Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2019 Pazar

"Yol" (1982): Türk Filmi İncelemesi

“Türkiye sınırları içerisinde her şeyin hapishane olduğunu söyleyen bir filmdir Yol. Yasaklar, birçok engeller, özgürlük yok, demokrasi yok. Hiçbir şeyin olmadığını anlatan bir filmdir.”
                                             Tarık Akan

Hikaye ve senaryo, Yılmaz Güney. Yönetmen, Şerif Gören.

Hapishanede Rutkay Aziz’in sesiyle bir anons eşliğinde film başlıyor. Sürekli “ceza”dan bahsediyor o ses ve yapılmaması gerekenleri, yasakları anlatıyor. “Şöyle yapmayın, böyle yapmayın yoksa…” diye biten cümleler çekiç gibi vuruluyor hem mahkumların hem seyircinin kafasına.

Filmde dört tane mahkumun izin alarak ailelerini görmek üzere 80 darbesinin sıkıyönetim şartlarında yolculukları anlatılmış. Beş altı tane ana hikaye var diyorlar ama ben 4 erkek mahkum görebildim, belki kadınları da saymışlardır.Yol ve yolculuk kavramlarının altını çizer gibi film boyunca arabalar, tekneler, otobüsler, trenler seyrediyoruz. Fakat vasıtalar değişse de yol aynı yol ve hangi vasıtayla olursa olsun hep aynı çıkmaza sürüklüyor insanları. 


Uzun uzun makale yazılabilecek bir film ama burada kısa tutacağım. Sadece beni etkileyen birkaç sahneden bahsetmek istiyorum.

Halil Ergün’ün oynadığı Mehmet Salih adlı  mahkum, arkadaşına kendisi için Diyarbakır’ın anlamını anlatırken şöyle diyor:

“Beni görünce sevinecek olanlar…İşte Diyarbakır”

Aslında bu bir Diyarbakır tanımı değil de “yuva” tanımı olarak alınmalı. Ev başkadır yuva başka biliyorsunuz. Bizi görünce sevinecek olanların olduğu ve bizim görünce sevinecek olduklarımızın olduğu yer“yuvamız” değil midir? Yoksa çoğumuzun iyi kötü başını sokacak bir barınağı var. Ne güzel bir yuva tarifi.

Loreena McKennitt’ın çok sevdiğim bir şarkısının o harika nakaratını getiriyor aklıma bu söz:

“Maybe I can find a place, I could call my home”
Maybe I could find a home, I could call my own”


Mehmet Salih sonlara doğru karısını çocuklarını alıp kaçıyor trenle. Adam epeydir hapishanede, birkaç günlüğüne çıkmış, birilerinin kötülüğünden kaçmaktan bir türlü fırsat olmamış karısıyla (Meral Orhonsay) baş başa kalmaya. Yolcu kısmı da kalabalık, zaten çocuklar var. Nihayetinde dayanamayıp karısıyla tuvalette sevişmeye başlıyorlar ama her türlü alçaklığa sessiz kalan “aziz halkımız” bu durumu hemen fark edip linç girişimi başlatıyor. Kondüktörler çağırılıyor, bağrışmalar, küfürler falan bunları karga tulumba ayrı bir yere götürüp sorgulamaya başlıyorlar. Zannedersin cinayet ya da hırsızlık zanlısı bu insanlar. İşte o sorguda başları önlerine eğdirilmiş dururlarken niye böyle bir rezillik yaptıklarını soran kondüktöre Mehmet Salih’in söylediği zihnime kazınan bir başka söz:

 “Sana göre rezillik, bize göre de mecburiyet”

Yahu adamın kendi karısı. Olmasa ne olur! Adam mahkum, adam hapse dönecek. Belki bir daha hiç görüşemeyecekler. Suç dediğiniz şey “sevişmek” be reziller!. Dünyanın en zevkli ve doğal eylemi. Size ne! Ben böyle bir olaya denk gelsem, tecavüz olmadığına kanaat getirirsem sessizce yalnız bırakırım o insanları. Kavuşsunlar işte. Nedir bu gareziniz, kininiz..!  Bu ne kötülüktür ne habis bir kültürdür! Sonra bu namusluların topraklarında çocuklar üç pantolonla dolaşıyor kimse pislik yapmasın diye!


Dönelim filme. Necmettin Çobanoğlu’nun gayet iyi oynadığı bir Ömer karakteri var. Adamın kardeşi eşkiya. Çatışmada öldürülüyor, asker kamyonun arkasında “hayvan ölüsü” gibi köyün meydanına cesedini getirip tüm ahaliyi topluyor ve sırayla çağırıp tanıyıp tanımadıklarını soruyor. Sıra Ömer’e gelince bakıyor kardeşine ama söyleyemiyor başına iş almamak için. Korkunç bir durum. Çok korkunç. Kardeşin önünde kanlar içinde ve sen ölüsüne sarılamıyorsun, ağlayamıyorsun, bir damla göz yaşı bile dökemiyorsun. Neden? Tüm aile zan altında kalacak. Yazıktır ya!

