23 Haziran 2020 Salı

Kirpi'nin Zarafeti: Çürük Çeviriler #7


Epey zaman önce Fransızca aslından okuduğum romanı bitirdiğimde notlarım arasında bir gün Türkçesi elime geçerse bakmak isteyeceğim bir kısmı da işaretlemiştim. Nihayet geçenlerde Türkçesine bakma fırsatım oldu ve tahminimde yanılmadığımı anladım. 

Aslında sadece son bölümün başındaki minnacık şiire değineceğim ama aynı sayfada gözüme takılan başka bir hatayı da söylemeliyim. Fransızca metinde sokaktaki adam için “…qui etait rond comme une barrique” cümlesi geçiyor ve Türkçesinde bunu “fıçı gibi yuvarlanıyor” olarak çevirmişler. Oysa alakası yok. “Körkütük sarhoş” anlamında bir deyim bu. Kimsenin bir yerde yuvarlandığı yok. Zaten yine Fransızların uyarladığı filme bakarsanız sarsak sarsak yolun ortasında yürüyen bir sarhoş adam var. Tahsin Saraç’ın sözlüğüne bakılarak kolayca yapılabilecek bir çeviri bozuk olmuş.

Esas bahsetmek istediğim ise söylediğim gibi bölümün başında Paloma’nın zihniyet değişimini ifade eden kısacık şiir. Önce aslını ve kitaptaki çevirisini görelim.

Que faire
Face a jamais
Sinon chercher
Toujours
Dans quelques notes dérobées?

Ne yapmalı
"Bir daha asla"nın karşısında
Aramaktan başka
Her zaman
Gizli saklı birkaç notun içinde?

Şimdi bu çeviriyi okuduğunuzda ne anladınız? Dürüst konuşalım, ben hiçbir şey anlamadım ve bu da gayet doğal. Çünkü anlam yerle yeksan edilmiş. Anlaşılmadan çevrilmiş. Kelimelerin sözlük anlamlarını vereyim, kendimi kurtarayım kolaycılığına kaçılmış.

Bir kere “aramaktan başka” diyor. Neyi arıyor anladınız mı? Belli değil. Anlaşılmıyor. Hoş anlamadığını anlayacak okur da kaç tane çıkar o da başka mesele. Meta-anlayış. Oysa aslına bakınca gayet basit. Çevrildiği gibi “Aramaktan başka her zaman” demiyor, ebediyeti, sonsuza kadar bizimle kalacak olanı aramak diyor burada.Peki nerede arayacak? Çeviride “gizli saklı birkaç notun içinde” demiş. Hayır, eserin aslında söylediği farklı. “Notalarla kaçamak halinde”demek istiyor. Nereden anladım? Birkaç paragraf ileride bu sözü kendisi açıklıyor da oradan. Kakuro’yla dairesine gittiklerinde birisi piyano çalıyor. Onu dinlerken düşüncelere dalıyor Paloma ve şöyle diyor:

 “C’est comme si les notes de musique faisaient un genre de parenthéses dans le temps, de suspension, un ailleurs ici meme, un toujours dans le jamais.”

Şöyle çevirebilirim:
 “Müzik notaları zamanın içinde bir parantez açıyor sanki, herşeyin durduğu bir anın parantezi, burada başka bir yeri mümkün kılan bir parantez, hiçliğin içinde ebediyete yer açan bir parantez.”

Yani şiirde not dediği nota. Birkaç sayfa sonra kitabın kendisi açıklıyor bunu. O baştaki şiir son bölümün özeti, daha doğrusu özü gibi zaten. Minik bir şiirle bu sözdeki anlam veriliyor bölümün en başında. 

Dolayısıyla son hali şöyle olsaydı çağrışımları bilmem ama en azından temelde söyleneni aktarmış olurdu:

Ne yapabiliriz
Hiçliğe karşı
Aramaktan başka
Sonsuzluğu
Notalarla kaçamak halinde

Madam Michelle’i kaybettiler. Yani artık asla konuşamayacaklar, bir daha göremeyecekler, hiç görüşemeyecekler. Oysa bu “asla”nın bu “hiçliğin”, bu "olumsuz kesinliğin", bu "mutlak yokluğun" tam tersi onu sonsuza dek yaşatmanın ve yaşamanın bir yolunu bulmak. Belki ardından bıraktıklarını yaşatarak. Belki notaların arasında onu hatırlayarak.   

Hadi ortalarda bir şeyler olur, arada kaçırırsın ama burası kitabın en son bölümü üstelik. Yani en derin lafların edildiği, her şeyin bağlandığı, nispeten daha özenli yaklaşılması gereken finali. Uzun da değil, kısacık ve basit sayılabilecek Fransızca’ya sahip bir bölüm. 

