Türk Filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2019 Perşembe

Öğretmen Kemal (1981) (Türk Filmi)


Eski bir Kuvâyi Milliyeci olan Kemal (Cüneyt Arkın) Karalar köyüne öğretmen olarak atanır. Bir okul yapıp köylüyü aydınlatabilmek için çalışmaya başladığında, köyün ağası ve  cemaat önderiyle karşı karşıya gelir. Sadece Çanakkale gazisi bir yaşlı adam, köyün delisi ve birkaç kadın yanında durur.

Cüneyt Arkın’ı çok severim. Yanında Fikret Hakan, Eşref Kolçak, Selçuk Uluergüven, Meral Orhonsay gibi oyuncular da var. Kadro iyi. Filmin hikayesine bakıldığında epik olmasa da en azından orta karar bir drama beklentisi doğuruyor insanda. Fakat hayal kırıklığına uğradım. Senaryo ve yönetmenlik çok yetersiz kalmış.    

Öncelikle Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılının tarihini taşıyan bu filmin söylediklerinin hepsine katılıyorum, namussuz dinci yobazlarla alçak kodamanların cehennemi ortaklığına karşı duruşu, her aklı başında insanın saygı duyacağı bir tavır.

Fakat bunu çok beceriksizce yaptığını da eklemek gerekiyor. Atatürkçü öğretmen sadece slogandan ibaret bir "tipleme" olarak kalırken, olaylar doğru tonda anlatılamıyor. Mesela "Çalıkuşu" dizisi ya da "Vurun Kahpeye" filmindeki  incelik, estetik ve ustalıktan eser yok. Doğruları söylese de basit bir propaganda filminin ötesine geçemeyerek oyuncu ve konu potansiyelini harcıyor.

Sürekli teatral bir hava hakim filme. Abartılı kötü karakterler yer yer parodiye dönüşerek filme zarar veriyor. Mesela cemaat önderi Şerif Emmi’nin (Selçuk Uluergüven) absürd davranışları, bu kadarına gerek yok, karikatürize olarak karakterin içini boşaltıyor. 

Filmdeki özensizliğe bir örnek de şu. Başta öğretmen kadın hikayeyi anlatıyordu, sonda eşkıya Durali noktayı koydu. Başı ve sonu arasında bile bir kopukluk hemen göze batıyor. Tüm bu zaaflar projenin üzerinde yeterince çalışılmadığını düşündürüyor.

İyi niyetli ama çocuksu bir film. 


Her şeye rağmen hoşuma giden bazı sahneleri de belirtmeden geçmeyeceğim.

Köylülerin devletin tahsildarına gösterdikleri onursuz saygının, muallim olduğunu öğrenince dudak bükmeye dönüşmesi, dini imanı para olmuş bir toplumun ne mal olduğunu iyi göstermiş. Az bile söylenmiş.

Çaput bağladıkları ağacı yıkışları Sovyet filmi “Kommunist”teki tek başına elinde baltayla ağacı yıkmaya giriştiği epik sahneyi hatırlattı. Filmin en sembolik sahnesi.

Eşkıya Durali’nin (Fikret Hakan) milletin sevip saydıklarından daha namuslu  çıkması da, günümüzün işgal altındaki makamlarını ve itibarlı sayılan simalarını düşününce gayet gerçekçiydi.

Kemal köye ilk geldiğinde gazi adamın karısı buyur ediyor, yemek yapıyor. Aslında çok fakirler. Öğretmen sonradan öğreniyor ki kadın iğne iplik almak için biriktirdiği yumurtalarıyla yapmış o yemeği. Bu sahneyi ve bu kadını seyredince ülkesi bu haldeyken yediği yemeklerin fotoğrafını paylaşıp duran karılar geliyor aklıma. Haysiyet olmayınca öğretmen de olsan doktor da kar etmiyor, para ancak rezil ediyor demek ki. 

TR’de yüzyıllardır oynanan tiyatroyu en basit haliyle seyretmek isteyenlerin göz atması gereken, tüm eksikliklerine rağmen, bugün Türkiye televizyonlarını istila etmiş acınacak durumdaki programların çoğundan çok daha değerli bir çalışma. 

