31 Ekim 2018 Çarşamba

"Biraz Su" ve Ordu

Ali Cemal. "Biraz Su" Düşmana su veren Türk askeri.
(kaynak)
Son günlerde bedelli olan ama 21 günlüğüne askere alınanların yaşadıkları bazı olumsuzluklar, namuslu ve şeffaf medya ortamlarında yayınlanıyor. Bu insanlar genelde tecrübesiz gençler olmadığı için kimin ne mal olduğunu daha iyi ayırabilecek yaştalar. 

Kendi komplekslerini ve zavallılıklarını askerlere eziyet ederek tatmin etmeye çalışan ordu mensuplarıyla ilgili şikayetlerin ardı arkası kesilmiyor. Bir kesim “zaten 3 hafta askerlik yaptınız ağlamayın” gibi ilkel bir tepki verse de bu şikayetleri ve paylaşılan gözlemleri çok önemli buluyorum.

Askerlikte güven her şeydir. Olmadık işkenceler icat ederek eğitim ve disiplin adı altında kendi sapkınlığını sergileyen hastalıklı zihinlerin en başta bu güvene ve ordunun fedakar mensuplarının imajına zarar vereceğine şüphe yok. Bu kötü davranışların kaynağı daha yeni tecrübe ettiğimiz gibi bir takım örgütlerin hain emelleri olabileceği gibi tamamen bireysel bir kötülük ya da beceriksizlik de olabilir.  

Ordu mutlaka bu şikayetleri ciddiye almalı. Memleketin başına bela olan “geçiştirmeciliğe” sapmamalı. Hepsini değerlendirmek üzere bir komisyon kurulmalı. Bu komisyon öylesine değil, orduyu temizlemek için ciddiyetle çalışmalı. Yirmi bir günlük bu deneyimin ışığında personelinin çürük olanlarını ayıklamak için harekete geçmeli. Bu kadar çabuk alınacak bir geri dönüşün kıymetini bilip hepsini tek tek incelemeli ve kendisine yakışır daha sağlıklı bir kadro yapısı oluşturmalı. Erler için işlevsel ve demokratik bir şikayet mekanizması devreye sokulmalı. Böylece haksızca uzun dönem yapan askerlerimizin de bu süreci daha iyi şartlarda geçirmesi sağlanmalı. Kendi askerine bile eziyet etmekten zevk alan tipleri ıskartaya çıkarıp, gerekirse düşmana dahi "biraz su" verebilecek asil mensuplarının önünü açmalı. "Cumhuriyet'in Ordusuna" bu yakışır.

Daha yeni iki askerimizin donarak yaşama veda ettiği haberi geldi. Hala bir Allah'In kulunun istifa ettiğini okumadım. Hiç değilse Sarıkamış faciasını 2018 yılında bunca teknolojiyle tekrar ettirmeyecek liyakata sahip kurmaylar görevlendirmek bu kadar mı zor?  

Ressam: Christine Montague
(Kaynak) 
Bir ordunun gücü sadece topundan tüfeğinden sayısından değil birbirine olan güveninden de gelir. Güçlü ordusu olmayan milletlerin ya Irak'laşacağı ya da Filistin'leşeceği günümüz dünyasında, hele de Ortadoğu coğrafyasının içinde, ordunun içinde başlayacak Atatürkçü bir yenilenme, Türk demokrasisi için partilerin yenilenmesinden daha faydalı ve hayırlı olacaktır.

Yılmaz Özdil, CHP kurtulmadan Türkiye’nin kurtulamayacağını yazar. Ben ordunun tüm gerici ve patolojik unsurlarından temizlenmesini daha önemli görüyorum. Ulu Önder Atatürk’ün Nutuk’ta dediği gibi:

Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken, kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.” 


Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

22 Ekim 2018 Pazartesi

Sofra Sırları: Ümit Ünal ve Demet Evgar

Yönetmen Ümit Ünal ama bir Demet Evgar filmi diyebiliriz.

Mutfak ve yemekler yoluyla paralel bir dil yaratma çabası “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” filmini hatırlattı ama o sıkmadan seyrettirmiş, hatta kendini sevdirmişti. Zaten beğendiğim bir oyuncu olan Fatih Al da bir başka ortak noktaları.   

