TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bozkır (Türk Dizisi) (2018-2019): İlk Bölüm


İlk bölümü Youtube’a yüklenmiş. Geçen gece seyrettim. Dizinin ücretsiz ana ulusal kanallardaki dizilerden daha kaliteli olduğunu baştan söylemek lazım ki yeri belli olsun. Kategorileri farklı.

Türkiye dizi / film sektörü açısından arayış içinde olması gereken bir ülke. Bu projede de farklı bir şeyler yapılmak istendiği belli.

Nedense daha ilk dakikalarda her şey True Detective’i hatırlattı. Louisiana bataklıklarının yerini Anadolu bozkırları almış. Bu kötü bir şey değil, iyi örneklerden faydalanılmalı bence.

Nasıl söyleyeyim, biraz olmuş biraz olmamış bir iş gibi geldi bana. Somut konuşalım, büyük laf söyleme işi çok abartılıydı. Bir bölümde en fazla 1-2 yerde kullanırsın. Yerinde ve ustaca yerleştirirsin. Böyle ikide bir birileri büyük büyük laflar etmeye kalktı mı poz vermek gibi oluyor, yapay, hatta yer yer didaktik kaçıyor. Cool bir hava yaratmanın beceriksiz bir yolu gibi duruyor.     

Seyfi Amirin “Adalet zamanın kölesidir Nuri Pamir. S.kilir durur." lafı sanki portresi çizilen adamın söyleyeceği laf değilmiş gibi geldi. Küfre başka bir yerde, baskı altında bile başvurduğunu hatırlamıyorum, çok yerleştirme duruyor. Genelde çoğu sahnede var bu. Bazen senaryo bazen çekim doğal bir akışın parçası olmaktan ziyade "yerleştirme" kalıyor. 

Polis müdürü çok parodi gibi olmuş, Behzat Ç mizahı bununla kıyaslanamayacak kadar fazla kullanmasına karşın oradaki gıcık müdürlerin tersine komedi unsuru olarak kalıyor ve sırıtıyor.  
Affan’ın katledilişi duyguyu aktaramadı. 
Nuri’nin “Bir daha hiç tavuk döner yemedim” lafı narration’a değil de hikayenin içine yedirilseydi daha zarif olabilirdi. Yine sürekli bir arabayı çekip “cool” pozlar, biraz poster çekimi yapılıyor gibi anlamsız geldi.

Ne bileyim böyle ufak tefek çok şey battı gözüme. Bir de filmde hiçbir karakter, sahnesi gelse de izlesem dedirtmedi. Benim için önemli bu. True Detective 1’de Rust vardı, ikide Frank’e bayıldım. Behzat’ta Hayaletin sahnelerini ayrı merak ediyorum. Burada kimse olmadı. Sanki tiplemeyle karakter arası bir yerlerde sıkışmış gibiydiler. Altan Erkekli bile rolüne tam oturmamış gözüktü. Hele o son sahnede aynı anda kızı tepede bulmaları absürd geldi. Kopukluklar vardı.   

Dizilerin ilk bölümüne bakıp seyredip seyretmeme kararı verirken kriterim doğal olarak ikinci bölümü izleme isteğim var mı, varsa ne kadar güçlü sorularının cevabında yatıyor. Mesela yine hafta sonu seyrettiğim "Mandalorian" dizisine 18 yaş altı olsaydım herhalde devam ederdim ama orta yaşlarda biri olarak aynı şeylerin tekrarı olarak gördüğüm için pas geçeceğim. Bozkır’ın ikinci bölümünü seyredebilirim ama seyretmezsem de pek merak etmem ya da para verip seyretmek istemem.