Filmin içinden bazı sözleri not düşelim:

“Bak kardeşim, bir ayağı tekkede bir ayağı mekkede olanların yönetimi bitti”

“Benim amacımdan başka dostum yoktur” 

“İstiklal mahkemelerini unutma Dayı bey!”


Bu sonuncu çok önemli. Şimdiye kadar söyleyen oldu mu bilmiyorum ama bana sorarsanız TR bu dönemin sonunda ikinci İstiklal Mahkemelerini kurmak zorunda. Öyle barışla, kucaklaşmayla bu zehri de kiri de temizleyemezsiniz. Siyasetçisi, gazetecisi, medyacısı, yazarı, iş adamı, akademisyeni bütün köprü başlarını tutmuş "dayı beyler" burada yargılanmadıkça bu ülkede haktan hukuktan bahsedilemez.




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

26 Ekim 2019 Cumartesi

Deli Deli Olma (Malakan) (2009)

93 harbinden sonra Kars’a göç etmiş bir Malakan Rus’unun hikayesi. Mişka (Mihail’in kısaltmasıdır biliyorsunuz) tek başına köyde yaşıyor. Yoksul bir yaşam. Ölümü bekliyor sanki. Filmde iç içe geçmiş iki hikaye var. Mişka'nın Alma (Cemile Nihan Turhan) isimli bir küçük kızla  tanışıp ona piyano çalmayı öğretmesi ve aynı kızın babaannesi Popuç'un (Şerif Sezer) adama karşı geçmişten kalma garezi.

Aslında potansiyeli olabilecek bir konu maalesef berbat bir senaryo ve yetersiz bir yönetmenlikle hiç edilmiş. Başta Tarık abi olmak üzere oyunculara yazık olmuş.

Ne çocukla yaşlı adamın dostluğu derinlikli verilebilmiş ne de kadının düşmanlığı.

En büyük kusuru da gereksizce sulandırılmış olması. Film sık sık “köy komedisi”ne dönüşüyor. Bir Şaban filminden fırlamışa benzeyen klişe kafasız köylüler bütün atmosferi dağıtıyor. Film ne komedi olabiliyor ne de dram. Ortaya çıkan, duygu tonu tutturulamamış darmadağın bir filmin dramı.

Oyuncular haricinde filmden aklımda kalan, köyde kimsenin istemediği yabancı muamelesi gören piyanonun oradan oraya kovulduğu sahneler ve Mişka’nın ruh halini yansıtarak "Bir Sarmaşık Olsaydım” şarkısını söylemesi oldu.

Benzer konuda çok yabancı film seyrettim, bu kadar başarısızını görmedim.

Tarık Akan’ı çok severim. Hem filmlerini hem kişiliğini. Kısacık biyografisini dahi iki kere okudum. Niye doğru dürüst bir belgeselinin çekilmediğine, birkaç ciltlik bir biyografisinin yazılmadığına üzülürüm. Son filmi olması açısından izlediğime kesinlikle pişman değilim. Onu son kez bir filmde görmüş olmanın mutluluğu bana yetti. 

Allah gani gani rahmet eylesin. 










Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

1 Eylül 2019 Pazar

"Köpek" (2015) (Türk Filmi)

Aşık olduğu adam ilişkilerinde gelecek görmeyince başkasıyla nişanlanan bir transseksüel, eski sevgilisiyle yıllar sonra dışarıda buluşup çay içtiği için minibüsçü kocasının gazabına uğrayan bir kadın ve zengin sitelerden bir kıza aşık olan mendilci çocuk Cemo’nun arkadaşıyla yolda bulduğu sokak köpeğine bakma çabası şeklinde özetlenebilecek üç bağımsız hikayeden oluşan bir film.

Her hikayede toplumun namussuzluğu, zararsız bir şeylerin peşindeki insanlara musallat oluyor. Toplumun yiyip bitirdiği sonra da ahlak ve namus nutukları eşliğinde bir kenara attığı trajedilerden bir üçleme.

Üç tane “Gerçek Kesit” (Flash TV) bölümünün bir buçuk saatlik film yapılmış hali gibi. Orada hiç değilse düşük prodüksiyon ve her sokakta aşina olunan tiplerin tekrar tekrar farklı rollerde kullanılmasıyla daha yerel ve yer yer mizahi olabilen bir kumpanya tadı vardı, kaba ve süslenmemiş bir gerçeklik algısı sunarak kendini seyrettiriyordu, burada o da yok.

