İkinci bölüm, John Ford’un “Stagecoach” (Posta Arabası) filmi üzerinden Western Sineması ve John Wayne üzerine bir program oldu. Canlı yayın savrukluğuyla konunun dağıtmadığım yeri kalmadı :)
Youtube etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Youtube etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Temmuz 2020 Pazar
Podcast #2: "Stage Coach" ve Western Sineması
İkinci bölüm, John Ford’un “Stagecoach” (Posta Arabası) filmi üzerinden Western Sineması ve John Wayne üzerine bir program oldu. Canlı yayın savrukluğuyla konunun dağıtmadığım yeri kalmadı :)
Etiketler:
cehennemden kaçış,
Film,
John Ford,
John Wayne,
Podcast,
posta arabası,
Sinema,
stage coach,
Video,
Western,
Youtube
22 Kasım 2018 Perşembe
"Olmaz Öyle Saçma Şey": Üçüncü Sezonun Başarısı
Seinfeld’in her
bölümünü birkaç kez seyretmişimdir. Hala da canım çektikçe rastgele açar
izlerim. Hatta 20 bölümlük bir “best of” listesi bile yapmıştım zamanında. İşte bir Youtube video serisi olan “Olmaz Öyle Saçma Şey” üçüncü
sezonunda yayınladığı ilk birkaç videoyla bu dizinin dehasına TR’de en çok
yaklaşan program gibi gözüküyor.
İlk iki sezon bilgilendirici bölümler arasına serpiştirilmiş şakalaşmalarla sınırlı
kalıp, biraz da akademinin adının duyulmasına hizmet ederken, adamlar üçüncü
sezonda “öttürmeye” başladılar :)
Sanki “hadi yeni bir şeyler deneyelim” çılgınlığı hakim
olmuş gibi ve her bölüm şaşırtıyorlar. Bir kendini bulma durumu başladı,
kendilerine güvenleri arttı ve her
açıdan daha cesur adımlarla “aramaya başladılar”. Bariz bir dönüşüm var, alışık olunmayan bir sitcom tarzına doğru hızlı
bir evrime şahit oluyoruz.
Muhtemelen “hadi bir çeşit Seinfeld yapalım ya da bir
sitcom/reality karışımı deneyelim” niyeti yok. Televizyonları sarmış
saçmalıklardan uzak durup bir şeyler
denemek istiyorlar ve çok iyi noktalar yakalıyorlar. Umarım bunları fark
edip üstüne giderek geliştirirler, eski tarza takılıp kalmazlar ve Türk
televizyonlarının en “alternatif” programlarından birine imza atabilirler.
Peki bu farklılığı basıl yakalayabiliyorlar?
Bir kere karakterler şahane.
Miskin, umutsuz, saf ve kafası karışık Nazım. Bir yavaş adam, bir "bezgin bekir". Kendini kötümserlikle
terbiye eden ama gizli gizli içinde bir gün büyük bir şeylerin bir parçası
olacağına dair bir inanç besleyen Nazım. Niye iki sene göstermediniz bu adamı? Ekipte en favori karakterim :)
Hakkari’nin bağrından kopan Veysi Sala ise doğulu karakterler için yepyeni bir profil. Genelde kolaya
kaçılıp daha önceki klişelere uygun olarak aksanı, görgüsüzlüğü ya da aptallığa
varan saflığı ön plana çıkarılarak resmedilen doğulu tiplemesine farklı bir boyut kazandırıyor. Girişimci,
saygılı ama hırslı ve fırsat avcısı tavrıyla komediyi daha zor yerlerden çıkarabilen başarılı ve farklı bir patron performansı var.
Yer yer gıcık, çok bilmiş ve "ekibin bir şatoda gecelemiş tek
ismi" ise merkez karakter olan İlker
Canikligil. Tüm ukalalığına karşın insanı mantığından yakalamayı başaran protest bir kişilik. Bir nevi Jerry
Seinfeld. Bir türlü uzun metraj çekememiş, huysuz, huzursuz ama eğlenceli bir "olmazcı".
