Amy Adams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amy Adams etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2018 Cuma

Sharp Objects (2018) (Dizi) (HBO)

Camille Preaker (Amy Adams) gazetecilik yapan geçmişi problemli bir kız. Alkol sorunu da var. Yıllardır ailesiyle görüşmemiş. Doğup büyüdüğü kasaba olan Wind Gap’te cinayetler işlenmeye başlanınca patronu olayları araştırıp bir yazı hazırlaması için biraz da zoraki onu görevlendirir. Bu araştırma Camille için kendi geçmişiyle de hesaplaştığı bir kişisel mücadeleye dönüşür.

Gillian Flynn'in (Gone Girl, Dark Places) romanından uyarlama. Başrolde Amy Adams var. Hemen Arrival’dan hatırlanacaktır. Esas beni diziye çeken ise Patricia Clarkson oldu. Camille’in kasabanın önde gelenlerinden biri olan kontrol manyağı ve yer yer histerik annesi rolünde seyrediyoruz. En son “Bookshop” (2017) filminde yine benzer bir hırslı ve cadı kadın rolünde izlemiştim.

Sadece ilk bölümü seyrettim. Clarkson’a rağmen pek sarmadı. Birbirine soğuk bir anne kız. “Twin Peaks” dizisini andıran bir atmosfer. Sık sık tekrarlayan patenci kızlar imgesi. Stephen King romanlarında bolca ele alınan tipik bir Amerikan kasabasında ortalığın karışması ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı teması. Yavaş yavaş açığa çıkan sırlar. Sinematografi dizilerin çoğunda üst düzey artık, bu dizi de bir istisna değil. Tempo biraz ağır geldi. Camille diziyi dolduracak kadar ilginç bir karakter değil, mesela Rust Cohle’la kıyaslarsak felaket sönük kalıyor oysa dizi neredeyse her karede onu gösteriyor ve deyim yerindeyse tüm hikayeyi sırtlamasını bekler bir havada ama bence zor. Yan karakterler zayıf ve ihmal edilmiş gözüktü. Dizideki karakterlerden hiç biri daha fazla seyretme isteği uyandırmadı. Benim için önemli bir kriter bu. Muhtemelen sonraki bölümlerde kasabanın sakinlerine ağırlık verecekler ama ilk bölümde gördüğüm bu. 

Ortalamanın üstünde kaliteye sahip, küçük bir Amerikan kasabasında geçen, psikolojik gerilimli polisiye dizi meraklılarını memnun edebilir. Ben farklı bir şeyler görmezsem sıkılıyorum artık bu tip dizi ya da filmlerden.  

Seyrettiğim ilk bölümde Patricia Clarkson’ın varlığı ve üvey babanın çaldığı nefis müzikler dışında ilgimi çeken bir taraf olmadı. Herhalde devam etmem, iyi gittiğini duyarsam ileride yeniden bakabilirim. Şimdilik bu tarz bir dizi seçecek olsam True Detective’i tekrar seyretmeyi tercih ederdim.   























Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

12 Şubat 2017 Pazar

Arrival (2016)

Bilim-kurgu, sinema ve linguistik oldum olası ilgimi çekmiş 3 alan. Herkesin konuştuğu bir filmin bunları bir araya getirdiğini duyunca seyretmekte gecikmedim. Maalesef film beklentilerimi karşıladı diyemem. Yanlış anlamayın, aksiyon beklediğimden değil, bunu birkaç cümleyle açmak istiyorum.

Filmi seyredip “olmamış” hissini yoğun olarak yaşayınca, öncelikle senaryonun uyarlandığı Story of Your Life isimli Ted Chiang hikayesini de okudum. Fena değildi. Ama filme çekilmesini bekleyeceğim bir hikaye izlenimi almadım. 