Benzer kategoriye koyabileceğim"Beş Şehir" (2009), "Kırık Midyeler" (2011) ya da"Köprüdekiler" (2009) gibi benzer diyebileceğim filmlerin gerisinde kalıyor. Aslında hikayeler fena değil, oyuncular görevini yapıyor, şiddetin farklı tiplerine değinmesi ve hedefi takdire şayan, ama Esen Işık’ın senaryosu, bilhassa da yönetmenliği zayıf. Bütüne baktığımda ortaya iyi bir film çıkmamış. Üç tane kısa filmi iç içe sunup film diye çıkaralım denmiş gibi ama kısa hikayelerin de potansiyellerinin kullanılamadığı açık. 

Türkiye'de Şiddet
Minibüsçü kadına kocasının namus ve kıskançlık melezi bir duygu demetiyle uyguladığı şiddetten hareketle TR'de hiç gündemden düşmeyen şiddet konusunda birkaç cümle edeyim. Bir kere TR'de kadına özel bir şiddet falan yok. TR'de genel bir"şiddet" var. Ülkenin çoğunluğu bunun bir parçası. Kimin gücü kime yeterse ona saldırıyor. Sadece kadına şiddet demek işi sulandırıyor ve toplumun hiç değilse bir kısmını sağlıklı kabul ediyor. Oysa kadınlar da boğazına kadar bu şiddet sarmalının içine batmış durumda. Bakmayın siz feminist zırvalarına, onlar da birbirlerine, çocuklarına, öğrencilerine çatır çatır şiddet uyguluyor. Hem de hem sözlü hem fiziksel şiddet. Ya çocuklar, onlar çok mu saf sanıyorsunuz? Ne görüyorsa, ne aldıysa aynısını veriyor. Onların dünyasında da deli gibi şiddet var. Peki devlet? TR'de devletten çok şiddete başvuran var mı? Her sorununu şiddetle çözmek isteyen bir devlet zihniyeti var yüzyıllardır. Ve erkekler. Siz sadece kadına mı şiddet uyguladıklarını zannediyorsunuz? TR'de erkeklerin birbirine uyguladığı şiddet kadına uyguladıklarının o kadar ötesinde ki. Hayvanlara ağaçlara yapılanlardan bahsetmiyorum bile. Topyekün barbarlık hakim bu ülkenin büyük çoğunluğuna.

Dolayısıyla sorun kadın, erkek, yaşlı, çocuk falan değil. Basitleştirmeye çalışmayın. Mesele toplumun bütün olarak şiddete eğilimli olması. Bunun da birinci sebebi adaletsizlik. Bir ülkede ya hukuk bilinci gelişir ya şiddet bilinci. Ortası olmaz. Gelişmiş ülkelerde iyi kötü bir hukuk bilinci oturtuldu. TR'de hukuk yüzyıllardır etkisiz ve güçsüz bırakılınca, şiddet kültürü kendini bugünlere kadar muhafaza edebildi. Sorun özünde bu kadar basit. Başka bir sebep olarak gösterilen çağdışı geleneklerin, zihniyetlerin hala yaşayabilmesinin arkasında da bu hukuksuz ortamın büyük payı var. Detayları ayrıca konuşulur.

Bu haliyle TR gibi ilkel kalmakta direnen ülkelere mensup insanların 22. yüzyılda çip takılmadan uygar ülkelere alınacağını sanmıyorum. Haksız da sayılmazlar. Bu arada kadın erkek ayrımı da yapmayacaklar, çünkü ortada bir hastalık varsa, herkes payını alır.




Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

5 Mart 2019 Salı

"Ekşi Elmalar" (Türk Filmi) (2016)

Yılmaz Erdoğan sinemasını severim. Özellikle "Kelebeğin Rüyası", "Vizontele" ve "Neşeli Hayat" filmlerini. 