İşte bu üçü bir araya gelince doğal bir mizah iklimi doğuyor
kendiliğinden. Komik bir şey söylemeseler de aralarındaki tuhaf zihinsel ve fiziksel kontrastlarla otomatik olarak hazırlanan
mizahi altyapı sizi Nazım’ın esnemesiyle dahi gülecek kıvama getiriyor. Bunu
yakalamak çok zordur ama bu üçlü bu etkiyi en azından bende yaratabiliyor.
Sinematografi ve sohbet, alternatif bakışlar sunma konusunda
birbirine paralel gidiyor. Sinemacı olmanın artısı sanırım, adamlar işlerini biliyor. Mesela
kamera açıları ve kompozisyon bakımından da “farklı ve doğal” bakışlar sunuyorlar
üçüncü sezonda.
Bir tane örnek vereyim. Üçüncü bölümde Nazım’la İlker’in “Yaşamayanlar” dizisini seyredip
konuştuğu yukarıda bir karesini verdiğim two-shot sahnesine bakın.
Kameranın önündeki pozisyonları sabit ve kameranın açısında bir enteresanlık
yok ama bu "two shot" close-up/medium close-up karışımı çekimde
ikilinin yerleşimi o kadar olağandışı olmuş ki insana hiç bilmese de ekranda
görünce “bu ne acaba?” dedirtiyor ve ilgi çekiyor. Nazım ön planda ve sola
doğru konuşurken, İlker arkaplanda ve kameraya doğru konuşuyor. Kamera açısı
standart ama kadrajdaki yerleşimleri çok ayrıksı. Hem birbirlerine hem de
kadrajın tamamına göre. Üstüne üstlük aynı düzlemde olmamaları derinlik hissini
de arttırmış ki bu da ilave bir artı. Tuhaf bir şekilde seyirciye kendisini de
o salonda bir yerdeymiş gibi hissettiren bir çekim. Diğer bir deyişle farklı
diyaloglara uygun olarak sinematografi de yeni bir şeyler deniyor. Siz hangi
dizide böyle farklı bir ekran kompozisyonunu gördünüz ki?
Televizyonda en son seyrettiğim komedi dizisi İşler Güçler’di. Ondan beri seyredebileceğim bir Türk komedi dizisi bulamadım. İlk kez bu sezonki “Olmaz Öyle Saçma Şey” ile popüler kültüre ve hayatın geneline dair
eleştirel bakışlarla zenginleşen, azıcık da olsa Seinfeld’e benzetmeye
başladığım bir çalışma keşfetmiş oldum. Üçüncü sezon ilk 5 bölümüyle bana bir
çeşit sitcom izlenimi verdi. Özellikle son bölümde çok güldüm. Fakat sadece
gülmek değil mesele, konuşmaları dinlemek de tad veriyor. Haftaya yeni bölüm
gelse de seyretsem hissini bu sezon bende şimdiden uyandırdı.