Ulusal kanallardaki deli saçması dizilerden iyi ama TR’deki dizi evriminin kilometre taşlarından olamayacak bir “ara ürün” olarak gördüm.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Haziran 2019 Çarşamba

Black Mirror: S5E2 "Smithereens" (dizi) (2019)


Chris, Uber tarzı bir taksicilik hizmeti verirken özellikle Smithereens isimli dev sosyal medya şirketinin merkezinden gelen çağrıları bekliyor. Sonrasında bir çalışanı kaçırıp şirketin sahibi Billy Bauer’la görüşmek istediğini, yoksa adamı vuracağını söylüyor. Hikayenin ön planı bu. 

“Striking Vipers”a göre daha iyi olsa da vasatın birazcık üzerine çıkabildi bana kalırsa. En iyi 10 Black Mirror bölümüm arasına giremez.

Yeşil renk ve ünlemli logoyla sembolize edilen günümüzün Facebook / Twitter benzeri sosyal medya şirketlerini temsil eden Smithereens üzerinden bu bağımlılık yaratan uygulamaların insanların yaşamına olumsuz müdahaleleri resmedilmiş. Bu zaten 10 yaşında bir çocuğun dahi dilindeki bir klişe ve bu kadar düz bir senaryoyla 70 dakika anlatmaya kalkınca sıkıcı oluyor. 


Evet, sosyal medya dikkatimizi, zamanımızı, düşüncelerimizi çalarak hayatlarımıza zarar verebilir. Bunun neresi iyi bir fikir? Herkes biliyor zaten. İşlerken fark yaratman lazım ama burada enteresan bir bakış açısı getirilmiyor, ilginçleştirilmiyor, ölü bir tempoyla ilerliyor, ters köşe yapmıyor ve uzattıkça uzatıyor. Rahatça 40 dakikada anlatılabilecek bir hikayeyi sündürüp duruyor. İyi bir sinematografi ve oyunculuklarla bildik meseleler bir kez daha "yüzeylemesine" gündem yapılıyor.  

Chris suçluluk duyuyor çünkü nişanlısıyla arabada giderken telefonundan Smithereens mesajına bakmak istemiş ve kaza yapıp kadının ölümüne yol açmış. Vay işte insanların dikkatini bozuyormuş teknoloji. E bir şeyler atıştırmaya çalışırken, yanındakiyle konuşurken, alkollü kullanırken de aynı şey yaşanabilirdi. Hatta dünyanın her yerinde yıllardır yaşanıyor. Sosyal medyanın ilave bir suçu yok, araba kullanırken telefonunla oynamasaydın. Buradan yüklenmek, herkesin kabul ettiği bağımlılık  bakımından doğru olsa da, teknolojinin kontrolden çıkması açısından bana mantıklı gelmedi ve aksine aslında teknoloji biraz günah keçisi yapılıyor gibi düşündürdü. Her dönem dikkatsizliğe sebep olan bir şeyler vardı. Bu dönem cep telefonları. Dolayısıyla üzerinde çalışılarak daha teknolojiye spesifik bir sorumluluk ekseninde ilerlenebilirdi. Çocuğun vicdan azabını sosyal medya üzerinden sorgulamasını gerçekçi bulmadım. Kişisel bir hata bu.   


Sosyal medyanın yaratıcılarının dahi kontrolünden çıktığı ve bağımlılık yaptığı herkesin malumu. Bu vaziyeti “Cant take my eyes off of you” şarkısıyla vermek, tepesi yüksek gerilim hatlarıyla kaplı bir kırın ortasında cep telefonlarıyla sıkışıp kalmış insan imgesiyle alegori yapmak, sniper’ın tetiği çekişiyle kadının enter'a basışı arasında paralellik kurmak ile sunmak biçimi kurtarsa da özünde bir şey katmıyor ve hikayeyi kurtaramıyor. Yüzeyde başarılı ama derine inmeye mecali olmayan bir deneme olarak kalıyor. İnsanların her türlü olayı birkaç saniye ömrü olan bir mesaja indirgeyen ilgisinin de teknolojinin bir ürünü olduğunu sanmıyorum, cep telefonlarından önce de herkes sadece kendi yakın çevresiyle ilgilenirdi ve gerisi basit birer rakam ya da harften ibaret olurdu hayatında.