Hikaye iyi. “Ekşi Elmalar” benzetmesi harika. Ama olması gerektiği kadar iyi bir film çıkmamış sanki. Belki de ben Yılmaz Erdoğan filmlerinden daha fazlasını beklediğim için böyle hissetmiş olabilirim. “İftarlık Gazoz” filmindeki gibi değerlendirilememiş bir potansiyel gördüm.

Komedinin içinde dram değil, dramın içinde komediyi barındıran az sayıda Yılmaz Erdoğan filminden biri.  Örneğin Reis’in çöküşü açısından benzettiğim "Züğürt Ağa" filmindeki akıcılık ve bütünlük burada yok. Bir kopukluk, bir amacına ulaşamama, yapmaya soyunduğu işe nefesi yetmeme, olayların yekvücut  olup izleyiciyi içine çekememesi durumu var. Hikaye dağınık kalıyor belki. Biraz daha üstünde çalışılsaymış keşke.

Posteri beğendim. Bu tekniğe "double exposure" diyorlardı sanırım. Birkaç örnek verelim. 

"Double exposure" poster tekniği











Sanat diye saçmalayanlar ile komedi diye küfredenlerin ağırlıkta olduğu Türk sinemasında kalitesiyle kendini belli eden bir film olduğu tartışılmaz. Ama Yılmaz Erdoğan’ın en iyi filmleri arasına gireceğini sanmam. Yine de seyretmek kesinlikle vakit kaybı olmayacaktır.





Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

2 Mart 2019 Cumartesi

Çark: Muzaffer Hiçdurmaz (Türk Filmi) (1987)

“Şaşkınım ana şaşkın, iki lokma ekmek için birbirimize girmekteyiz. Kim haklı kim haksız şaşırır oldum”

Şehirdeki Yabancı (1962), Karanlıkta Uyananlar (1964), Maden (1978), Demiryol / Fırtına İnsanları (1979), Ekmek (1996) gibi toplumsal sorunlara ve çalışma ortamındaki haksızlıklara eğilen Türk sinemasındaki çok az sayıda cesur filmden biri.

Yönetmen Muzaffer Hiçdurmaz. Tarkan serisi, Yol ve Postacı gibi filmlerden de yardımcı yönetmen olarak tanıyoruz. Dikkatimi çeken bir bağlantı oldu. Muzaffer Hiçdurmaz bu filmden önce Kemal Sunal’la  “Kılıbık” filmini çekmiş. Orada Kemal Sunal polisten ölesiye korkan Kamil adında bir  aile babasını canlandırıyordu. Burada da Tarık Akan’ın karısı polis olunca araları bozuluyor. Bu konudaki bir başka rastlantı ise filmin uyarlandığı hikayeyi yazan edebiyatçı Bekir Yıldız’ın babasının polis olması. 




Başrolde Tarık Akan var ama yan rollerde de kadro çok kaliteli. İhsan Yüce’den Cezmi Baskın’a pek çok değerli oyuncuyu seyrediyoruz.  

Dört işçi ve ailelerinin sefaleti, çıkmazları ve yaşam savaşı anlatılmış. Özellikle Kazlıçeşme deri fabrikalarındaki çalışma şartları için "diriler mezarlığı" ifadesi kullanılıyor filmde. Bugün ne kadar değişti ki şartlar? Yıl olmuş 2019, daha birkaç yıl önce kot yapımında çalışan işçilerin taşlama sebebiyle yakalandığı silikozis hastalığı gündemde değil miydi? Devletin umursamazlığı gün gibi ortaya çıkmamış mıydı? Dolayısıyla maalesef güncelliğini koruyan bir film. 


Politik ama gerçekçi bir film. Sinematografik olarak dönemin şartları belli. Sürekli tekrar eden ama örtbas edilen sefaletimizi göstermesi bile başlı başına saygıdeğer bir film yapıyor gözümde. 


Cahit Berkay’ın film boyunca eksik olmayan melodisi bu insanların yaşamlarındaki “ezici ve ezeli gerginliği” başarıyla yansıtıyor. Ankara Film Şenliğinde "En İyi Film Müziği" ödülü almış. 

Zihnimde iz bırakan sahneler oldu. Mesela Oktay Sözbir’in (Bizimkiler’de “Yandan Çarklı” Halil Efendi) oynadığı Ali karakterinin onca yokluk içinde tüm çabasına karşın babasını kaybedince hastane koridorunda yere çöküvermesi. İnsanın küçülmesi, ezici çarkların arasında küçücük bir toz zerresine dönüşümü var o sahnede.   