Hikaye ve film temelde paralel diyebiliriz. Ama farkları da var. Örneğin filmdeki askerlerin uzaylılara suikast sahnesi hikayede yok. Zaten o sahnenin filme bir şey kattığını da düşünmüyorum. Yine uzaylı dilinin çözülme sürecini Chiang daha iyi veriyor. Hikayede “silah”tan bahsedilmiyor, uzaylılar “birkaç bin yıl sonra size ihtiyacımız olacak” demiyor, Çinli generalle konuşup uzaylılara saldırmasını son anda engelleme gibi durumlar da yok hikayede. Ayrıca filmde uzaylılar ayakta duran ve yüzer gibi hareket eden ahtapotsu canlılar olarak tasvir edilirken, hikayede gözlerinin bedenlerinin üst kısmında her yöne doğru birer tane olmak üzere 7 tane olduğu da belirtiliyor. Hareket ettiklerinde ileri gidiyorlar diyemiyoruz çünkü anatomilerinde ileri olarak tanımlayabileceğimiz bir yapı ya da yön yok. Bu durum dillerine,  yaşamı algılayışlarına, zaman algılarına da aynen yansıyor. Bu noktalar hikaye okunmadan açıklığa kavuşmuyor. Senaryo, oyunculuk açısından dil uzmanı Louise (Amy Adams) dışında kimseye fırsat vermiyor. Uzaylıların tasviri ve iletişim sahnelerinde kullanılan görsel efektler yeterli. Fakat tüm bu debdebeye rağmen zaman-mekan algısı üzerine ayrıntıya girmeden kendini basit ifadelerle açıklayan birkaç bilimsel yazının insanda oluşturabileceği meraktan daha fazlasını vermiyor film.   

Temel nokta kullanılan dilin, kullananların yaşamı algılayışını hem yansıttığı hem de biçimlendirdiği görüşü gibi gözüküyor. Heptapod (yedi ayaklı) adı verilen uzaylıların iletişim sisteminin çözülmesi süreci bu fikri yansıtıyor. Buradan hareketle doğum olarak bildiğimiz başlangıç noktasından ölüm olarak bildiğimiz sona doğru ilerleyen doğrusal düzendeki bir yaşam algısının kullandığımız dilin yapısının çaktırmadan dikte ettiği bir bakış açısından ibaret olabileceği ve farklı dil yapılarında yaşamın çok daha farklı algılanabileceği örnekleniyor. Bu yaklaşımları kazanmanın yolu olarak ise beynin yeniden formatlanması gerekiyor ve buna uygun bir dil öğrenilerek bu değişim yaşanabiliyor.   




Filmin başrol oyuncusu  dil uzmanı Louise uzaylıların dilini öğrendiğinde yaşamı ve zamanı algılama şekli de otomatik olarak değişiyor ve geleceği de görebiliyor. Bu noktada filmin ikinci mesajı sahneye çıkıyor. Geleceği bilirsek olumsuz gördüğümüz kısımları değiştirmeli miyiz? Louise karakteri gelecekte yapacağı çocuğunun öleceğini bilmesine karşın yine de onu dünyaya getirmek istiyor. Artık yabancısı olmadığı Heptapod mantığında çocuğunun yani sevdiğinin lineer zaman kavramında kaç yıl yaşayacağının önemi yok. Yaşamında varolması başlı başına bir hediye. Lineer bir yaşam algısı olmayınca hayatta ne kadar kaldığının da önemi olmuyor. Louise karakterinin söylediği gibi başlangıç ve bitişlerin önemi kalmıyor. Varoluşun niceliği değil niteliği ön plana çıkıyor. Sıralama değil bütünlük değer kazanıyor. Varoluşun bu şekilde değerlendirilmesi, uzaylıların gelişi ve ansızın gidişi ardından geride bıraktıkları değişimle de paralellik içeriyor.

Uzaylılar, insanların düşünmesi için tetikleyici bir etken olarak alınabilir. Onların iletişimini incelerken farklı bakış açıları ve algı boyutları da keşfediyoruz. Bunlar ise kendimizde daha önce fark etmediğimiz özellikleri ortaya çıkarıyor. Yani çevremizi gözlemlerken, gözlemlemek ve anlamak zorunda kalırken, bu gözlemler dönüp kendi kendimizi de yeniden anlamaya ve değiştirmeye çalışmamızı sağlayan bir sürecin başlatıcısı oluyor. Zaten hikayede uzaylılara ne için geldikleri sorulduğunda ısrarla "Gözlem için" diyorlar. Bu durum gözlemin tek başına bile aslında ne kadar basit ama etkili ve verimli bir iletişim yöntemi olduğunu düşündürüyor..  

Genel olarak yukarıdaki sorgulamalardan ibaret bir film olduğunu söyleyebilirim. Uzaylı tasarımları ve dil ile zihin arasındaki ilişkinin kurcalanması hoşuma gitti. Ama bütün olarak bir hamlık vardı sanki. Araya doldurulan olaylar sırıtıyordu. Hikaye daha iyi uyarlanabilirdi diye düşünüyorum. Ortalama bilimkurguların üzerinde, ağırlığı aksiyondan felsefeye kaydıran seçkin bir iş olmuş.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...