Bana göre sosyal medya bağımlılıklarının verdiği zararlar üst başlığını destekleyen majör metaforlardan biri şuydu: Tıpkı annenin kızının gerçekte neler yaşayıp intihara gittiğini bilemeyecek kadar çocuğundan uzaklaşması gibi, Billy Bauer da kendi çocuğu olan, bizzat yarattığı Smithereeens sosyal medya platformunun neye dönüştüğü hakkında bir fikri olmayan bir anneye/babaya dönüşmüştü. Aslında çok da bir farkları yoktu ve bu durum paralel hikayelerle verilmiş oldu. Nasıl ki anne Hayley intihar eden kızı hakkında hesabına zorla girerek bir şeyler öğrenmek istiyorsa, Billy Bauer’da birinin kendi sistemi içine zorla girip sesini duyurmasıyla kendi çocuğu hakkındaki gerçeklerle birinci elden yüzleşmiş oldu. 

Sekizinci sezon şimdiye kadar seyrettiğim iki bölümde geçiştirilmiş gibiydi. Son bölüm tüm sezonların en berbat bölümü diyenler var. Bu yakınlarda seyretmeyeceğim herhalde. Charlie Brooker’ın senaryo konusunda bir ekip oluşturup diziye taze kan katmasının zamanı gelmiş gibi gözüküyor.















Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

30 Nisan 2019 Salı

Game of Thrones: "The Long Night" (S8E3)


"Bitmeyen Gece": The Battle of Winterfell
Game of Thrones (Taht Oyunları) nefis bir fantastik roman serisi ve eşsiz bir TV dizisi. Bu akşam "The Long Night" (S8E3) bölümünde "Winterfell savaşını" seyrettim  ve çoğunun aksine beni hayal kırıklığına uğratmadı. Buraya da not düşmek istedim. 

Bir kere oturamadım, yerimde duramadım yahu. Bir buçuk saat ayaktaydım :) Rocky’le beraber ekran başında yumruk sallayan çocuktan, Sir Jorah Mormont ile kılıç sallayan ihtiyara pek de değişmediğimi bir kez daha gördüm. Nasıl bir heyecana kapıldım anlatamam! Bu yaşta çocukluk mu diyeyim delilik mi bilmiyorum. Adamlar ekranda dövüşüyor, ben ayakta seyrederken hoplayıp zıplıyorum, ciddi ciddi yumruklar tekmeler sallıyorum, kaslarım kasılıyor, yüzüm geriliyor. Resmen orada gibiydim. Müthiş bir deneyimdi, müthiş. İleri VR teknolojisi vardı sanki.


Hiç öyle her sahnede ve taktikte mantık hatası arama yanılgısına düşüp kendime zehir etmedim bu tecrübeyi. Televizyonun sunabileceği en iyi görsel sanat performanslarından biriyle baş başa olduğumun bilincinde, bunca yılın hikaye ve his birikimiyle, bıraktım aklımı bir kenara, duygularımla başbaşa  doya doya o ölüm kalım savaşını yaşadım. Doğru da yapmışım. Ara sıra “aklı dinlendirmek” iyidir. Hislerinizi, heyecanlarınızı diri tutmak istiyorsanız, yeri geldiğinde hesabı kitabı bir kenara bırakmak şart. 

Konuyu anlatmaya gerek yok. Unutulmaz sahnelerle dolu, epik oğlu epik bir bölüm, bulunmaz bir deneyimdi. Fedakarlık, dişe diş mücadele, inanç, savaşçılık, kararlılık, birlik, yardımlaşma, kendini buluş ve onurunu kurtarma. Ne ararsan vardı.


