’te her yerde çeşit çeşit İngilizce konuşuluyor. Müthiş dinamik bir değişim var dilde. Murray kısıtlı imkanlarla ve o dönemin şartlarında bir ekip kurup evinin bahçesindeki bir binada çalışmaya başlıyor. Murray alaylı olduğu için Oxford’da kabul görmüyor ve bir grup hep baltalamaya çalışıyor. Tam çıkmaza girmişken halusinasyonlar gören ve bunların etkisinde birini öldürdüğü için hapiste olan doktor Chester Minor (Sean Penn) da bu çalışmaya mektupla katılıyor ve ciddi katkılar yapmaya başlıyor. 

IMDB'ye göre prodüksiyon şirketiyle Mel Gibson ve yönetmen sorun yaşadığı için sonunda ayrılmışlar ve mahkemelik olmuşlar. Dolayısıyla film bu açıdan problemli. 


Özellikle çalışma odalarındaki yığınla kitabın görüntüsü ve duvarlardaki notlar benim için durdurup tek tek inceleyeceğim kadar etkileyici sahnelerdi. Sırf onlar için bile bu filmi seyredebilirdim. Sözlük çalışmaları yanında bambaşka koşullarda ve yerlerde iki insanın sıradışı bir çalışma arkadaşlığından derin bir dostluğa dönüşen ilişkisi filmin etkileyici bir başka ana temasıydı. 

Hikayede alt kültür üst kültür ayrımı yapmadan bir sözlüğün dilin tüm unsurlarına kucak açması gerektiği ifade edilirken aslında filoloji üzerinden bir demokrasi tanımı da yapılıyor:
All words are valid in the language, ancient or new, obsolete or robust, foreign born or homegrown”

Ardından da bu sözlüğün tek kişi tarafından değil, binlece insanın katkısıyla ortaya çıkacak bir çalışma olacağı, bugünlerin Wikipedia’sını da hatırlatan şu metod tarifiyle vurgulanıyor:
A dictionary by democracy”

Peki ya şu aşağıdaki sözler. Murray’nin heyecanına bakar mısınız. Bu heyecan iradeyi de beraberinde getiriyor, her işte böyledir. Heyecanlı insanlara ihtiyacımız var:

To chart the life of each word, we must start with a record of his birth. When it was first written down, from there, words come down to ys through the ages, twisting and turning, weaving their way, their meaning slipping slivering fish-like ? shedding  subtleties of nuance to and from themselves. But they leave tracks. In the great expanse of the literature of the English language. We will chase them, hunt them, and filter them out?? them out. All of them. Every single word. From all the centuries of writing. And we will do so. By reading every single book.” (37)


Murray her kelimenin yazılı bir kaynakta kullanımını da mutlaka koymak istiyor ve şu benzetmeyi yapıyor:

Every word in action becomes beautiful in light of a meaning”

Dr Chester geçmişte yaptıklarından ötürü sürekli birilerinin peşinde olduğunu zannediyor. Projeye katıldıktan sonra söylediği şu söz kitaplara sığınan pek çok insan için geçerli değil mi aslında:

When I read, no one is following me”

Filolojiye, sözlüklere, araştırmaya, kapsamlı çalışmalara, ekip ruhuna meraklı olanlar için harika bir filmdi, çok beğendim ama bir eleştirim olacak. Aslında filmin en sevdiğim kısımları bu sözlük çalışmalarıyla ilgili olanlardı. Fakat yer yer doktorun zihinsel bozukluklarının ve yaşamının sözlük çalışmalarının önüne geçmesi bence yanlış bir seçimdi ve filmin çok daha unutulmaz olmasını engelliyordu. Sanki bu kısımlar daha özet geçilse ve çalışmalara odaklanılsa en azından benim için çok daha efsane bir film olabilirdi. Tabii senaryonun doktorla ilgili yazılmış bir kitabın uyarlaması olmasının da bu durumda etkisi olduğu açık.