Doğru dürüst bir hukuk sistemi kurup adaleti sağlamak devletin birincil borcudur, devletin olmazsa olmazıdır. Adalet mülkün temelidir ilkesi boşuna değil ama Türkiye’de sözde kalan bir laftır. Devlet ancak adil bir hukuk sistemi kurduktan sonra kendisine başkaldıranlara şiddet uygulama hakkına sahip olabilir. Tamam ekonomin kötü olabilir ama adaleti sağlayacaksın, hakça bir hukuku çatır çatır uygulayacaksın, kaçarı yok bunun. Adam ağasından ayrı devletinden ayrı tokat yerse ve sığınacak adaletli bir hukuk sistemi de olmazsa ne yapacak? Sonunda iş çete savaşlarına, kan davasına dönüşür. Kapanın elinde kalır, onun bunun oyuncağı olur. İçinden çıkılmaz bir hal alır durum, suçlu suçsuz birbirine karışır.  


Filmde Tuncay Akça’nın canlandırdığı bir Yusuf karakteri var. Tam bir bürokrasi mağduru. Taa 1982 yılında çizilmiş bir Türk “I, Daniel Blake” hikayesi gibi. Hele filmin başındaki mektup sahnesinde kendi mektubunu umutla bekleyişi…Alabildiğine edilgen, saf bir kişilik. Etkileyici bir karakterdi, keşke hikayesi biraz daha derinleştirilseymiş dedirtti. 

Son karakterimiz, Tarık Akan’ın oynadığı Seyit Ali. O mahpustayken biriyle aldatmış diye karısını (Şerif Sezer) mağara gibi bir yerde 8 ay ayağından zincirleyip hapsetmiş kendi ailesi. Sadece ekmek ve su verilmiş. Hiç yıkanmamış. Ah “Aziz Anadolu”, niye böyle zalimlikler hep senin bağrından çıkıyor? Hadi devletin yaptığı zorbalıkları anladık, peki senin insanlarının birbirine yaptıklarına ne demeli? Onun için de başkalarını suçlayamazsın ya! Nedir bu insanlarının hem birbirine hem başkalarına yok yere çektirdikleri? Bir kadını aylarca taş bodrumda zincirlemek! Nasıl ilkel bir kültür bu! Böyle geleneklerin sürdürülmesi muhafazakarlık değil caniliktir, hala göremiyor musunuz bunu!


Kadının ailesi ya sen öldür ya biz diyor. Seyit Ali üstüne alıyor. Aslında hep kararsız. Hep isteksiz Hep son anda bir şey olacak ve bir  hal yolu bulunacak ümidini taşıyor. Bir mucize olsun, onu bu seçimi yapmaktan kurtarsın istiyor adamcağız.

Böyle durumlarda insan aklı riyakarlaşır. Üzerinde düşünülmesi gereken bir psikolojidir. Akıl ve vicdan geri itilir. Düşüncelere kurnazlık hakim olur. Kurnazlık aklın sapkın bir halidir. Çözümsüzlük ortamının doğal bir sonucudur.  Hepimiz çeşitli olaylarda yaşayabiliyoruz bunu. Seyid'in daha önce donarak ölen kadını hatırlayıp belli belirsiz karısının da orada ölmesini isteyişi buna bir örnek. Tetiği çekmeyecek ve işi tabiata havale edecek. Hem öldürmüş olacak hem de öldürmemiş. “Yapmadan yapma” hali. Bir dış faktörü denkleme dahil ederek vicdan azabını hafifletmeye çalışmak ve suçu kendinden uzaklaştırmak. Kendi kendini kandırmak için “eylemi dolandırmak”. Suçun faili değil ortağı olmayı yeğlemek, bunu daha katlanılır bulmak. Çaresizliğin yarattığı bir biçimsiz çözüm. Çok ilginç bir ruh halidir bu.


Hele kadının atın öldüğü yerde yıkılması apayrı bir trajediydi (Atlı sahnelerden birinin "The Revenant"ı hatırlattığını da not düşeyim). Bu sahneyle ilgili Tarık Akan’ın anılarında da bir paragraf vardı. Okumanızı tavsiye ederim.

Özetle, bu ülkede adalet hiç olmadı. Cumhuriyet tüm saflığı ve iyi niyetiyle  uygarlığın tüm ayaklarını olduğu gibi çağdaş hukukun da temelini atmaya çalıştı ama neticede bu bir süreçti ve halkın kalitesi sürdürmeye yetmeyince her geçen yıl iş sulandırıldı, yozlaştırıldı. İktidarı her eline geçiren hoyratça “ötekilere” kötülük etti. Üstelik bunu hukuku oyuncak ederek yaptı. Hani alay eder gibi “ileri demokrasi” diyorlar ya, bugün AKP örgütünün yaptığı da bunun “ileri kötülük” halinden ibaret. Eteklerinde yaşadığımız bir kötülük yanardağının son patlaması. 