Seyrettikten sonra oturup düşününce, günümüz hayatının en belalı tarafı safların belli olmaması gibi gözüktü. Herkes herkesin çok içinde. İlla beraber yaşayacaksınız zorlaması pompalanıyor her katmanda. “Siz 60 milyon geçin karşıya, biz de 20 milyon buradayız, haydi bakalım kim kazanırsa” diyemiyorsun. Alçaklığı ayıklayıcı olması gereken hukuk ve demokratik kurumlar işlemeyince bu kaynaşma ve karışma, işbirlikleri yaratmak yerine işkenceye dönüşüyor. Senin elinden savunma aracı olarak şiddeti alıyor ama yerine kanunu tesis etmiyor. Savaşma fırsatı bile verilmeden elimiz böğrümüzde tuzla buz ediliyoruz. Düşman sana dokunuyor ama sen ona dokunamıyorsun. Göremiyorsun bile. Kötülük yasalar yoluyla hayaletleştiriliyor sanki. Durmadan yüzüne çizikler yiyorsun ama saldıracak bir hasım yok ortada. Onu bırak muhatap bile bulamıyorsun çoğu haksızlıkta. İçten içe insanları yaralayan, çileden çıkaran kaotik bir adaletsizlik hakim sosyal ortamlara. 


Keşke mücadele etmemiz gereken tüm alçaklıklar AK gezenler gibi somut olsa. "Ya İstiklal Ya Ölüm" diye yapışabilsek yakalarına. Maalesef modern yaşam bu kadar basit değil. "Meydan muharebelerinin" yerini kalleşçe "medya muhabereleri" aldı gibi. 

Uzatmadan favori sahnemi de söyleyip bitireyim. Bran'in Theon Greyjoy özür dilemek istediğinde sözünü kesip verdiği cevap, hataları ve pişmanlıkları olan ama bunları değiştirmek için elinden geleni yapan birisi için o kadar değerliydi ki:

“Everything u did, brought u where u are now. Where u belong. Home.”


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Ocak 2019 Perşembe

Palu’krasi: Bir Mağduriyet Makinesi


Ülkemizi sarmış kötülüğün en sade ve net ifadesidir Palu ailesi. Mikroskopik bir örnektir. Kanserli dokunun son evredeki hastalıklı hücrelerinden birinin fotoğrafıdır.

Bu habis dokunun hüneri sürekli kendini mağdurlaştırmasıdır. Fakir, dinine bağlı, çilekeş, gelenekçi, mağdur ve riyakar pozları değişmeyen kamuflajıdır.

Tecavüz eder, tahrik edildim der
Katleder, sallar bir Allahu Ekber
İşkence eder, dokunmadım bile der
Yalan söyler, geçer gider
Hakaret eder, cevap verdim der
Saldırıp döver, nefsi müdafaa diye inler
Ağaçları keser, daha çoğunu diktim diye rol keser
Yeşil alanları işgal eder, çağdaşlığa karşılar der
Haksızca hapse attırır, adaleti över
Haksızca hapse atılır, adalete söver
Tekme atar, ayağım çarptı der
Tokat atar, okşayacaktım der
Ekonomiyi batırır, nankörlük etmeyin diye saldırır
Satar savar, zenginlikte sınıf atladık diye azarlar
Önüne gelene kandırılır, özeleştiri diye anlatır
Televizyonları gazeteleri kapatır, demokrasi diye kandırır
İnkar eder, yalancı der
Küfreder, racon keser
Eşini dostunu durmadan kayırır, laf cambazlıklarıyla kıvırır
Faşistliğin kitabını yazar, demokratlık nutukları atar

Örtü üstüne örtüyle pisliklerini örter durur
Dur durak bilmeyen sonsuz bir mağdurluk yolunun yolcusudur.

Örtüsü kaldırılmış kötülüğün resmidir 
Palu ailesi

Örtülü kötülüğün yönetimidir
Palu’krasi

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

27 Aralık 2018 Perşembe

“Better Call Saul” İnceleme: (S4E10) “Winner”


"The winner takes it all
The loser standing small"
ABBA

Yılın kapanış mesajı muhtemelen. Son bölümün notları hazırdı ama bir türlü oturup yazıya dönüştüremedim. Sanki bu incelemeden sonra uzun bir süre diziyle görüşemeyecekmişiz gibi hissedip "son birlikteliğimizi” geciktirmek istedim belki de. Son 3-5 yıldır seyrettiğim diziler içinde “bana en çok yaklaşabilen” drama dizisi BCS oldu. Duygusal bir bağımız oluştu adeta. Baştan savma bir uğurlama yapamazdım. 

