Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2019 Salı

"Animal Life": Hayvan Yaşamları (Kitap) (2008)

Çocukluğumdan beri hayvanlara meraklıyımdır. Önce kendini yakın hissetme, yemek verme, sevme gibi davranışlarla kendini belli etti, hayvan - insan arkadaşlığını konu alan filmlere kitaplara daha fazla ilgi duymaya başladım, sonra işin öğrenme boyutu da eklenince iyice zevkli bir hal aldı. Mesela çocukken Gelişim yayınlarından "Hayvanlar Ansiklopedisi" diye bir kaynak fasikül fasikül yayınlanırdı. Haftalıktı galiba. Bakkallara bile dağıtılırdı bu tip yayınlar o dönem, ben de koşa koşa gidip alırdım çizgiroman, dergi, ansiklopedileri. O zamanlar daha oyun bilgisayarları bile yoktu, yani bu yayınlar dünyayla tek bağımız gibiydi. Hayvanlar Ansiklopedisinin dili ağırdı ama özellikle resimlerine bayılırdım. Sonradan Frankfurt hayvanat bahçesinin de müdürlüğünü yapmış meşhur bir Alman zoolog olan Bernhard Grzimek'in eseri olduğunu öğrendim. Bir gün ondan da bahsetmek isterim. 


Hayvanlar alemi uçsuz bucaksız bir alan, her yeni bilgi kırıntısı yepyeni meraklar uyandıran bir devasa bilim dalı. Hele işin içine fizyoloji, anatomi ya da etoloji gibi dalları da dahil ettiğinizde karşınızdaki muazzam çeşitlilik hayran bırakıyor ve bitmek bilmez bir öğrenme isteği doğuruyor. 

Ülkemizde de hayvansever insanlar var. Sayıları az değil. Fakat bunlarda bir eksiklik gözlemliyorum. Bakın bir olay üzerinden anlatacağım. Bir sahil kasabasında yaşarken sabahları yürüyüş yapıyordum. Yolumun üstünde martılara ekmek atan insanlar oluyordu. Onları gördükçe içimi bir mutluluk kaplar, yürüyüşüm daha da keyifli olurdu. Sonra bu insanlarla konuşmaya başladım. Aralarında genci yaşlısı kadını adamı her türlü insan vardı. Hoşbeşten sonra konuyu ekmek attıkları martıların farklarına getirdim. Bazılarının daha küçük, bazılarının sarı gagalı, bazılarının siyah ayaklı, bazılarının lekeli kanatlı olduğunu ve farklı türler olup olmadığını sordum. Hiçbirinden bir cevap alamadım. Hatta 30 küsur yıldır martıları besliyorum diyen adam bile bir şey diyemedi.

Foto net'ten, karşılaştıklarımdan biri değil. 

Yanlarından ayrılıp daha ıssız kesimlere doğru yürürken düşündüm. Sabahın köründe kalkıp martıları beslemeleri ne kadar saygıdeğer bir işti. Kedi köpek besleyenler de çok vardı. Kesinlikle değerli bir davranıştı. Fakat bu sevginin niye bir merak yaratmadığını sorguladım. 30 yıl martılara yemek vereceksin ve farklılıklarını merak etmeyeceksin. İnternet çağında olmamıza karşın evinde bir bakmayacaksın. Bunların ayağı kırmızıyken diğerinin niye sarı diye belki 300 yıl devam etse 300 yıl merak etmeyecek. Evinde iki tuşa basıp öğrenme ihtiyacı duymayacak. Burada bir eksiklik olmalıydı.

Belki de sadece martılarla ya da hayvanlarla ilgili bir durum değil bu. Bilgiye yönelik merak konusunda bir zayıflığımız var. Böyle bir geleneğimiz yok gibi gözüküyor. Oysa olmalı. Ülkede kaynak kitap sektörünün durumuna baktığımızda kolayca görülebilecek bir toplumsal gerçeğimiz bu. Halbuki sevmek bir başlangıç olmalı, bizi öğrenmeye götüren kutsal bir başlangıç. Sevdiğimiz konular ne olursa olsun bilgi açlığı hissettirmeli. Öğrenmekten zevk alan insanlara dönüştürmeli bizi. Sevgi bir köprü görevi görmeli, yakınlaştırmalı, başkalaştırmalı, donatmalı bizleri.