Türkçe Sözlük Hala Yok
Oxford'un ikinci edisyonu 20 cilt olarak 1989 yılında yayınlandı. Üçüncü edisyonun çalışmalarında sona gelindi sayılır ama matbu halinin çıkıp çıkmayacağı tartışmalı. Dönelim bize. Binlece yıllık Türk kültürü deyip övündüğümüz o kültürün kapsamlı bir sözlüğü hala yapılamamıştır, biliyor musunuz?. Birkaç ciltlik idareten yapılmış işlerden bahsetmiyorum. Gelmişiyle geçmişiyle Orta Asya’sıyla Balkanlarıyla doğru dürüst bir Türkçe sözlüğümüz maalesef  yok.

Bu konu açılmışken bir ismi de anmadan geçemeyeceğim. Hayatını bir Etimolojik Türkçe Sözlük hazırlamaya vakfetmiş bir Avusturyalı Türkolog olan Andreas Tietze’nin eseri bildiğim kadarıyla hala dilimizde bu konudaki en yetkin çalışma. Evet, bir Avusturya'lının temelini attığı bir eser bu. Tietze bu sözlükte 700 yıllık bir dönemi ve geniş bir coğrafyayı kapsayacak şekilde Türkçe’de kullanılan kelimeleri sıralarken tamamını yedi cilt olarak planlar ama ilk ciltten (F) sonra vefat eder. Ardından önce Avusturya Bilimler Akademisi, sonrasındaysa Türkiye Bilimler Akademisi bu projeyi sürdürmeye çalışır. Galiba sonlara yaklaşıyordu ama içeriğin kalitesi konusunda bir şey diyemem, inceleme fırsatım olmadı.  

Sizce bu kadar önemli bir işi, uygarlığımızı kayıt altına alacak bir çalışmayı bir Avusturya'lının yapması utanç verici değil mi? Sizce bunca stad, AVM, site inşa etmiş, açılışlar yapmış bir milletin böyle bir sözlüğü 2019 yılında bile yapamamış olması bir tesadüf mü yoksa birlikte yaşama ve çalışma kültürüne hala sahip olamadığımızın, medeniyet eksikliğimizin binlerce göstergesinden biri mi? Peki eksiklerini inatla görmemekte direnen bir toplum ileri gidebilir mi?


“Anlamın evrimini kaydetmek”
Murray'den dinlediğimiz sözlük tanımıyla bitirelim. Birkaç defa yüksek sesle okunup tadına varılacak kadar lezzetli ve örnekleriyle üzerinde düşünülecek kısacık ama anlamlı bir söz bu:

We must have every step. This is not about the centuries. This is about recording the evolution of meaning.”

“Anlamın evrimini kaydetmek”. Ne müthiş çağrışımlar yapan bir tarif. Size bir şey söyleyeyim mi, anlamın evrimini kaydetmeyince, aynı anlamsızlıklarda tekrar tekrar yitip giden bir toplum oluyorsun ve sonunda ana dilini bile konuşamayan insanlarının rezillikleriyle aşağıdaki gibi tarihe geçiyorsun:

"Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu"



Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

22 Aralık 2018 Cumartesi

Barbarizm


Caddelerimize, sokaklarımıza, üniversitelerimize, şirketlerimize, meclisimize, devletimize bakıyorum. Bırakın 22. yüzyılı yakalamayı, bırakın bulunduğu yüzyıla yakışmayı, çoğunlukla ortaçağ kültüründen kurtulamamış insanlar, barbarizmin hakim olduğu bir güruh görüyorum. Bu ilkellikle medeni dünyanın içinde yerimiz yok. Zaten olmamalı. Azınlıktaki aklı başında ve aydınlık Türklerin çektiği işkence katlanarak artacak gibi.


