17 Haziran 2018 Pazar

İstanbul Kırmızısı (2017): Ferzan Özpetek Filmi

Orhan (Halit Ergenç) yıllardır Londra’da yaşayan eski bir yazar. Yönetmen arkadaşı Deniz’in (Nejat İşler) ilk kitabının editörlüğünü yapmak için İstanbul’a gelir ve arkadaşının ailesiyle yaşadığı yalısında kalmaya başlar. Bir sabah Deniz’in ortadan yok olmasıyla pek çok soru işareti ortaya çıkar.

Film polisiyeden ziyade “anlam arayışı” merkezli. Deniz karakterinin de film içinde söylediği gibi gerçekle hayalin içiçe geçtiği yoruma açık bir kurgu seçilmiş.     

Filmi nasıl buldum? Hani Woody Allen’ın “Hollywood Ending” diye bir filmi vardır. Kariyeri tükenmiş bir yönetmen kendisine verilen son fırsatı değerlendirmek isterken geçici olarak kör olur ve çaresiz etrafına belli etmeden filmi çeker. Sonunda ortaya anlamsız bir iş çıkar ve kimse beğenmez. Adam tam her şey bitti derken Fransız eleştirmenlerin filme “başyapıt” “yepyeni bir sanat” gibi sıfatlar yakıştırmasıyla hikaye sonlanır. İşte Ferzan Özpetek'in “İstanbul Kırmızısı” filmi de ancak o eleştirmenlerden övgü alabilir bence.

Bir kere filmin kendini bir şey sanan bir tavrı var. Daha isminde kendini belli ediyor. İstanbul kırmızısı. Ne şairane bir laf falan dedirtecek seyirciye. Oysa bir numarası yok. İsmi için düşündüğüm filmin kendisi için de geçerli. Havalı bir film ama kurusıkı. Seyrederken sıkıldım. Hep söylerim, en dandik filme bile yığınla sembolik anlam yükleyebilirsiniz, dolayısıyla ön plandaki hikayenin ilgi çekici verilmesi önemlidir. Burada Orhan ve arayışları çerçevesindeki hikaye akmıyor. Sürekli çevresinden hareketle hayata ve İstanbul'a göndermeler yapan ağır ağır ve büyük konuşan insanlar seyrediyoruz.

Kadro çok zengin aslında ama ziyan olmuş. Halit Ergenç.Selim Bayraktar (Sümbül Ağa), Mehmet Günsür, Çiğdem Onat (Anne) iyiydi. Nejat İşler son zamanlarda aksiyon yıldızları gibi hep aynı karakteri oynuyor. Yakışıyor belki ama artık fazla tekrarladı. Tuba Büyüküstün’ün oyunculuğunu beğenmedim. Sadece güzel bir yüz olarak filme katkısı var.

İstanbul, Orhan ve Deniz hep beraber bir bütünün parçaları, birbirinin aynaları, içiçe geçmiş kişilikler, birbirini öncesi ve devamı, birbirini açıklayan ya da tamamlayan varoluşlar gibi verilmek istenmiş ama olmamış. Sinematografi yer yer kartpostal güzelliğinde. Fakat burada da bir sorun var. İstanbul’un güzelliği en büyük milli yalanlarımızdan biri.

Filmdeki aksi eleştirmen şöyle diyor:

“İstanbul tam bir sürtüktür, kimseyi geri çevirmez”

İstanbul’a yıllarca tecavüz edersen sürtüğe dönüşür tabii! Zavallı çoktan ölmüş ağlayanı yok. Bugünkü haliyle İstanbul’un güzelliğini övüp durmak şairlikle değil ancak nekrofiliyle açıklanabilir. Açık konuşalım, yeni gelenler İstanbul'u bozdu. Hiç kusura bakmayın. Birbirimizi kandırmayalım. Ha göçün sebeplerini tartışalım, orası ayrı, ama gelenlerin büyük çoğunluğunun bu kentin içine sıçtığı, bu kentin bir dönemki ihtişamına yakışmadığı da ortada. Ne güzelliği Allah aşkına! Bugün yurtdışında 2-3 doğru dürüst şehir gezmiş insan bile İstanbul’un çirkinliğini rahatça görebilir. Mimarisi çirkin; sokakları çirkin; duvarları, parkları, meydanları çirkin; tabiatı dışlamasıyla çirkin…Çirkin oğlu çirkin bir şehir. Ama en kötüsü insanlarının davranışları çok çirkin. Güzelliği eskide kalmış artık. Zombi şehirler sıralamamda (geçmişinin ihtişamından eser kalmamış) başa güreşir. 

Dolayısıyla bugün İstanbul’u güzel göstermek için kırk takla atmak yerine barındırdığı ilginç hikayelere odaklanmak daha yerinde bir yaklaşım olur. Fakat bunu kağıt toplayan adama bir araba çarptıktan sonra adamın yerde ölmek üzereyken uçuşan kağıtlara bakıp “Kağıtlarım!, bugün çok kağıt toplamıştım” deyişini çekerek kör gözüne dramlarla yapamazsınız. Film İstanbul’a ait gerçeklere değil, klişelere yelken açmaktan öteye geçemiyor. İstanbul’da bir sokağa çıkıyorum yığınla ilginç karakter, hayat takılıyor benim bile gözüme. Nasıl bu kadar basmakalıp bir İstanbul portresi çizebiliyorlar anlamıyorum.  