Erol Demiröz, Alamancı Recep rolünde. TR’ye dönerken trafik kazası geçirince hayatı tepetaklak oluyor. Hastanede ziyarete gelenlere “Ah ulan araba, öyle mi sollanırdı’ Vatan hasreti işte…” diye yakınırken, “hasret olduğu vatana” hakim canavarlığın hem kendisini hem de ailesini paramparça etmek için pusuda beklediğini anlayamamış bir kurbandan başka bir şey değil aslında. Bugün de yok "vatan" yok "beka" derken kendi ipini çeken yığınlarla dolu değil mi sokaklar. 

Savaş Yurttaş'ın canlandırdığı  işçide ise ne kadar çalışsa karısına yaranamayan bir erkeğin dramı var. 

Ve tabii ki son sahne. İnsanların yas tutmasına bile polis aracılığıyla izin vermeyen, cenazesini taşıyacağı yolları bile kesen bir devlet anlayışı. 

Parasızlık öylesine bir cehennem ki insanlar kolunu bacağını kaptırıp iki kuruş sakatlık maaşı almayı yeğleyecek kadar çaresiz hale gelebiliyor. Bugün, biz işçilerin hala devam eden çilesi üzerine Türk filmi bulmak çok zor olduğu için, bu gibi geçmişte yapılabilmiş değerli örneklerin üzerine titrenmesi ve üzerinde konuşulması sinemamız açısından "patlamış mısır" muhabbetinden daha faydalı olacaktır. Hazır tekrar seyretmişken not düşeyim istedim. 



6 Ocak 2019 Pazar

"Yol" (1982): Türk Filmi İncelemesi

“Türkiye sınırları içerisinde her şeyin hapishane olduğunu söyleyen bir filmdir Yol. Yasaklar, birçok engeller, özgürlük yok, demokrasi yok. Hiçbir şeyin olmadığını anlatan bir filmdir.”
                                             Tarık Akan

Hikaye ve senaryo, Yılmaz Güney. Yönetmen, Şerif Gören.

Hapishanede Rutkay Aziz’in sesiyle bir anons eşliğinde film başlıyor. Sürekli “ceza”dan bahsediyor o ses ve yapılmaması gerekenleri, yasakları anlatıyor. “Şöyle yapmayın, böyle yapmayın yoksa…” diye biten cümleler çekiç gibi vuruluyor hem mahkumların hem seyircinin kafasına.

Filmde dört tane mahkumun izin alarak ailelerini görmek üzere 80 darbesinin sıkıyönetim şartlarında yolculukları anlatılmış. Beş altı tane ana hikaye var diyorlar ama ben 4 erkek mahkum görebildim, belki kadınları da saymışlardır.Yol ve yolculuk kavramlarının altını çizer gibi film boyunca arabalar, tekneler, otobüsler, trenler seyrediyoruz. Fakat vasıtalar değişse de yol aynı yol ve hangi vasıtayla olursa olsun hep aynı çıkmaza sürüklüyor insanları. 


Uzun uzun makale yazılabilecek bir film ama burada kısa tutacağım. Sadece beni etkileyen birkaç sahneden bahsetmek istiyorum.

Halil Ergün’ün oynadığı Mehmet Salih adlı  mahkum, arkadaşına kendisi için Diyarbakır’ın anlamını anlatırken şöyle diyor:

“Beni görünce sevinecek olanlar…İşte Diyarbakır”

Aslında bu bir Diyarbakır tanımı değil de “yuva” tanımı olarak alınmalı. Ev başkadır yuva başka biliyorsunuz. Bizi görünce sevinecek olanların olduğu ve bizim görünce sevinecek olduklarımızın olduğu yer“yuvamız” değil midir? Yoksa çoğumuzun iyi kötü başını sokacak bir barınağı var. Ne güzel bir yuva tarifi.