Dünyada hayvanlarla ve başka bir çok konuyla ilgili ekip çalışması ürünü şahane kitaplardan çok var. Zaten bu gevezeliğimin sebebi de bunlardan birinden haberdar etmek insanları. Kitabımızın ismi “Animal Life”. American Museum and Natural History’nin hazırladığı bu eser konuya ilgi duyanlar için başucu kitabı olabilir. Roman gibi baştan sona da, ilginizi çeken kısımları parça parça da okuyabilirsiniz. Yaşadığımız görsel çağa uygun olarak nefis fotoğraflarla bezeli ve yazı kısmı tadında tutulmuş. Neredeyse her sayfada ortalama 3-4 foto var. Süs kitabı kadar cazip görselleri olmasına karşın kısa ama öz metinleriyle bir kaynak kitap. Hiç sıkılmadan sayfalarca okuyuveriyorsunuz. 

Charlotte Uhlenbroek

"Animal Life" kitabının ilk edisyonu 2008 yılında çıktı. Baş Editör Charlotte Uhlenbroek. Bir zoolog. Dünyanın dört yanında hayvanlarla ilgili projelerde görev almış bir isim. BBC'nin efsane Natural History Unit kısmında yıllarca belgesel hazırladı ve sundu. Yığınla belgeseli ve kitapları var. Kendini TV'den geri çekmeden önce bayrağı Attenborough'dan alacak diye yazılıyordu.  

İşin taksonomisinden (sınıflandırma) başlıyor, evrim, anatomi, davranış, üreme, avlanma gibi pek çok ana konuda yüzlerce hayvandan örnekler veriyor. Toplamda 500 küsur sayfa. 

Fotoğraf yönünden alabildiğine zengin olmasının yanında ilüstrasyonlar, şemalar, bilgi kutucukları, tablolar ve diyagramlarla anlamayı kolaylaştıran bir ekip çalışmasının ürünü. Bazen sayfalarca yazının anlatamadığını bir şema hemen anlamanızı sağlayabiliyor.100 tane belgesel seyretseniz alamayacağınız teorik bilgi derli toplu bir şekilde verilmiş.


Sadece yetişkinler için değil, çocuklar ya da gençler için de değerli bir çalışma. Okullardaki biyoloji kitapları diğer derslerde olduğu gibi insanı biyolojiden soğutacak kadar berbat. Öğretmenlerin çoğunun ruhsuzluğunu söylemeye bile gerek yok. Zoolojiye ilgi duyan, hayvanları seven çocukları işin farklı bir boyutuyla tanıştırması açısından da bu tarz kitaplar çok faydalı. Belki bir çocuğun hayatta ne yapmak istediğine karar vermesine, yaşamını düzenlemesine, anlam katmasına yardımcı olabilir. Hala tekrar tekrar karıştırıyorsam, çocukken elime geçse herhalde Kur'an hatmedenler gibi ezberlerdim böyle bir kitabı. Aslında buna benzer çok kitap var ve bu sadece birisi. Hepsini temsilen burada yer vermek istedim. Artık blogda yavaş yavaş kitaplardan bahsetme zamanı da geldi. 

Çinlilerin 2014 yılında çevirdiği bu kitabın Türkçesi yok. Daha da kötüsü bu konuda benim bildiğim doğru dürüst tek bir Türkçe kitap yok..! Dolayısıyla bir kez daha tekrarlayalım. Dil öğrenin arkadaşlar. Türkçe'yi korumak ayrıdır, Türkçe'ye hapsolmak ayrı. Turiste yol tarif etmek, gezilerinizde anlaşabilmek, kız tavlayabilmek ya da daha kolay iş bulabilmek için değil, öncelikle yaşamınızı uygarlaştırmak ve bilgiyle donatmak için, sevdiğiniz alanlarda kendinizi geliştirebilmek için, eleştirel bir bakış kazanabilmek için, dilin düşüncelerinize bulaştırdığı zihniyetlerden kurtulabilmek için,  medeni dünyanın konuştuklarından geri kalmamak için dil öğrenmek zorundasınız. Geçmişimizle övünüp duruyoruz ama anadiliyle yetinebilecek kalitede işler ortaya koyabilmiş bir milletin çocukları değiliz ne yazık ki. Böyle söyleyince aklıma Bedri Rahmi Eyüboğlu geldi.  O unutulmaz şiirindeki gibi 3 tane olmasa da bir tane bilmeye, hem de çok iyi bilmeye mecbursun genç kardeşim. Sırası gelmişken o acı gerçeği ifade eden şiirinin son kısmını da buraya alıntılayalım:  