Bizde bağlantı kurma konusunda bir yetersizlik var. Bu dilde değil her alanda, çoğu insanda mevcut. Romanda kendisi açıklıyor birkaç sayfa ileride zaten. Aynı kelimeleri  kullanıyor, üstü örtülü falan da değil. E niye dönüp orayı düzeltmiyorsun bu ipucunu yakalayıp? Bütünsel bir bakış yok demek ki.

Çevirmenin kitapta verilen mesleki biyografisi şöyle:

1960'da İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ndeki eğitiminin ardından Bo­ğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Sosyoloji, felsefe ve edebiyat alanında çok sayıda kitabın çevirisini yaptı.

Ben genelde kişiler hakkında konuşmam, yayınevini sorumlu tutarım. Bu sefer isimsiz olarak eğitim geçmişini özellikle verdim çünkü uzun zamandır konuşmak istediğim ve sadece tercüme değil her alanda geçerli bir konuya iyi bir örnek teşkil ediyor. Burada uzun tutmayıp ileride ayrı bir yazıda etraflıca detaylandırmak üzere bu önemli konuya birkaç cümleyle değineceğim. 

Yetenek sonradan eğitimle, aileyle falan kazanılmıyor. Genetik olarak ne kadar varsa o kadar devam ediyor. Birbirimizi aldatmayalım. Bunlar ancak var olan yeteneği işlemeye yarıyor. Eksiksiz bir eğitim de alsan gönlün o işte değilse, şartların olgun değilse, en önemlisi de yeteneğin o işte değilse, alabileceğin yol ya da ulaşabileceğin hedef daha baştan kısıtlanmış oluyor.

Mesela öğretme yeteneği düşük olan bir öğretmenin ne kadar iyi niyetli olursa olsun ne kadar çabalarsa çabalasın bu yeteneğe sahip biri kadar faydalı olamaması ya da el göz uyumu ileri seviyede olmayan birinin cerrahide en üst düzey okullardan mezun olsa dahi operasyonlarının kalitesinin belli bir dereceyi aşamaması gibi. Her işte bu kural geçerli.

Galiba çeviri de, düz metinlerin güvenli bölgesinden çıkıldığında, bilgi ve birikimin ötesinde, yeteneğe ihtiyaç duyuyor ve o da diğer alanlarda olduğu gibi, sonradan kazanılamıyor. 

Maalesef ilkel toplumlarda okullar dua ezberletir gibi tarih, coğrafya, matematik ezberletmekten ibaret olduğu ve yetenekleri ortaya çıkarmaya yönelik bir şuur olmadığı için insanlar potansiyellerini değerlendiremeden oradan oraya savrularak mutsuzluk cehenneminde yaşamlarını sürdürüyor. Kendini ve başkalarını kandırma eğiliminin kökenlerinden birisi de burada yatıyor. Oysa eğitim öğretimin birinci görevi sanılanların aksine yeteneklerinizi keşfetmeniz ve onları takip edebilmeniz yolunda size yardımcı olmasıdır. Zihninize bilgi yığmak değil. Mutluluğa giden yolun birinci şartı, sevdiğinize falan değil, önce yeteneğinize kavuşmanızdır. Arkası zaten gelir. 

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

5 Aralık 2019 Perşembe

Le Herisson (Yaşamaya Değer / Hedgehog) (2009)

Muriel Barbery’nin “L’elegance d’Herisson” kitabından uyarlama. Yönetmen Mona Achache.

İntihar tarihini belirlemiş bir kız çocuğu, kitapları ve kedisine sığınmış bir kapıcı kadın, apartmana yeni taşınan bir bilge Japon ve etraflarını sarmış kara kalabalık.

Açılış sahnesinde Paloma isimli bir kızın elinde kamerayla çevresini filme çekişini seyrediyor ve yaşından çok daha büyük şu tespitlerine hayret ediyorsunuz:

 “Mais malgré ça, malgré toute cette chance et toute cette richesse, depuis très longtemps, je sais que la destination finale, c'est le bocal à poisson. Un monde où les adultes passent leur temps à se cogner comme des mouches à la même vitre. Mais ce qui est certain, c'est que dans le bocal, j'irai pas. C'est une décision bien réfléchie.”

Paloma 11 yaşında ve 12 yaşına bastığı gün intihar etmeye karar vermiş. Planına göre o zamana kadar çevresini görünmeye çalıştıkları gibi değil oldukları gibi filme çekecek ve ardında gerçeği haykıran bir eser bırakmış olacak.