İlk sekansa geçmeden önce jenerikte dikkatimi çeken bir noktayı paylaşmalıyım. “World’s greatest lawyer” yazan kupanın ağır çekimle yere düşüşünü seyrediyoruz. Bu da Jimmy’nin düşüşü ve  Saul’un doğuşunu sembolize ediyordu bana kalırsa.


Yapım Notları
Yapım ekibi bu bölümde olayların sıralamasını tayin edip kurgularken (sequencing of events) zorlanmış. Mike ile Jimmy timeline’ını ayarlamak gerekiyormuş çünkü Jimmy'nin timeline aşağı yukarı 1 haftayı kapsıyor. Mike/Lalo/Werner süreci ise superlab sekansı haricinde bir günde geçiyor. Dunkirk’deki gibi dönüşümlü iki timeline olarak vermek istemişler. Ama seyredince olmadığını anlamışlar ve kurguyu en baştan tekrar yapmışlar.  Bunu yaparken “file cards for sequences” kullanılmış.  Cemetery. Mike kills Werner gibi isimler verilmiş kartlara. 

Sonunda gece ve gündüz ayrı olduğu sürece zamanlamaların sorun olmadığını anlamışlar. Yoksa birinde bir haftalık diğerinde iki günlük bir süreci vermenin anlatıma zarar vermediğini görmüşler.

Fark etmişsinizdir sezonun, belki de dizinin en uzun bölümüydü. Buna rağmen bazı kısımlar çıkarılmak zorunda kalınmış.  Nacho’nun bir sahnesi varmış mesela ama kesilmiş mecburen. Başka bir sezonda da finalde yer kalmadığı için Mike olmamıştı.



Lalo’nun dürbünle gözetlediği tavuk çiftliği Breaking Bad’den tanıdığımız bir mekan. Fakat bu mekan BB dördüncü sezonundayken yıkılmış. Geçen sezon aynı yer için "matte" kullanmışlar. Bu bölümde green screen de kullanarak Wacom tabletlerle yeniden eskisi gibi yaratmışlar. Matte painting, repositioning, 3D modelleme, ışıklandırma ve uydu fotolarından faydalanılmış.

Bu sezonun sonuna doğru Gus’ı oynayan Giancarlo Esposito kayak yaparken kaza geçirmiş ve ayak bileğini kırmış. 8-9-10 eplerde sakat. Ağırlık veremiyor çünkü yürürse sigorta masrafları karşılamam demiş. Dolayısıyla bir dublör bulmuşlar ve bu bölümde de olan yürüdüğü sahneler arkadan dublörle çekilmiş. Hatta Gus’ın sahneleri sonradan başka yönetmen çekmiş ve bütüne dahil edilmiş.


 “Gumshot” dedikleri sahnede (gunshot kelimesine gönderme yapılırken aynı zamanda “shot”ın çekim anlamına da atıf var) Mike’ın arabayla kendisini takip eden Lalo’dan park bekçiliği yaptığı dönemdeki birikimiyle şiddet kullanmadan kurtulmasını istemişler. Sonunda makineye biletle birlikte sakız koyunca sistemi bozmasında karar kılmışlar. Çekimlerde gerçek ciklet değil, iyice yapış yapış ve renkli gözüksün diye başka maddeler de katmışlar.

Yönetmenleri genelde Melissa Bernstein buluyor. Her birinin yeni bir şeyler kattığını söylüyorlar. Mesela Terry Mc Donaugh’un “short focus shots” kullanmasının artı değer olarak yansıdığı söylendi.