Filmle ilgili kurgu, müzik kullanımı, sinematografi, senaryo ve pek çok alanda kusur bulunabilir ama  ben yapmam. Hem ekonomik hem siyasal hem de toplumsal açıdan o kadar zor şartlarda çekilmiş bir film ki 2019 yılında rahat koltuklarımızdan bu şekilde eleştirmek benim vicdanımın elvereceği bir iş değil. Dolayısıyla bu filme tek eleştirim filmdeki atın gerçekten öldürülmesi olabilir, bence buna gerek yoktu. Hiçbir sanat eseri, canlı hayatından daha değerli değildir.

Filmin yapım hikayesiyle ilgili bir belgesel de var Youtube’da. Tavsiye ederim.

Değerli, cesur ve gerçekçi bir film.
Zaten “Altın Palmiye” alarak kendini kanıtlamış durumda. 























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Lenin's Train: Devrime Tren Yolculuğu (1988)

Lenin’in İsviçre’deki sürgünden devrimi başlatmak için 20 yıla yakın süredir görmediği Rusya’ya dönüş yolculuğu.

Ben Kingsley, Lenin rolünde. Nadya'yı Leslie Caron, Inessa'yı ise Dominique Sanda oynuyor.

Kerensky, Martov, Sinoviev, Radik ve Platten gibi tarihi şahsiyetler ve bunlar hakkında Lenin’in görüşleri, bolşevik ve menşevikler arasındaki tartışmalar, Almanların bu yolculuktan beklentileri ve gizli planları, Lenin'in devrim ve yeni devlet sistemiüzerine düşünceleri gibi konulara kısa kısa bakışlar içeriyor. Lenin’in eşi Sofya ve eski sevgilisi İnessa’nın “menage a trois” türü ilişkisi de önemli bir yer tutuyor. Mesela Bolşevik Sosyal Demokrat Partisi olan ismin Bolşevik Komünist Partisine değiştirilmesi yine bu yolculukta alınan kararlardan birisi. Tarihi açıdan daha fazla bilgi isteyenler araştırabilir, ilginç bir konudur.

Bir daha seyretmek isteyeceğim bir film değil. Bu konuda çok daha doyurucu biyografik kitaplar ve belgeseller var. Konunun meraklısı değilseniz seyretmeseniz de olur.

Filmden aklımda kalan tek sahne şu oldu:
Tren Rusya’ya yaklaşırken çocuk annesine sorar:

“Rusya’ya geldiğimizi nasıl anlayacağız anne?”
“Beryoza’ları gördüğümüzde çocuğum…”


Ruslar için “Берёза” (Beryoza) dedikleri “silver birch” ağacı farklı bir öneme sahip. Milli simgeleri gibi. Hayvanlardan ayı, bitkilerden beryoza adamların sembolü. Özellikle kırsal alanlarda beryoza suyunun sağlığa faydalı olduğunu düşünür ve çıkartıp içerler. Çok değişik teknikleri vardır ağaç özü içmenin ama bu başka bir konu. Bu arada ayının Rusya’da sevilen bir hayvan olduğunu ve Türkçe’deki gibi hakaret anlamı taşımadığını söyleyelim. Hatta şu anki başbakanlarının adı Medvedev, yani Ayıgil :) Medved ayı anlamına geliyor ve bu isim erkeklere veriliyor. 

İleride Kuzey Kalesi’nin yeni platformunda bir “Rus Sineması Kuşağı” ve  “Rus Müzikleri” bölümü düşünüyorum. Orada daha ayrıntılı olarak ve örnekler eşliğinde bir kısmını seyredip dinleyerek bu konulardan konuşuruz. Blog için bu kadarı yeter.

İşin tarihi kısmına dönersek, Lenin'in bu devrim yolculuğu üzerine Sovyet tarihi konusundaki "Red Fortress" (Kremlin'in tarihi) ve  "Night of Stone" kitaplarıyla tanınan Catherine Merridale'in "Lenin on the Train" isimli 354 sayfalık bu konuya odaklanan kitabı henüz yeni çıkmış sayılır (2017)

Yine 2017 yılında BBC Rusya Zürih'ten Petrograd'a (bugünkü St. Petersburg) uzanan bu yolculuk üzerine 4 bölümlük bir belgesel yayınladı: "Поезд Цюрих - Революция" (Zürih Treni - Devrim). 

Tabii hem kitabın hem de belgesel serisinin 2017 yılında gerçekleştirilmesi, tahmin edeceğiniz gibi bu sekiz günlük efsane yolculuğun yüzüncü yılı şerefine yapılmış işler. 

Esenin’in meşhur şiirinden, dışarıda en çok tanınan Sovyet sineması örneklerinden biri olan  “Москва слезам не верит” filminin soundtrack’indeki “Белая берёза” şarkısına kadar pek çok şiir ve şarkıda kendine yer bulmuş beryoza üzerine sevdiğim bir parçayla bitirelim:




eşi Nadya (Nadya, Nadejda'nın kısaltmasıdır"

Inessa







Platten

























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...