Kendine özgü bir klasmanı var tabii ki ama mevcut televizyon
ortamında bu Youtube çalışması ayarında ve kalitesinde bir “dizi ya da şov” olmadığını
söyleyebilirim. Özgün, düzgün ve modern bir iş. Güncel ve gündelik meselelere
dokundurmalarla daha da büyüyeceğini seziyorum. Belki "Kadıköy Komedisi" olarak tanımlayabileceğim ve ülkenin çağdaş insanlarının maruz kaldığı "şiddetli ahmaklık ve ahlaksızlıklara" eğlenceli bir bakış sunabilecek farklı bir format ortaya çıkartabilirler. Hele bir de Elaine Benes bulsalar tadından yenmez :)
Güncelleme..! (23 Ocak 2019'da eklendi)
Güncelleme..! (23 Ocak 2019'da eklendi)
Birkaç bölüm daha seyrettikten sonra görüşlerimi revize etme gereği hissettim. İlker oyunculuk açısından
çökmüş durumda. Aslında bunun sebebi kişiliği bence. Bir nevi öğretmenlik yaptığı eski tarz videolarda ukalalıkları ve
gıcıklıkları o kadar göze batmıyordu çünkü bir şeyler anlatıyordu, verdiği bilgiler daha ön plandaydı ama yeni tarz sitcom'a göz kırpan sohbetli bölümlerde berbat duruyor. Adamın bütün espri malzemesi
sağındakini solundakini aşağılamak, hırpalamak, hatasını bulmak olunca öğretmen
rolünde olmadığı bölümlerde iş gıcıklıktan çıktı ve antipatikliği geometrik artışla çekilmez hal aldı. Neticede mizahın en basit ve
en ilkel hali birileriyle alay etmek. Bu konuda çok aşırıya kaçtığı ve en azından beni rahatsız ettiği kesin. Hatta televizyonlardaki pek çok oyuncudan daha sevimli olan Veysi ile Nazım’ın her geçen gün gelişen performanslarını da aşağı çekip bozduğunu düşünüyorum. Jerry Seinfeld’in zeka dolu toplumsal gözlemleri ve
takıntılarıyla alakası yok bu tarzın. Bu haliyle çok daha sevimli ve eğlenceli olan Newman karakteri gibi bir comic villain rolünden ötesi zor.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Etiketler:
Dizi,
İFA,
İstanbul Film Akademisi,
Olmaz Öyle Saçma Şey,
TV,
Yorum,
Youtube
7 Eylül 2018 Cuma
“Gezigezive” Yeşim ile Özkan’ın Youtube Kanalı
Türk
televizyonlarından ne için faydalanabiliriz?
Haber vermeyi bıraktılar, propaganda yapıyorlar. Yabancı
dizi kalmadı gibi, yerli diziler birbirinden berbat. Uzunluklarını söylemiyorum
bile. Spor yok, bar bar bağıran siyasilerden beter futbol fanatikleri var. Yıllar
önce TRT-2’de Atilla Dorsay’ın, Vecdi Sayar’ın, rahmetli Rekin Teksoy'un dünya sinemasından örnekler verdiği programları olurdu.
20’li yaşlarıma gelmeden epey film öğrenmiştim onlardan. Şimdi yerlerinde
yeller esiyor, ne kadar uyduruk film varsa defalarca yayında. Hatta bir TRT
klasiği olan Western kuşağı bile kaldırıldı. Doğru dürüst belgesel desen ayıkla
ki bulasın. Sözün kısası, ben yıllardır Türk ulusal kanallarını seyretmiyorum.
Daha doğrusu seyredemiyorum. Arada bir şeyler yapmaya çalışan tek tük
çalışmalar var. Yabancı kanallar sağ olsun hem her konuda pek çok kaliteli program
sunuyor hem de insanın yabancı dillerini geliştiriyor.
Bir de Youtube var son yıllarda. İnternet baş döndürücü
hızıyla evrimine devam ederken özellikle son birkaç yılda Youtube’da bir canlanma
başladı. Ekipmanların ucuzlamasına ve cep telefonlarının yaygınlaşmasına paralel
olarak insanlar evlerinden vakit buldukça sevdiği konularda programlar çekip
yayınlamaya başladılar. Henüz çok başında ve Türkçe fazla içerik yok ama
şimdiden benim takip ettiğim 15-20 tane TV’deki benzerlerine tur bindiren son
derece kaliteli kanal var. Bugün bunlardan birinden bahsedeceğim: Gezigezive.