Çekim öncesi hazırlık inanılmaz yoğun ve özenli. Daha o dönem nasıl bir iş çıkacağı büyük ölçüde belli oluyor.

Diane Mercer insanların ne renk giyeceğini, duvarda hangi sanat örneklerinin olacağını, hatta duvarın ne renk olacağını bile uzun uzun tartıştıklarını söylüyor.  

Normalde teaser + 4 act şablonu uygulanıyor ama bu uzun sezon finalinde teaser + 6 act kullanılmış.


















AÇILIŞ
Tekrar tekrar seyrettirdi bu açılış kendini. Hüzünle karışık bir coşku. Buruk bir gülümseme. Hepsi vardı. Hani “coğrafya kaderinizdir” derler ya, İbni Haldun’du galiba, gerçekten biraz öyle. Sırf coğrafya mı? Aileniz de kaderinizdir. Yüzde yüz mü? Hayır, ama ciddi ölçüde kaderinizdir.

Chuck erken ayrılıyordu Jimmy'nin bardaki avukatlığa kabul kutlamasından. Jimmy, şimdi karaoke sırası bende falan deyip biraz daha tuttu. Ve ABBA’dan “Winner takes it all” şarkısı çalmaya başladı. Jimmy çıktı sahneye. Berbattı sesi. Chuck’ı da çıkardı yanına ve adam istemeye istemeye çıktığı sahnede nasıl güzel söyledi anlatamam.

Sonrasında neler yaşayacaklarını bilerek bu sahneyi seyretmek çok hazindi. İnsan bazen “nasıl geldik buralara!” der ya, tam öyle bir durum. Hele şarkının sözlerindeki örtüşmeler: 

“I was a fool…playing by the rules”

Yapımcı Vince Gilligan’ın bu bölümde Chuck’ı yorumlarken söylediği söze aynen katılıyorum:  

“Chuck’s OK when Jimmy needs help and feels superior. This show can be taught in a psyche class in the university”

Karaoke çekiminin yapıldığı pub, dizi ekibinin yemeğe gittikleri bir yermiş. Uygun olduğunu düşünmüşler.


Bu şarkıyı yine anlamlı olması açısından bilerek seçmişler. Bakın hikayesini anlatayım. Bir kere “Winner takes it all” şarkısında ısrarcı olan, yapımcı Peter Gould. Beraber şarkı söyledikleri bir sahne koyalım denince bu şarkıyı istemiş.

Eğlenceli, mutlu, birlikteliklerinin en iyi anlarından birini yansıtmak istemişler. Çekimler sırasında bir gün Chuck’ı oynayan Michael McKean bulduğu bir gitarla şarkı söylediği için sesinin çok iyi olduğunu biliyorlarmış. Her neyse, müzik direktörü Thomas Golubic’e bu şarkıyı istediklerini söylemişler. Golubic 1970lerde çocukken Almanya’da yaşamış. Her yerde ABBA’nın çaldığı yıllar biliyorsunuz.

Fakat günümüz müzik piyasasında ABBA piyasada seçiciliğiyle tanınıyormuş. Kimseye şarkılarını kullanma izni vermiyorlar kolay kolay. Maddi olarak aştıkları için paraya falan bakmıyorlar. Şarkılarını kullanan herkes, süreçte aktif olarak yer aldıklarını ve sözlerin tutulup tutulmadığını kontrol ettiklerini anlatıyor. Golubic’in bu konuda da bir avantajı var. ABBA gurubundan Bjorn ile İsveçteki bir müzik festivalinde tesadüfen tanışmış. Onu görünce “You, u breaking bad guy, right?” demiş Ulvaeus. Diziyi ne kadar sevdiğinden bahsetmiş hep. BCS’u da seyretmeye başladığını ve hikayenin anlatımına ve müziklerine bayıldığını söylemiş.