Yasemin Yalçın’ın karikatürize edilmiş “Kakılmış” tiplemesi ister istemez akla geliyor, filmdeki onun dramatize hali. İki farklı filtreyle aynı karakteri seyretmek gibi. 

Evinde yemeği ve temizliği arasına sıkışmış bir kadın merkezde. TR’de bol miktarda var bunlardan. Hiç durmadan evini ve kabını kacağını silmekten kendisi de alabildiğine “silikleşmiş bir karakter”. Meşhur ve herkesin ilgi gösterdiği bir yemek programı sunucusu olmak onun hem çıkış hem kaçış yolu. Bir nevi terapi aynı zamanda. Evine kapanmış bile diyemeyeceğimiz bir mutfağa sıkışmışlık var. Diline de yansıyor bu hali. Karşısındaki ne kadar önemli bir mevzudan bahsederse bahsetsin “aklıyla değil mutfağıyla cevap veriyor”. İşte kocasının serzenişi:

“Ben gidiyorum diyorum, sen pilav diyorsun yoğurt diyorsun!!!” :)

Trajikomik bir tip. Komiser buna yaşadığı haksızlıkları anlatıyor, “Adalet adamı olarak söylüyorum, adalet falan yok” diyor, karı kalkıyor yemek ikram ediyor, dolmadan bahsediyor. Benliğini yitirmiş, köleleşmenin ötesinde kişiliği silinerek mutfak robotuna dönüştürülmüş bir kadın. Kocasının ölümündeki rolü bile içine kaçmaktan ibaret aslında.  

Alegorik olarak da alabilirsiniz bu durumu; patolojik bir içine kapanma hali, çevreden kopma, paylaşılan gerçekliğe karşı kişisel yanılsamalarla tepki verme çaresizliği. Hepsi düşünülebilir. İster insan olsun ister devlet, ister toplum; nerden baksan hastalıklı bir durum. Bir devlet düşünün siz sınıfların kalabalıklığından, eğitimin kötülüğünden şikayet ediyorsunuz, o size o yıl kaç tane cami yaptığından, daha çok imam hatip açacağından, metrodan, köprülerden bahsediyor. Bir toplum düşünün, siz hukuk dedikçe, “biz dünyanın en misafirperver halkıyız, dolma almaz mısınız?” diye gülümsüyor. Teknolojide çok geri kaldık diyorsunuz, ballandıra ballandıra şanlı bir tarihten bahsedip duruyor. Paramız Bulgaristan'da bile değersiz oldu diyorsunuz, dimdik ayaktayız evelallah diyor. En çok gazeteci hapsetmiş ülkeyiz diyorsun, ileri demokrasinin nimetlerini sayıp döküyor. Ve Avrupa bizi kıskanıyor. Gülmeyin, aslında benzer şeyler bunlar. Patolojik bir hal. Bildiğin ruh hastalığı bu. Ama hep dediğim gibi, ortalama bir zeka için en aptalca hikayeden bile manidar benzetmeler, göndermeler, alt metinler çıkartmak çok kolay. Filmi bunlar kurtarmaz. Kurtarmıyor da.


Yönetmen Ümit Ünal demiştik. Birkaç başarılı filmin altında senarist olarak imzası var. Ama net söyleyeyim, filmi beğenmedim. Yıllar önce yine yönetmenliğini yaptığı  “Gölgesizler” filmini de seyretmiş, onu da sevmemiştim. Peki beğenmemek ne demek? Bir de o var, niye beğenmediğini açıklamak zorundasın cemaate :) Şöyle diyelim, filme başladıktan sonra, filmden kaynaklanan sebeplerle, seyretmeye devam etme isteğini kaybetmek benim için bir “beğenmeme” tanımı olabilir mesela. Oysa sevdiğim filmi bırakın bir kere seyretmeyi, tekrar tekrar seyretmek için fırsat yaratırım.  Benim kriterim bu kadar basit. Sevmediğim işi niye sevmediğimi anlatmak için uzun uzun yazılar döşenmek çok saçma geliyor. 