Loreena McKennitt’ın çok sevdiğim bir şarkısının o harika nakaratını getiriyor aklıma bu söz:

“Maybe I can find a place, I could call my home”
Maybe I could find a home, I could call my own”


Mehmet Salih sonlara doğru karısını çocuklarını alıp kaçıyor trenle. Adam epeydir hapishanede, birkaç günlüğüne çıkmış, birilerinin kötülüğünden kaçmaktan bir türlü fırsat olmamış karısıyla (Meral Orhonsay) baş başa kalmaya. Yolcu kısmı da kalabalık, zaten çocuklar var. Nihayetinde dayanamayıp karısıyla tuvalette sevişmeye başlıyorlar ama her türlü alçaklığa sessiz kalan “aziz halkımız” bu durumu hemen fark edip linç girişimi başlatıyor. Kondüktörler çağırılıyor, bağrışmalar, küfürler falan bunları karga tulumba ayrı bir yere götürüp sorgulamaya başlıyorlar. Zannedersin cinayet ya da hırsızlık zanlısı bu insanlar. İşte o sorguda başları önlerine eğdirilmiş dururlarken niye böyle bir rezillik yaptıklarını soran kondüktöre Mehmet Salih’in söylediği zihnime kazınan bir başka söz:

 “Sana göre rezillik, bize göre de mecburiyet”

Yahu adamın kendi karısı. Olmasa ne olur! Adam mahkum, adam hapse dönecek. Belki bir daha hiç görüşemeyecekler. Suç dediğiniz şey “sevişmek” be reziller!. Dünyanın en zevkli ve doğal eylemi. Size ne! Ben böyle bir olaya denk gelsem, tecavüz olmadığına kanaat getirirsem sessizce yalnız bırakırım o insanları. Kavuşsunlar işte. Nedir bu gareziniz, kininiz..!  Bu ne kötülüktür ne habis bir kültürdür! Sonra bu namusluların topraklarında çocuklar üç pantolonla dolaşıyor kimse pislik yapmasın diye!


Dönelim filme. Necmettin Çobanoğlu’nun gayet iyi oynadığı bir Ömer karakteri var. Adamın kardeşi eşkiya. Çatışmada öldürülüyor, asker kamyonun arkasında “hayvan ölüsü” gibi köyün meydanına cesedini getirip tüm ahaliyi topluyor ve sırayla çağırıp tanıyıp tanımadıklarını soruyor. Sıra Ömer’e gelince bakıyor kardeşine ama söyleyemiyor başına iş almamak için. Korkunç bir durum. Çok korkunç. Kardeşin önünde kanlar içinde ve sen ölüsüne sarılamıyorsun, ağlayamıyorsun, bir damla göz yaşı bile dökemiyorsun. Neden? Tüm aile zan altında kalacak. Yazıktır ya!

Doğru dürüst bir hukuk sistemi kurup adaleti sağlamak devletin birincil borcudur, devletin olmazsa olmazıdır. Adalet mülkün temelidir ilkesi boşuna değil ama Türkiye’de sözde kalan bir laftır. Devlet ancak adil bir hukuk sistemi kurduktan sonra kendisine başkaldıranlara şiddet uygulama hakkına sahip olabilir. Tamam ekonomin kötü olabilir ama adaleti sağlayacaksın, hakça bir hukuku çatır çatır uygulayacaksın, kaçarı yok bunun. Adam ağasından ayrı devletinden ayrı tokat yerse ve sığınacak adaletli bir hukuk sistemi de olmazsa ne yapacak? Sonunda iş çete savaşlarına, kan davasına dönüşür. Kapanın elinde kalır, onun bunun oyuncağı olur. İçinden çıkılmaz bir hal alır durum, suçlu suçsuz birbirine karışır.  


Filmde Tuncay Akça’nın canlandırdığı bir Yusuf karakteri var. Tam bir bürokrasi mağduru. Taa 1982 yılında çizilmiş bir Türk “I, Daniel Blake” hikayesi gibi. Hele filmin başındaki mektup sahnesinde kendi mektubunu umutla bekleyişi…Alabildiğine edilgen, saf bir kişilik. Etkileyici bir karakterdi, keşke hikayesi biraz daha derinleştirilseymiş dedirtti. 