En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernuş
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
                                                Bedri Rahmi Eyüboğlu

Charlotte Uhlenbroek'in sunuş yazısı, bu tanıtımın kapanış cümleleri olsun. Hayvanlarla ilgili bir şeyler öğrenmek isteyen herkese bu kitabı tavsiye ederim. 

This book reflects the extraordinary body of work carried out by biologists who have devoted years, often whole lifetimes, to the patient observation of animals in the field and in the lab and to designing ingenious experiments to learn why animals behave in the ways they do. Some species have been very well studied and we know an extraordinary amount of detail about their behavior; others are barely known and as yet we only have tantalizing glimpses into their lives.

Written by a team of respected biologists and illustrated with fantastic photography that jumps off the page at you, this book really puts the “life” into wildlife. The great biologist E.O. Wilson said, “Once you know an animal’s behavior… you know its essence.” I hope that this book helps capture the essence of animal life on this planet and makes us ever more determined and equipped to protect it.



http://www.kolbykirk.com/news/2008/09/22/first-look-animal-life-by-charlotte-uhlenbroek/

http://www.kolbykirk.com/news/2008/09/22/first-look-animal-life-by-charlotte-uhlenbroek/

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

21 Nisan 2019 Pazar

"Anthropocene": Belgesel, Opera ve Kitaplar


Bu yazıyı yazdığım tarihlerde Türkiye ilkel bir Ortadoğu ülkesine yakışır şekilde hala seçim iptalleri ve geberesice dinci yobazların linç girişimlerini konuşurken, Londra'da yaklaşık bir haftadır insanlar sokaklara dökülüyor ve pasif direnişle yollara, meydanlara kamp kurup oturma eylemleri yaparak ekolojik dengenin bozulmasına karşı devletlerinin ciddi adımlar atması için gösteriler yapıyorlar. "Extinction Rebellion" grubunun öncülük ettiği bu bilinçli insanlar hükümetlerine "Artık yeter!" derken gözaltına alınmak da dahil pek çok fedakarlık yapmaktan çekinmiyorlar. Emma Thompson'dan (oyuncu) Chris Packham'a (biyolog, televizyoncu) pek çok ünlü bu harekete destek veriyor. Bir gün vakit olursa bu konudan daha uzun konuşmak istiyorum.




Dünyaya minik bir pencere açtıktan sonra asıl konumuza dönecek olursak, jeolojik devirler açısından bulunduğumuz dönemi resmi olarak “anthropocene”, yani “insan devri” olarak saymak gerektiğini savunan bir görüş var. Sebebi basit. Artık insan aktivitelerinin hem dünya jeolojisi hem de ekolojisi üzerine etkilerinin diğer tüm doğal değişim dinamiklerini geride bıraktığı bir çağda yaşadığımız ileri sürülüyor. Haklılık payı da yok değil aslında fakat henüz resmi olarak kabul görmüş değil, halen “holocene”de  sayılıyoruz. Belki de bunu kabul edersek sorumluluklarımızın iyice belirginleşeceğinden korkuluyordur. 