Neticede sanırım Ümit Ünal bana göre bir yönetmen değil. Demet Evgar’ın oyunculuğundan başka tutunacak dalı yok filmin. Zaten kadını bıraksanız, sahnede rastgele bir şeyler anlatsa, bundan daha ilgi çekici bir şeyler ortaya çıkardı. Psikolojik çözümlemeleri ya da alegoriyle eleştiriyi Türk sineması beceremiyor. Bana bitse de gitsek dedirtti. Kara mizahı ve absürdizmi beceriksizce kullanan, temposuz ve sıkıcı bir film. Düz bir hikaye anlatımını küçümseyip alengirli işlere kalkışınca ortaya çıkan bunaltıcı bir sinema. Ha eleştirmenler genelde pek bir beğenmişler, süslü cümlelerle allamışlar pullamışlar, orası beni ilgilendirmez. 

“Kıro komedisi”yle  “daraltıcı dramların” kıskacından birkaç istisna dışında çıkamadık gitti..!






Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 

21 Ekim 2018 Pazar

Black Mirror İnceleme: S3E3 “Shut Up and Dance”


İnsanları iletişim kanalları üzerinden gözetleyip şantaj yapan gizli bir örgüt genç bir çocuğu bilgisayarında porno seyredip mastürbasyon yaparken görüntüler ve videoyu tüm tanıdıklarına göndermekle tehdit ederek istediklerini yaptırmaya başlar. Evli bir adam da (Jerome Flynn – Game of Thrones) benzer bir şantajı karısını aldattığı görüntüler yolundan yaşar. Sonunda ikisinin yolu bir bankanın önünde kesişir.

“Big Brother is watching” paranoyası ve mahremiyetin tehdit unsuruna dönüşmesi. Tam mahremiyet de değil aslında. Gizli günahlar belki. Tek cümleyle şöyle tasvir ederdim: “Korkudan korkuya savrulan insanlar”. Çok yaşanır bu hayatta ve aslında ciddi etkileri hissedilir. Sonra “ben bunu nasıl yaptım” diye sorar insan kendine.  Bir nevi yağmurdan kaçarken doluya tutulma hali. Ya da ufak bir ödünle bir beladan sıyrılabileceğini düşünme yanılgısı. 

Teknolojinin karanlık yüzünden çok cinselliğin tutsağı olmuş insanları düşündürdü. Bir gencin mastürbasyon görüntülerinden ya da yalnız yaşadığı fantazilerden ne olursa olsun ölesiye utanmasını sağlayan bir toplum yapısının kanıksanmış olması da irdelenmeli. Aslında böyle gizemli bir yönlendirme olmadan da cinsel eğilimlerimiz hayatlarımız üzerinde ciddi bir manipülatif etkiye sahip. Hoşumuza giden bir kızın girdiği derslere katılmak, beğendiğimiz bir erkekle ilgi alanlarımız ortakmış gibi numara yapmak bunların en sık rastlanılan ve en masum olanları.


Bir de çocuk p.rnosu meselesi var. Çocuk ve hayvan p.rnosunun suç olması gerektiğini düşünüyorum çünkü rızalarının olması mümkün değil. Neticede yapılan her iş zorlama içereceğinden cezalandırılmalı. Fakat bunu yaparken konunun psikolojik ve fizyolojik boyutlarını da incelemek lazım. Çeşit çeşit p.rno varken bir insan niye özellikle çocuk p.rnosu seyretmek ister? Günah sayıp lanetleyince, acımasızca cezalandırınca konu halledilmiş olmuyor. Sebeplerini anlamaya çalışmazsak, yüzleşmezsek, insanlığın karanlık arayışları peşimizi bırakmayacaktır. 

Suspense anlamında gerilimi yoğun bir bölümdü. Stilize ve çok etkileyici bir hikaye diyemem, sadece “ne olacak acaba” hissiyle seyrettirdi. Üçüncü sezonun en beğenmediğim iki bölümünden biri olarak, 6 bölüm arasında beşinci sıraya koyuyorum. Zaten az bahsettiklerim fazla ilgimi çekmeyenler oluyor. 





Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır. 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...