Bu tarz filmler için kullandığım bir tabir vardır: “Pozzo”. Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyunundaki bir karakterden esinlenmiştim yıllar önce. Pozdan ibaret, yapmacık insanlar ve işler için sık dillendiririm. Bu film tam bir “Pozzo”. Zihinlerde uyandıracağı metaforlar, zengin kadrosu ve İstanbul güzellemesine yaslanmayı seçmiş ama fena çuvallamış.








Özlem Düvencioğlu mu bu? Kastta ismini göremedim. 














Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

Howl (film) (2015): Tren, Issızlık ve Kurtadamlar

Trenleri ıssız bir yerde bilinmeyen bir sebeple durduğunda kurtadamların saldırısına uğrayan bir grup yolcunun serüveni. Klasik TV kanallarından film seyretmek adetim değildir ama kalabalık ortamda gece yarısı buna bir şans verelim denince itiraz etmedim. 

Tren yolculuğu sevdiğim temalardan birisi. Bir grup insanın gizemli bir güce karşı savaşımı da ilgimi çeker oldum olası. Hikaye tüm klişeleri kullanarak fakat fazla kanlı sahnelere başvurmadan ilerliyor. Teker teker azalan ya da diğer bir deyişle avlanan yolcular, kendi aralarındaki kavgalar ve karanlık bir ortam. Yaratık tasarımını başarılı bulmadım, yer yer komik bile gözüktü gözüme. 

Filmden aklımda kalan tek şey “The Descent” gibi harika bir filmde unutulmaz “Sarah” karakterini canlandıran Shauna MacDonald’ı görmek oldu. Zaten bu filmin yönetmeni Peter Hyett orada da makyaj departmanında görevliymiş. Tanışıklık buradan demek ki. Peter Hyett esas olarak makyaj konusunda uzman ve fazla filmi yok. Açıkçası bundan sonra da olacağını sanmıyorum çünkü bu filmde bilhassa hikaye anlamında en ufak bir yenilik getirememiş. İnsan “The Descent” filminin ekibinde yer alıp da bu kadar basmakalıp bir işi nasıl yapar anlayabilmiş değilim. 

Genel anlamda çok sıradan, çekilmese de olurmuş dedirten bir korku filmi. 



Shauna MacDonald

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

10 Haziran 2018 Pazar

Orhan Pamuk Belgeseli (BBC) (2018)


Orhan Pamuk Belgeseli: Imagine Serisi (BBC) (2018)
Uzun yıllar BBC’de üst düzey yöneticilik de yapmış olan Alan Yentob’un sunumuyla Imagine belgesel serisi 2003’ten beri BBC’de devam ediyor. Takip ettiğim için daha önce birkaç bölümünden burada bahsetmiştik. Mesela Doris Lessing, Margaret Atwood ve Tolstoy (2 kısım) ile ilgili yayınlar geliyor aklıma hemen. En yeni bölümünde ise Alan Yentob’un konuğu Orhan Pamuk, ya da daha doğrusu Orhan Pamuğun konuğu Alan Yentob :) Bir saat 7 dakika sürüyor. İngilizce.

Alan Yentob Orhan Pamuğu İstanbul’da ziyaret ederek boğaza nazır Cihangir Camisinin arkasındaki kendi evini, annesinin evini, Masumiyet Müzesini, Topkapı Sarayını ve İstanbul sokaklarını beraber geziyor. Yentob’un bugüne kadar seyrettiklerim arasında en konuşkan konuğuydu diyebilirim. Pamuğun konuşma tarzı bana Amiga bilgisayarındaki speech modu gibi geldi. Planlı ve mekanik bir konuşması var. Belgeselde özellikle “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” kitabından çok alıntı yapılmış. Ayrıca Orhan Pamuğun evinin içi, arşivi, kütüphanesi, not defterleri ve resimleri de bol bol mevcut. Üstelik araya Ara Güler'in siyah beyaz İstanbul portreleri de yerleştirilmiş. 

Söyleşinin aralarına kitaplarından pasajların görüntüler eşliğinde okunduğu sekanslar serpiştirilmiş, iyi de olmuş.  Şu anda veba etrafında dönen tarihi bir roman yazıyormuş ve hayatını kurtarmaya çalıştığı insanların nefretine maruz kalan bir doktorun yaşadığı ironiye değineceğini anlattı.    

“This place always motivates my  imagination. I like old things. And not because old things represent for me national identity, national past, but they evoke other places, other worlds and also places that I fell I have strong affinity too but I dont know why. And my novels are also about that.”

Bu cümleler ise Mort Cinder ve Sonsuzluk Yolcusu grafik romanlarının senaristi müteveffa Hector Oesterheld’in de bir röportajında söylediği benzer sözleri hatırlattı (bkz. link).

Yine kendini ve tarzını tarif eden şu cümlesi de dikkate değerdi.

“Freud says what is repressed comes back in disguise. I am the past of Turkey coming back in postmodern clothes”  

Artık tuttuğum notların çoğunu buraya aktarmadığım için (vakit alıyor), şu anlamlı lafla bitirelim:

“My fear which I shared with everyone in the secular Turkish bourgeoisie was not of God, but of the fury of those who believed in her too much.”











































































































































Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...