Son karakterimiz, Tarık Akan’ın oynadığı Seyit Ali. O mahpustayken biriyle aldatmış diye karısını (Şerif Sezer) mağara gibi bir yerde 8 ay ayağından zincirleyip hapsetmiş kendi ailesi. Sadece ekmek ve su verilmiş. Hiç yıkanmamış. Ah “Aziz Anadolu”, niye böyle zalimlikler hep senin bağrından çıkıyor? Hadi devletin yaptığı zorbalıkları anladık, peki senin insanlarının birbirine yaptıklarına ne demeli? Onun için de başkalarını suçlayamazsın ya! Nedir bu insanlarının hem birbirine hem başkalarına yok yere çektirdikleri? Bir kadını aylarca taş bodrumda zincirlemek! Nasıl ilkel bir kültür bu! Böyle geleneklerin sürdürülmesi muhafazakarlık değil caniliktir, hala göremiyor musunuz bunu!


Kadının ailesi ya sen öldür ya biz diyor. Seyit Ali üstüne alıyor. Aslında hep kararsız. Hep isteksiz Hep son anda bir şey olacak ve bir  hal yolu bulunacak ümidini taşıyor. Bir mucize olsun, onu bu seçimi yapmaktan kurtarsın istiyor adamcağız.

Böyle durumlarda insan aklı riyakarlaşır. Üzerinde düşünülmesi gereken bir psikolojidir. Akıl ve vicdan geri itilir. Düşüncelere kurnazlık hakim olur. Kurnazlık aklın sapkın bir halidir. Çözümsüzlük ortamının doğal bir sonucudur.  Hepimiz çeşitli olaylarda yaşayabiliyoruz bunu. Seyid'in daha önce donarak ölen kadını hatırlayıp belli belirsiz karısının da orada ölmesini isteyişi buna bir örnek. Tetiği çekmeyecek ve işi tabiata havale edecek. Hem öldürmüş olacak hem de öldürmemiş. “Yapmadan yapma” hali. Bir dış faktörü denkleme dahil ederek vicdan azabını hafifletmeye çalışmak ve suçu kendinden uzaklaştırmak. Kendi kendini kandırmak için “eylemi dolandırmak”. Suçun faili değil ortağı olmayı yeğlemek, bunu daha katlanılır bulmak. Çaresizliğin yarattığı bir biçimsiz çözüm. Çok ilginç bir ruh halidir bu.


Hele kadının atın öldüğü yerde yıkılması apayrı bir trajediydi (Atlı sahnelerden birinin "The Revenant"ı hatırlattığını da not düşeyim). Bu sahneyle ilgili Tarık Akan’ın anılarında da bir paragraf vardı. Okumanızı tavsiye ederim.

Özetle, bu ülkede adalet hiç olmadı. Cumhuriyet tüm saflığı ve iyi niyetiyle  uygarlığın tüm ayaklarını olduğu gibi çağdaş hukukun da temelini atmaya çalıştı ama neticede bu bir süreçti ve halkın kalitesi sürdürmeye yetmeyince her geçen yıl iş sulandırıldı, yozlaştırıldı. İktidarı her eline geçiren hoyratça “ötekilere” kötülük etti. Üstelik bunu hukuku oyuncak ederek yaptı. Hani alay eder gibi “ileri demokrasi” diyorlar ya, bugün AKP örgütünün yaptığı da bunun “ileri kötülük” halinden ibaret. Eteklerinde yaşadığımız bir kötülük yanardağının son patlaması. 


Filmle ilgili kurgu, müzik kullanımı, sinematografi, senaryo ve pek çok alanda kusur bulunabilir ama  ben yapmam. Hem ekonomik hem siyasal hem de toplumsal açıdan o kadar zor şartlarda çekilmiş bir film ki 2019 yılında rahat koltuklarımızdan bu şekilde eleştirmek benim vicdanımın elvereceği bir iş değil. Dolayısıyla bu filme tek eleştirim filmdeki atın gerçekten öldürülmesi olabilir, bence buna gerek yoktu. Hiçbir sanat eseri, canlı hayatından daha değerli değildir.

Filmin yapım hikayesiyle ilgili bir belgesel de var Youtube’da. Tavsiye ederim.

Değerli, cesur ve gerçekçi bir film.
Zaten “Altın Palmiye” alarak kendini kanıtlamış durumda. 























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...