Dolayısıyla yapım ekibi ABBA şarkısı isteyince şahsi tanışıklığı olması rahatlatmış biraz Golubic’i. . Yine de ya olmazsa diye çok karın ağrısı çekmiş. Zaten altıncı bölümde Jimmy’ye iş yerinde tel geldiğinde belli belirsiz yine bir ABBA şarkısı kullanılmış. İlk değilmiş dizide. Ben fark etmemiştim açıkçası.

İşte o dünya güzeli anlamlı parça: 







Mike ve Werner
Mike şehirden çıkmadan Werner’i yakalama peşindeydi. Aslında artık onu kurtarmasının zor olduğunu biliyordu ama hiç değilse belki karısını öldürmelerini engelleyebilirim çabasındaydı adamcağız.

Lalo kendisine kullanabileceği bir bilgi çıkartmak uğruna işleri karıştırıp durdu.

Mike, Werner’i bulduktan sonra ıssız bir yere götürdü. Az ama öz konuştu.

“It was never up to me…”

“Werner, nothing u can say or do will make anyone trust u again”

Bu noktada Jimmy’nin burs alamayan kıza yaptığı konuşma aklıma geldi. Ne diyordu bir cümlede: “One mistake and its for all.”  Böylece paralel hikayeler kesişti yine. Werner bir hata yaptı ve her şeyin sonu oldu. Mafya öldürüyor, toplum ve hukuk süründürüyor. Tabii buradaki süründüren hukuk, uygar ülkelerdeki hukuk, yoksa barbar milletlerin varmış gibi yaptığı bir “devlet oyuncağı” değil.

Mike yapabileceğinin en fazlasını yaptı Werner için. Gus’ın psikopat adamlarının elinde ölmesini önlerken,  karısını da kurtarmış oldu. Bir nevi “mercy killing” sayılabilir bence. Daha fazlası elinden gelmezdi.

Mike’ın Werner’i öldürdüğü sahnede geniş açı bir çekim yaptılar. Ayrıntılar gözükmedi. Sadece silüetleri gördük. Zaten o esnada iki karakter de birer silüetten ibaretti, özgür iradeleri bir üst gücün gölgesinde silinmişti. Duygusal anlardı. Breaking Bad dizisindeki geniş açılı infaza benziyordu sinematografi açısından.







"Benim elimde değil ki Werner..."



Jimmy ve “Saul’un Manifestosu”
Chuck için bir parti verip, Jimmy’nin, abisinin anısını yaşatmak için “cömertçe” çalıştığını hukuk camiasına yaydılar bildik ekiple.

Sonra şirketin toplantı salonunda Chuck adına verilecek bursa başvuranlarla mülakat yapıldı.
Esposito diye bir kıza kimse oy vermedi mülakatta. Dükkanda hırsızlık yaparken yakalanmış geçmişinde. Jimmy onu korumak için anlamlı bir konuşma yaptı:

“My point is that maybe someone who’s been in trouble, someone who doesnt have a perfect record, u know, who’s made mistakes and faced the consequences, maybe she brings something that the others dont.”










Kimse kararından dönmedi. Jimmy kızın peşinden dışarı çıktı ve ona Saul Goodman’a dönüşümünün nedenini ve yaşam manifestosunu beyan etti adeta:

“Hi, U didnt get it. U were never gonna get it. They…They dangle these things in front of u…They tell u u got a chance…but I’m sorry..Its a lie. Because they had already made up their mind. And they knew what they were gonna do before u walked in the door. U made a mistake and they are never forgetting it. As far as they re concerned ur mistake is just…its who u are and its all u are. And I’m not just talking about the scholarship here. I’m talking about everything. I mean, they’ll smile at u, they ll pat at u on the head, but they are never ever letting u in. But listen, listen. It doesnt matter. It doesnt cause u dont need em. They re not gonna give it to u. So what? U re gonna take it! U re gonna do whatever it takes. D u hear me? U re not gonna play by the rules. U re gonna go ur own way. U re gonna do what they wont do. U re gonna be smart. U re gonna cut corners. And u re gonna win. They are on the 35th floor, u re gonna be on the 50th loor. U re gonna be looking down on them. And the higher u rise, the more they gonna hate u. Good good, u rub their noses in it. U make them suffer. U dont matter all that much to them. So what? Screw them! Remember, the winner takes it all!