Yeşim ve Özkan. İki
genç insan. Evliler. Para hırsı, betonlaşma, monotonluk, yapaylıktan
uzaklaşarak yollara düşmüşler. Doğal bir minimalizmin peşindeler. Ölmeden önce
yapmak istediklerini gerçekleştirmeye başlamışlar bile. Bir yandan çalışıyor
bir yandan dünyayı geziyorlar. Şu anda Amerika’dalar. Bir karavanları var, ismi
“Düldül”. Amerika’nın kuzeyinden
güneyine, Meksika’ya doğru tüm yaz seyahat ettiler. Haftada bir gibi çektikleri
kayıtları montajlayıp başlarından geçenleri, kayda değer yerleri herkesle paylaşıyorlar.
Yolda kaldılar, yağmurdan dışarı çıkamadılar, arabaları
arızalandı, taşıt vergisini ödemede sorun çıktı. Gerçek bir seyyah hikayesi ve
pırıl pırıl iki genç. İple çekiyorum diye bir laf vardır ya inanın aynı o
şekilde bekliyorum yolculuklarından yeni bölümleri. Bir kere aklı başında
insanlar. Eğlendirmeye yönelik çok tıklanmayı hedefleyen sulu videoları yok. TVlerdeki
gezi programlarından çok daha farklı ve tabii bir tarzları var. Gezelim
Görelim’den ziyade bir “yol hikayesi”
sunuyorlar. Komiklik yapmadan ama kendilerini de kasmadan başlarından geçenleri
en samimi ve sade şekliyle aktarıyorlar. Ne çok iyimser ne de çok karamsar
olmadan yollarına devam etmenin derdindeler. Dengeliler. Konuşmaları sokaklarda
rastladığınız çoğu insandan, televizyonlarda hiç durmadan arz-ı endam eden
bilmem ne siyasetçisinin, gazetecisinin ya da profesörünün söylediklerinden daha
yaşam dolu, daha samimi, daha dinlemeye değer. Çok esprililer mi? Hayır. Ağızları çok laf yapıyor mu?
Hayır. Bilgi ve beceri ön planda mı? Genelde değil. İki ağacın arasına hamak kurmak, "yolda olmak", "yeni yaşamlar deneyimlemek" ve "yaşayarak öğrenmek" onlar için daha öncelikli ve keyifli. Market alışverişlerinden tutun karavanın arızalarına
kadar türlü gündelik olayı onlarla beraber yaşıyorsunuz. Üzülüyorsunuz, seviniyorsunuz, coşuyorsunuz, bazen de düşüncelere dalıyorsunuz. Anlayacağınız basit
bir turistik gezi değil onlarınki; daha çok “yaşamları haline gelmiş yollarının” ekranlara izdüşümü.
Yer yer not aldığım oluyor, bir şeyler öğreniyorum. Bunca
yolu bir başlarına, ceplerindeki kısıtlı parayı idare ederek kateden bu
insanlardan herkesin öğreneceği bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Öğrenme deyince Vikipedi'deki bilgilerin TV'deki gezi programlarında özetlenmesinden bahsettiğimi sanmayın, bir "deneyim paylaşımından" söz ediyorum.
Akşam kapatın kavga dövüşle sululuğun arasını bir türlü bulamayan televizyonları, gidin Youtube kanallarına, söndürün ışıkları, Düldül’ün içinde bir konukmuş gibi seyahatlerine eşlik edin. Bu çiftin yolculuğunu seyrederken hiçbir 3D, 4K falan gibi teknolojinin veremeyeceği kadar sade ve “gerçek” bir yol hikayesine tanıklık edeceksiniz. Benden söylemesi.
Akşam kapatın kavga dövüşle sululuğun arasını bir türlü bulamayan televizyonları, gidin Youtube kanallarına, söndürün ışıkları, Düldül’ün içinde bir konukmuş gibi seyahatlerine eşlik edin. Bu çiftin yolculuğunu seyrederken hiçbir 3D, 4K falan gibi teknolojinin veremeyeceği kadar sade ve “gerçek” bir yol hikayesine tanıklık edeceksiniz. Benden söylemesi.
Aşağıya kendi siteleri yanında Youtube, Facebook, Patreon
(maddi destek), Instagram hesaplarının adreslerini de ekliyorum.
Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)