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

Yerli ve Yabancı Televizyon Dizileri Listesi


TELEVİZYON DİZİLERİ LİSTESİ

Better Call Saul İnceleme Listesi

The Mist (2017)

Stranger Things (2016)

The Fall (2013)

Nobel (2016)

Welcome to Sweden (2014-2015)

Valkyrien (2016)

Game of Thrones S7E5

Rizzoli and Isles (2010-2016)

I Hunt Men

The Heavy Water War (2015)

Black Mirror: S3E4 "San Junipero" İncelemesi

Westworld: S1E1 "The Original" İncelemesi

Altered Carbon

The Terror (2018)

Big Little Lies (2017)

Sharp Objects (2018)

Ninja Kaplumbağalar Çizgi Film Serisi

Black Mirror S3E3 "Shut Up and Dance"

Electric Dreams Bölüm İnceleme Listesi

Black Mirror S3E2 "Playtest"





Güncelleme devam ediyor...

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Sinema / Film Yorum ve İnceleme Listesi

Ressam, Lado Tevdoradze

Meteor (1975)

Коммунист (Communist) (1957)

Vampyres (1974)

Stealing Home (1988)

Predators (2010)

Yaşamın Kıyısında (The Edge of Heaven) (2007)

Sofra Sırları (2018)

Okja (2017)

Ride the High Country (1962)

Morituri (1965)

Three Billboards Outside Ebbing, Missouri (2017)

Robot & Frank (2012)

In a Lonely Place (1950)

Howl (2015)

İstanbul Kırmızısı (2017)

A Quiet Place (2018)

Ultimate Warrior (1975)

Dead End (2003)

Lenin's Train (1988)

Mirrors (2008)

Asylum Blackout (2011)

Shalako (1968)

Winchester 73 (1950)

Extinction (2018)

Enemy Mine (1985)

Agnes Brown (1999)

Dragon (2011)

The Left Hand of God (1955)

Brawl in Cell Block 99 (2017)

The Mountain (1956)

Super (2010)

Primer (2004)

Judge Roy Bean (1972)

Сволочи (Svolochi) (2006) 

Shoeshine (1946)

La Haine (1995)

The Weather Man (2005)

Merchant of Venice (2004)

Zatoichi (2003)

Lilja 4-ever

Enemy of the State (1998)

Dream a Little Dream (1989)

Lady from Shangai (1947)

Mondo (1995)

Wall-E (2008)

How Green was My Valley (1941)

Cheyenne Autumn (1964)

Kapo (1960)

Sonbahar (2008)

Les Triplettes de Belleville (2003)

Elle (2016)

Prag (2006)

Mother! (2017)

Enid (2009)

Bend of the River (1952)

Die Welle (2008)

Les Enfant du Marais (1999)

Poulet aux Prunes (2011)

Кукушка (Kukushka) (2002)

Maltese Falcon (1941)

Pek Yakında (2014)

Le Couperet (2005)

Bicycleran (Cyclist) (1989)

Train de Vie (1998)

Children of Huang Shi (2008)

Everybody's Fine (2009)

Amida-do Dayori (Letter from the Mountain) (2002)

Ame Agaru (1993)

The Big Sleep (1946)

Strangers on a Train (1951)

Dear Frankie (2004)

Marnie (1964)

Kumiko: The Treasure Hunter (2014)

Pianist (2002)

Plague Dogs (1982)

İftarlık Gazoz (2016)

The Lost Boys (1987)

Star Wars: Rogue One (2016)

El Bola (2000)

Dreamcatcher (2003)

What's Eating Gilbert Grape (1993)

True Romance (1993)

Pirate Radio (2009)

The Awakening (2011)

Deep Valley (1947)

Invitation to a Gunfighter (1964)

Angel Heart (1987)

Das Boot (1981)

Birdy (1984)

Fifth Element (1997)

Groundhog Day (1993)

Tin Drum (1979)

Mothman Prophecies (2002)

War Games (1983)

Hannibal Rising (2007)

Arrival (2016)




Güncelleme devam ediyor...

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...