Aslında Saul’a dönüşmeden önce son günlerini yaşayan Jimmy’ye, yani kendi kendine konuşuyor gibiydi. Sonrasında gitti karanlık otoparka, araba da çalışmayınca duyguları boşaldı ve tepine tepine ağladı adamcağız. Ne yapsa tutunamayan / yaranamayan / olduramayan Jimmy karakterine bir ağıt, bir requiem gibiydi bu sahne.

Neyi hatırlattı biliyor musunuz?
Efsane dizi “Lost”un en kritik anlarından birini. Son sezonda Ben Linus’ın Iliana’ya yaptığı itiraf sahnesini.Ne unutulmaz bir andır o. 

Seçenek bırakmaz ve sürekli itersen, sonra o insanların hoşuna gitmeyen seçimlerini sorgulamayacaksın.



Karanlıkta kalmış bir adam

Final
Jimmy ne yapsak olmayacak, avukatlık lisansını geri alamayacağım ruh halindeydi. Chuck’ın mektubunu mahkemede koz olarak kullanmaya karar verdi.

Mahkemede yargıçlar önceden kararını vermiş gibiydi. Tıpkı kıza yaptığı konuşmadaki gibi.  Sözü Jimmy’ye verince “sadece bir mektup okuyacağım” dedi ve kağıdı cebinden çıkardı. Okurken kontrol etti yargıçları göz ucuyla, sanki önemsemiyormuş gibi belgeleri karıştrıyorlardı. Anında fikir değiştirip “Sizi duygusallıktan vuracaktım ama bu mektup ikimizin özeli öyle kalmalı” diyerek okumayı kesti. Tüm yargıçların dikkatini üstüne toplamış oldu. Sonrasında “nefis bir dürüstlük ve samimiyet taklidi” yaptı. Hem yargıçlar hem de Kim inandı. İstedikleri karar çıktı ve Avukatlığa dönüş yolu açıldı. Zaten bana sorarsanız bu hayatta herkesin istediği dürüstlüğün kendisi değil, herkes “aslından ayrılamayacak kusursuz bir dürüstlük taklidi” istiyor. İstediğini verince de yolundan çekiliveriyorlar.



Karar arifesi: Jimmy mi Saul mu?









Saul Goodman

Kim işte beklediğim Jimmy zannederken çıkışta Jimmy “Nasıl kandırdım ama” diye konuşmaya başlayınca bir anda beyninden vurulmuşa döndü çünkü kendisi de o kandırılanlar arasındaydı. Her bölümde en az bir filmi anma ritüelinin konuğu bu bölümde “Matrix”ti. Hani şu en meşhur  sloganı “What is real?” olan film. Yine bölümün ana temasına yakışır bir gönderme olarak zihnime göz kırptı.  

Memurlar evrakları halletmek için çağırdıklarında Jimmy artık “McGill” ismini kullanmayacağını söyledi. Kim iyice şaşırdı ve arkasından seslendi
“Wait, Jimmy, what?
Cevap tanıdıktı: “Its all good man” :)

Dönüp uzaklaşan bir Jimmy ve arkasından bakakalan bir Kim ile dördüncü sezon bitmiş oldu.

Artık hem Jimmy hem de Mike geri dönüşü olmayan yola girmiş durumda. Ne kadarı kendi istekleriyle ne kadarı kaderin cilvesi tartışılır. Gerçek olan, bu yola girenlerin sonunu Werner örneğinde izlemiş olduk.

Jimmy artık ne abisine ne de Kim’e yaranmak için davranışlarını değiştirmeyeceği bir Saul Goodman karakterine "sığınmanın" arifesinde.

Bundan sonra bildiği gibi davranacak
çünkü başka dilden anlamıyor hayat.










Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...