Bu görüş ve ifade eden “anthropocene” terimi o kadar popüler oldu ki bu konuda bir İskoç operası bile yazıldı: “Anthropocene” (2019) Sözler, yani opera terminolojisiyle libretto Louise Welsh’e ait. Müzikleri ise Stuart MacRae bestelemiş. Kutupların keşfinde kullanılan bir gemide geçiyor, mürettebat kutuplarda buzun içinde donarak canlı kalmış bir insan buluyor ve olaylar gelişiyor. Bu açıdan Dan Simmons'ın 19. yy’da geçen romanından uyarlama 2018 yapımı  “The Terror” dizisiyle de benzeşiyor fakat buradaki gemi son teknolojiye sahip ve günümüzden bir hikaye anlatılıyor. Bir opera eseri için çok farklı ve enteresan olan öyküsüyle bana “The Thing” filmini de hatırlattı. Çalışmanın bence en önemli yanı operanın saraylarda ve antik çağda geçen klasik hikayelerin ötesine geçerek modernize bir eser sunması. Yine insani zaaflar var merkezde ama çağdaş bir yorumla ve olayla sunulmuş. Operayla aram olmamasına karşın benim dahi ilgimi çekti ve seyretmek için bir fırsat yaratma isteği oluştu. Merak edenler için aşağıda birkaç link veriyorum: 



Louise Welsh ve Stuart MacRae

Dönelim belgeselimize. 2018 tarihli Kanada yapımı Anthropocene belgeseli işte yukarıda bahsettiğim bu görüş etrafında oluşturulan projenin belgesel ayağı diyebiliriz. Süresi bir buçuk saat. Dünyanın çeşitli yerlerinden etkileyici görüntüler ve konuyla alakalı örnekler verilmiş. 6 kıta 20 ülke. Kenya ve fildişi ticareti. Rusya ve Norilsk şehrindeki dev metal tesisleri. Almanya’da 12.000 ton ağırlığında dünyanın en büyük ekskavatörleri. İtalya’da mermer yatakları. Potas madenlerinin ebru benzeri fantastik görünümü. Yirmi milyon insanı aşan nüfuısuyla son dönemde sık sık belgesellere konu olan Lagos, Atakama çölündeki lityum tarlaları (!) ve daha pek çok coğrafya ziyaret edilerek etkileyici görüntüler toplanmış. Bende iki sayfa kadar not çıktı. En fazla ilgimi toplayan kısımları dünyanın en derin ve uzun tüneli olduğu yazılan İsviçre'deki Gotthard Tüneli'nin biletle gidilecek kadar ilginç açılış seremonisi ve Hong Kong'da mamut dişinden yapılan el işi eserlerdi. Eskiden fil dişinden yapıyorduk şimdi Sibirya'daki permafrost'tan açığa çıkan mamut dişlerini kullanıyoruz dedi adam. İklim değişikliğinin böyle ufak tefek faydaları da oluyor demek ki.
   

Anthropocene terimiyle ilgili yazılan kitaplar da var. İlki süs kitabı denilen (coffee table book) ve belgeselin kitap hali olmasının yanında Margaret Atwood’un da katkı yaptığı proje dahilindeki “Anthropocene” isimli çalışma (2018/236s). Bir başkası geçen sene okuduğum Elizabeth Kolbert’in "Sixth Extinction" eseri. Son derece ciddi ve bilgilendiriciydi. Ayrıca David Wallace Wells’in “The Uninhabitable Earth” kitabı da kindle okuma listemde beni bekliyor. Bu konuda daha pek çok çalışma ve kitap olduğunu da belirteyim. 


Tüm ihtişamına karşın beğenmediğim taraflarından da bahsetmek istiyorum. Bir kere fazla ham bırakılmış. Yapılandırması iyi değil. Dağınık bir akış var. Verilen rakamsal ve istatistiki bilgilerin sadece anlatımda kalmayıp ekranın bir köşesinde kısa bir süreliğine de olsa belirmesi, bazılarının grafiklerle sunulması daha iyi olurdu. Müzik yetersiz. Baichwal’ın ("Manufactured Landscapes") metni zayıf, daha etkileyici  olabilirdi. Anlatıcı Alicia Vikander (Ex Machina, Tomb Raider). Yerel halkla röportajlar yine basit ve bir şey katmıyor. Görüntüler görkemli ama iyi dramatize edilememiş.

“Salt of the Earth” gibi derli toplu ve şairane değil, “Cowspiracy”deki gibi rakamları anlaşılacak şekilde sunmuyor ve sadece rakamları verip susan bir minimalizme sahip. Eksilerine karşın savunduğu fikre katılıyorum ve bu tarz belgeselleri sevenleri bilhassa görselleriyle tatmin edeceğini düşünüyorum. 

Fragman


















































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...