Film boyunca bu üç karakterin birbirleriyle etkileşimlerini izlerken toplumun ötesine geçseler de içinde yaşamaya mecbur olan insanların kaçınılmaz ızdıraplarına şahitlik ediyoruz.  

Kediler, Tolstoy, ilişkiler, kitaplara sığınmak, Japon kültürü, incelikler, ölmeye kararlı bir çocuk ve yaşamaya kararlı bir kavanozdaki balık.

Kamerasını Paloma gibi toplumun riyakarlıklarına ve sahte saygınlıklarına doğrultup deşifre eden acıklı bir masal. Defalarca seyredip geceler boyu hakkında konuşulabilecek, alıştırıldığımız ama çözüm bulamadığımız bir insanlık trajedisi.

Fransız sinemasının en sevdiğim güncel filmlerinden biri. Modern bir klasik.  









Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bozkır (Türk Dizisi) (2018-2019): İlk Bölüm


İlk bölümü Youtube’a yüklenmiş. Geçen gece seyrettim. Dizinin ücretsiz ana ulusal kanallardaki dizilerden daha kaliteli olduğunu baştan söylemek lazım ki yeri belli olsun. Kategorileri farklı.

Türkiye dizi / film sektörü açısından arayış içinde olması gereken bir ülke. Bu projede de farklı bir şeyler yapılmak istendiği belli.

Nedense daha ilk dakikalarda her şey True Detective’i hatırlattı. Louisiana bataklıklarının yerini Anadolu bozkırları almış. Bu kötü bir şey değil, iyi örneklerden faydalanılmalı bence.

Nasıl söyleyeyim, biraz olmuş biraz olmamış bir iş gibi geldi bana. Somut konuşalım, büyük laf söyleme işi çok abartılıydı. Bir bölümde en fazla 1-2 yerde kullanırsın. Yerinde ve ustaca yerleştirirsin. Böyle ikide bir birileri büyük büyük laflar etmeye kalktı mı poz vermek gibi oluyor, yapay, hatta yer yer didaktik kaçıyor. Cool bir hava yaratmanın beceriksiz bir yolu gibi duruyor.     

Seyfi Amirin “Adalet zamanın kölesidir Nuri Pamir. S.kilir durur." lafı sanki portresi çizilen adamın söyleyeceği laf değilmiş gibi geldi. Küfre başka bir yerde, baskı altında bile başvurduğunu hatırlamıyorum, çok yerleştirme duruyor. Genelde çoğu sahnede var bu. Bazen senaryo bazen çekim doğal bir akışın parçası olmaktan ziyade "yerleştirme" kalıyor. 

Polis müdürü çok parodi gibi olmuş, Behzat Ç mizahı bununla kıyaslanamayacak kadar fazla kullanmasına karşın oradaki gıcık müdürlerin tersine komedi unsuru olarak kalıyor ve sırıtıyor.  
Affan’ın katledilişi duyguyu aktaramadı. 
Nuri’nin “Bir daha hiç tavuk döner yemedim” lafı narration’a değil de hikayenin içine yedirilseydi daha zarif olabilirdi. Yine sürekli bir arabayı çekip “cool” pozlar, biraz poster çekimi yapılıyor gibi anlamsız geldi.

Ne bileyim böyle ufak tefek çok şey battı gözüme. Bir de filmde hiçbir karakter, sahnesi gelse de izlesem dedirtmedi. Benim için önemli bu. True Detective 1’de Rust vardı, ikide Frank’e bayıldım. Behzat’ta Hayaletin sahnelerini ayrı merak ediyorum. Burada kimse olmadı. Sanki tiplemeyle karakter arası bir yerlerde sıkışmış gibiydiler. Altan Erkekli bile rolüne tam oturmamış gözüktü. Hele o son sahnede aynı anda kızı tepede bulmaları absürd geldi. Kopukluklar vardı.   

Dizilerin ilk bölümüne bakıp seyredip seyretmeme kararı verirken kriterim doğal olarak ikinci bölümü izleme isteğim var mı, varsa ne kadar güçlü sorularının cevabında yatıyor. Mesela yine hafta sonu seyrettiğim "Mandalorian" dizisine 18 yaş altı olsaydım herhalde devam ederdim ama orta yaşlarda biri olarak aynı şeylerin tekrarı olarak gördüğüm için pas geçeceğim. Bozkır’ın ikinci bölümünü seyredebilirim ama seyretmezsem de pek merak etmem ya da para verip seyretmek istemem.

Ulusal kanallardaki deli saçması dizilerden iyi ama TR’deki dizi evriminin kilometre taşlarından olamayacak bir “ara ürün” olarak gördüm.

Bu içerik Kuzey Kalesi tarafından hazırlanmıştır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...